KARIŞIK DÜŞÜNCELER 1

1.7.17


3 hafta önce ayağımı burktum. Yere basmanın ipte yürümek gibi birşey olduğunun farkına vardım. Her adımın kendi içinde bir kırılganlığı var. Her adım narin bir kırılma olasılığı ile diğerine yol veriyor.

Hayatımın aniden beliren bu dinlenme noktasında biraz okudum, biraz düşündüm, biraz hayal kurdum, biraz yazı yazdım. Yazdığım yazıları tamamlayamadım. Düşünceler kopuk bir şekilde havada uçuşuyor. Onlardan bir demet yapıp buraya suya koymaya karar verdim. (ya da onları kurutmuş mu oluyorum?)
Buyrun topladığım düşüncelere.



-Gerizekalı gibi davranılmak üzerine
Chef's Table*'ın bir bölümü hayatının başlarında tamamen ailenin yüz karası olduğunu söyleyen bir şef hakkındaydı. Şu anektodu çok hoşuma gitti. 15 yaşlarında bir japon restoranında çalışmaya başlıyor. İşe bisikletle gittiği ilk gün çok yoruluyor ve restorana girdiğinde çok aç olduğunu söylüyor. Bunun üzerine şef ona şimdi adını hatırlayamadığım bir yemek yapıp veriyor. Hem yemek hem de yaklaşımı ileride şef olacak bu çocuğu çok etkiliyor.  Bana gerizekalıymışım gibi davranmadılar diye devam ediyor o günkü hissiyatını anlatmaya.  Büyük bir ihtimalle herhangi başka bir restoranda çok aç olduğunu söyleseydi bu kimsenin umrunda olmazdı. Ve daha da kötüsü onunla dalga geçilirdi. Hiç bir şefin ona yemek yapıp vereceğini de düşünmüyorum. (genel olarak batı kültürünün etkisinde kalmış toplumlarda diyelim)  Bu his bana tam olarak ilkokulda, üniformamın kemerinin çözülmesi ve dersin ortasında kalkıp öğretmene bağlar mısın diye gitmemi hatırlattı. 7 ya da 8 yaşındaydım. Problem basitti. Kemerim açılmıştı ve arkamdan bir düğüm atamıyordum. O zaman öğretmenin verdiği tepki (bağlamaması ve bu ne cüret tepkisi, ve nasıl kendin bağlayamazsın yaklaşımı) bana kendimi gerizekalıymışım gibi hissettirmişti. Bir çocuğun hayatındaki kopma noktasında benliği, suyun kaynama noktasına gelipte havaya karışması gibi, kayboluyor.



-Delilik üzerine
Karşındaki insan seni nasıl görürse, sen o insana dönüşürsün.
Biri senin saygı duyulması gereken bir şahıs olduğunu düşünüyorsa, yaptığın işler onu etkilemişse, sana saygı gösterir ve sen saygı duyulan bir insan olursun. Küçümserse de, küçük kalırsın karşısında.
Denklem bu kadar basit: Birisi senin soğuk bir insan olduğunu düşünüyorsa, soğuk; sıcakkanlı bir insan olduğunu düşünüyorsa sıcakkanlı bir insansındır. Karşındaki ancak senin hakkında bir şey düşünmüyorsa, yani seni yargılamıyorsa kendinin bir haline dönüşebilme ihtimalin vardır.

Bu yüzden de senin herhangi bir toplulukta nasıl biri olduğun seninle ilgili bir şey değil, senin nasıl biri olduğunu düşünen insanlarla ilgili bir şey. Bu insanlar önyargılı mı, bencil mi, hayatında çok mu kazık yemiş, sevgisiz mi kalmış, cimri mi, savaşçı mı ne ise, sen osun. Ve çoğunlukla da olmadığın biri olursun karşı tarafın gözünde ve yaptığın hiçbir şey bunu yıkamaz, değiştiremez.

Benim gibi frekansların dalga boyutuna göre duyguları ayırt edebilen bir insansan, etrafını saran hisleri hemen analiz edebilir, çok kolay bir şekilde mutluluğa giden tekneyle yola çıkabilir, yada ayağına bir taş bağlayıp kendini olduğun yerde boğulmaya terkedebilirsin.

Bütün bunları niye yazıyorum. Söylemeye çalıştıklarımın kısa yolu şu:

Hayatın her türlü deliliği yaptırması ve sonra deli damgası yemek, 

garip değil mi?



-Yaptıklarının bir tesadüf gibi algılanması üzerine
Geçen gün sevgili sevgili şöyle bir anısını paylaştı. İçeriğinde pamuk prenses olan (hala böyle içerikler var) bir reklam çekiminde, ondan fotoğraflarını çekecekleri modeli pamuk prensese benzetmelerini istiyorlar. Çekim için saçlar hazırlanıyor, bitiyor ve reklam ajansının saç ile ilgili yorumu şöyle oluyor: -Aynı pamuk prensese benzedi.
Sevgili buna haklı olarak takılıyor ve yapılan her şeyin karşı tarafın nasıl tesadüf gibi algıladığını söylüyor. Sanki başka bir şey yapalım diye yola çıkılmış da sonra pamuk prensese benzemiş gibi davranıldığının işi ortaya çıkaran insan için ne kadar komik olduğunu tahmin edebilirsiniz. Benim de tekrar tekrar, hiç durmadan her gün yaşadığım bir duygu. Nasıl oluyorsa yapılanlar bir şekilde insanlar tarafından üzerine düşünülmüş bir şey değil de sanki tesadüfen ortaya çıkmış gibi algılanıyor. Bu tam olarak iyi bir fotoğrafa bakıp -fotoğrafçıdaki şansa bak nasıl denk gelmiş demek gibi bir şey.

Yaptıklarımız bir tesadüf olmadığı gibi, seçtiklerimiz de bir tesadüf değildir. Ama daha da önemlisi seçmediklerimiz de bir tesadüf değil. 




*Chefs Table Netflix'in bir serisi. Görsel olarakta çok karın doyurucu, keyifli hikayelerin olduğu, yemek üzerine bir belgesel serisi.

SINIRLARI OLMAYAN DUYGULAR

10.6.17


Bir duyguyu tanımlamak çok zor. Çünkü sınırları yok, formu yok. İçine dolduğu objenin ya da odanın şeklini alan su yada hava gibi, duygular da içine girdiği bedenin şeklini alır.

Duyguların tanımsızlığı bana o Yunan adasındaki evleri anımsatıyor. Kayalıklardaki oyuklara konumlanmış, nerede başladığı ve nerede bittiği belli olmayan  köşesiz evleri.
-Nerede başladığı ve nerede bittiği belli olmayan köşesiz duygular-
Birinin çatısı, diğerinin bahçesi olur. O bahçe yan taraftaki evin avlusuna bağlanır. Avlu bir merdivene götürür. Merdiveni inince başka bir evin çamaşırlarını astığı boşluğa çıkarsın. O boşluğun ise adanın gün batımının en iyi izlendiği nokta olduğunu günü bitirirken farkedersin.

Bir duyguyu tanımlamaya çalıştığımda belki ihtiyacımız olan bir haritadır diye düşünürüm. Denizcilerin harita yapmalarında belirlediği nirengi noktaları vardır. Nirengi noktasından sonra bir yer için uzak ya da yakın diyebilirler. Belki bir nirengi noktası belirleyip kendimize, haritamızı çıkartabiliriz.  Bu nirengi noktası, bir nevi başlangıcın, sevmenin bir hali olabilir, ya da özlemin, arzunun ya da şefkatin.   Buradan yola çıkıp bir harita çizdiğini düşün, yaşadıkça şekillenen bir harita:

Kilometrelerce akıttığın gözyaşından sonra vardığın çöl, arzuların doruğuna tırmanıp geçtiğin köprü, pişmanlıklar mağarası, yüzerek geçtiğin mutluluk, uktelerle kaplı bir sahil, boğulmaktan korktuğun endişeler, derinini keşfetmekten haz aldığın melankolik okyanus, geçmenin zor olduğu empati ormanı, hayalkırıklığı vadisi ve  çaresizlik  yağmurları, buzdan yalnızlıklar, bilinçaltının gayzerleri, içini sızlatan falezler ve tüm hepsinin sınırsızlığı. Doğan.

Haritan oluştukça farkedersin ki duygular birbiri arasına sınır çizmez. Serbest dolaşabildiğin topraklardan bahsediyorum. Yol aldığın her duyguyu özgürce yaşayabilmenden, tanımlamadan, sınırsızca.

Belki de, tanımlanmaya çalışmak bir duyguyu, yaşamın en anlamsız çabasıdır.

YAŞAMA DAİR / MELANKOLİK BOŞLUKLAR

6.5.17


Yaşamın, içinden geçip gitmesine izin verdiğinde,
basit bir şekilde,
yaşamı yaşama şeklin de değişiyor.

Bizim yaptığımız ise şu:  analiz etmek, gruplandırmak, programlamak, kaydetmek, kaydettiklerini paylaşmak, aktarmak, yazmak, planlamak. Bunu yaparken bir çok şeyi kaçırdığımızı düşünmeye başladım.

Ben örneğin, okuyorum, notlar alıyorum, fotoğraflarımı gruplandırmaya çalışıyorum, yaptıklarımın fotoğrafını çekmeye çalışıyorum bunu sürekli internetten paylaşmaya çalışıyorum, düşündüklerimi kelimelere dökmeye sonra bunu paylaşmaya çalışıyorum. Bazen sevgiliyle yaptığımız konuşmaları, konuşurken farkettiğimiz şeyleri sonra yazıyorum. Güzel beni etkileyen bir şey gördüğümde fotoğraflama içgüdüsüyle hareket ediyorum.
Bütün bunları yapmak ise yaşamın içine girmemi engelliyor. Çünkü yaşam hep başka bir şey oluyor ve ben ona hazırlık yapıyorum. O karşımda duruyor ve ben onu orda yakalamaya çalışıyorum. Bir anda kaldığında ve o anın kaydını tutmaya çalıştığında hemen akabinde akan diğer bütün anları kaybediyorsun. Kaybetmemek için kaydettiğini sanarken asıl o zaman kaybediyorsun. Geri dönüp düşündüğünde aklında kalan hiç bir zaman kaydettiklerin olmuyor. Anlamsız kayıtların oluyor beyninde. Ama bu iyi bir şey çünkü diğer türlü yaşam çekilmez olurdu, her şeyi kayıt altında tutup hatırlayabilseydik. Zaten tuttuğun her kayıt, bir takım analizleri, yargıları, pişmanlıkları da peşinden getiriyor. Acaba bugünü iyi değerlendirebildim mi, benim için verimli geçti mi, görmem gerekenleri gördüm mü, yapmam gerekenleri yaptım mı, zamanımı iyi kullanabildim mi, doğru kararları verdim mi?

Yapmam gereken yaşamı karşıma almadan, onu tutmaya çalışmadan, içimden geçip gitmesine izin vermek. 

Kitapları altını çizmeden okuyup, bitirdikten sonra fırlatıp atmak; fotoğraf çekmeden gezmek, yaptıklarını arşivlemeden yapmak, yani yapmak, geri dönüp bakmadan yapmak ve yaptıklarının kendi yolculuklarını yaşamasına izin vermek, anları internette paylaşmamak. (paylaşma işine girdiğin an, paylaşmak için yaşamaya başlıyorsun) 

Sanki böyle yaklaşırsam içimde açılan o kocaman melankolik boşlukları doldurabilirmişim gibi hissediyorum. Hani zamanın geçmesinden oluşan; özlemlerin, pişmanlıkların, anıların açtığı boşluklar.
 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger