YAŞAMA DAİR / MELANKOLİK BOŞLUKLAR

6.5.17


Yaşamın, içinden geçip gitmesine izin verdiğinde,
basit bir şekilde,
yaşamı yaşama şeklin de değişiyor.

Bizim yaptığımız ise şu:  analiz etmek, gruplandırmak, programlamak, kaydetmek, kaydettiklerini paylaşmak, aktarmak, yazmak, planlamak. Bunu yaparken bir çok şeyi kaçırdığımızı düşünmeye başladım.

Ben örneğin, okuyorum, notlar alıyorum, fotoğraflarımı gruplandırmaya çalışıyorum, yaptıklarımın fotoğrafını çekmeye çalışıyorum bunu sürekli internetten paylaşmaya çalışıyorum, düşündüklerimi kelimelere dökmeye sonra bunu paylaşmaya çalışıyorum. Bazen sevgiliyle yaptığımız konuşmaları, konuşurken farkettiğimiz şeyleri sonra yazıyorum. Güzel beni etkileyen bir şey gördüğümde fotoğraflama içgüdüsüyle hareket ediyorum.
Bütün bunları yapmak ise yaşamın içine girmemi engelliyor. Çünkü yaşam hep başka bir şey oluyor ve ben ona hazırlık yapıyorum. O karşımda duruyor ve ben onu orda yakalamaya çalışıyorum. Bir anda kaldığında ve o anın kaydını tutmaya çalıştığında hemen akabinde akan diğer bütün anları kaybediyorsun. Kaybetmemek için kaydettiğini sanarken asıl o zaman kaybediyorsun. Geri dönüp düşündüğünde aklında kalan hiç bir zaman kaydettiklerin olmuyor. Anlamsız kayıtların oluyor beyninde. Ama bu iyi bir şey çünkü diğer türlü yaşam çekilmez olurdu, her şeyi kayıt altında tutup hatırlayabilseydik. Zaten tuttuğun her kayıt, bir takım analizleri, yargıları, pişmanlıkları da peşinden getiriyor. Acaba bugünü iyi değerlendirebildim mi, benim için verimli geçti mi, görmem gerekenleri gördüm mü, yapmam gerekenleri yaptım mı, zamanımı iyi kullanabildim mi, doğru kararları verdim mi?

Yapmam gereken yaşamı karşıma almadan, onu tutmaya çalışmadan, içimden geçip gitmesine izin vermek. 

Kitapları altını çizmeden okuyup, bitirdikten sonra fırlatıp atmak; fotoğraf çekmeden gezmek, yaptıklarını arşivlemeden yapmak, yani yapmak, geri dönüp bakmadan yapmak ve yaptıklarının kendi yolculuklarını yaşamasına izin vermek, anları internette paylaşmamak. (paylaşma işine girdiğin an, paylaşmak için yaşamaya başlıyorsun) 

Sanki böyle yaklaşırsam içimde açılan o kocaman melankolik boşlukları doldurabilirmişim gibi hissediyorum. Hani zamanın geçmesinden oluşan; özlemlerin, pişmanlıkların, anıların açtığı boşluklar.

İLKELLİK ÜZERİNE

4.2.17


İlkel insanların varlığı çok önemliymiş. Bunu bilmiyordum. Daha doğrusu üzerine hiç düşünmemiştim. Onlar insanlığın başka bir hali. El değmemiş bir hali bir anlamda. Ülkelerin, yöneticilerin, markaların, okulların, savaşların ulaşmamış olduğu insanlar onlar.
Bize de, bugüne kadar yamyam dediler onlar için, kültürsüz dediler, geri dediler. İlkel dediler. Evet doğru ilkeller zaten. Ama ilkel kelimesinin anlamını değiştirdiler. (bu anlamı değiştirilen kelimeler başka bir yazı konusu)
Nasıl olduysa üzerine hiç düşünmediğim bu insanlar bir kitapla hayatıma girdi ve merakımı arttırdı.
Sonra onların üzerine daha fazla okumaya başladım. Bir kitap hep başka bir kitaba götürür ya, sanki indiğiniz vagonda bekleyen diğer tren gibi. Bir yolculuk yaptım. En son Göğü Delen Adam ' a geldim. Daha önce bizim tarafımızdan onları okuduktan sonra, bu kitapla onların tarafından bizi okumuş oldum. Kitapta bir ilkel'in bizi anlatması var. Yaşamımızı, giysilerimizi, yaşadığımız mekanları, sokakları, alışkanlıklarımızı, düşünce yapımızı. Şu iki şeyi çok net anladım.
. Onların -ilkel insanların- olmasını tabi istemezler çünkü vahşiliğimiz ortaya çıkıyor.
. Onlar olmasa kendimize dışarıdan nasıl bakabiliriz?

Bir de keşfetmek kelimesi komikleşiyor, okudukça. Çünkü batı bilmem nereyi keşfettiğini kayda geçerken, orada yaşayan insanları, o topraktaki yaşamı tamamen yok sayıyor.

Su ve Bu *

26.3.16


Bugün beslenme günü. İlkokuldaki beslenme çantalarımızdan beslendiğimiz günlerden farklı. Gerçek bir beslenme. Ve dinleme. Dinlenme değil. Bir haftasonu klasiği. Kendini işine taşıdığın her günün ardından özlemini duyduğun arınma ve ayrıştırma günü. Çamaşırlarla beynini beraber yıkadığın, ama ayrı ayrı kuruttuğun gün. Yine de ikisinin de aynı rüzgarda uçuşmasına izin veriyorsun.
Geçen haftasonu kaldığın yerden çizmeye, yapmaya, boyamaya, okumaya devam ediyorsun.  Her şey bıraktığın gibi kalmış sanıyorsun, belki öyle olabilir ama kaldığın yeri hatırlamıyorsun. Olsun. Kalan kırıntıları parmağını yalayıp toplamayı ve yemeyi seviyorsun. Gün geliyor biriktirdiğin her şeyin kırıntılarından tat almayı öğreniyorsun. Ve aynı parmağınla bir kaç sayfa daha çeviriyorsun. Geriye doğru.
Düşünüyorsun. Düşüncelerinle beraber havalanan çamaşırlarını astığın çatıdasın.  Hiç bir şeyin olmadığını ilan etmiştin dünyaya. Mal varlığını açıklamıştın. Evin yok, araban yok, köpeğin yok. Sahip olmayı sevmedin. Ama insanların senden durmadan istiyor olmalarına akıl sır erdiremedin.
Kıyafet yapıp para kazanmaya çalıştın. Bir gün bir kadın geldi. Sana ressam olduğunu söyledi. Almak istediği bluzu uzatıp, resim satıp bunları alabiliyorum dedi. Yakındığı tonundan belliydi.  Sen de ona, ben de bunları satıyorum ama ben resim alamıyorum dedin. Senin ki yakınma değil, bilmediğin bir kabullenişti. Aradan günler geçti, tekrar geldi. Bu sefer beğendiği gömlek için indirim yapmanı istedi. Sana bir resim verirse ona indirim yapabileceğini söyledin. Küçük bir karalama da olabilir dedin sonrasında. Seni ciddiye almadı. Herkesin almaya odaklı olduğunu, vermeye yanaşmadığını anlaman için güzel bir gündü.
Say hadi aklına gelenleri. Bu hafta ev sahibin aradı, kiranı arttırmak istedi, bankan aradı şimdi hatırlayamadığın bir şeylere karşılık para istedi, bir reklamcı mekanında reklam filmi çekmek istedi ama para vermek istemedi, dilenci 1 tl istedi, devlet bilmem ne vergisini istedi, her şeyi yanlış anlayan marangozun üstüne para istedi, elektrik idaresi bile telefon açıp bir şeyler istedi. Tam uçan kuşa bile borcun var herhalde diye düşünürken, kuş havada bir takla attı. İşte o gün ilk defa taklacı kuşların farkına vardın. Utan! 35 yaşındasın. Ve havada takla atan kuşlardan habersiz kalmışsın. Kuş senden bir şey istemedi. Çünkü kuşlar hiç bir şeye sahip değillerdir ve konuşamazlar. Bir canlı türü düşün ki, konuşmaya gerek duymasın. Ve insan, kuştan daha üstün yaratıklar olduğunu fen kitabına yazıp ilkokulda tüm çocuklara bunu okutsun. Kuşlar konuşamıyorlar, böylece ne bilim mesela örümcekten bir şey isteyemiyor. Sadece yaşıyor. Sadece yaşamak. İşte yapamadığın ve ihtiyacın olan o şeyi o gün anladın. Sen zaten içi doldurulan, bir sürü anlamları olan kelimeleri sevmedin. Hiç bir zaman. Kelimelerin, gerçek anlamlarını yitirdiğini düşündün onca benzetmelerin.
Yaşamak. Sadece yaşamak. İşte kuşlar bunu yapıyordu.
Bunu anladın, o gün çatıda, kuruyan çamaşırların arasında, kuşları izlerken. İhtiyacın olan da buydu, yaşamak için. Su ve bu.


*Yazının başlığı, dünyada ki en güzel kitap başlığından esinlenerek yazıldı. Bu Su.

Yontmak

13.3.16


Yontmak kelimesini seviyorum.
'Bir şeye istenilen biçimi vermek için dış bölümünü keskin bir araçla biçmek, kesmek'  şeklinde bir tanımı var, fakir türk dil kurumunun online sözlüğünde.

Bir heykeltraşın bir taşı yontması bana olağanüstü geliyor. Kocaman bir taşın küçük bir heykele dönüşmesi;
2 mm doğup, 2 ton ağırlığa kadar ulaşan güneş balıkları kadar olağanüstü.

Güneş balıklarını merak ediyorsanız, buyrun vikipedia nın korkunç anlatımına. https://tr.wikipedia.org/wiki/G%C3%BCne%C5%9F_bal%C4%B1%C4%9F%C4%B1   
İlk iki cümlesi şöyle:

Güneş balığı ya da Ay balığı (İngilizceSunfish)(Mola molaLatince mola değirmen taşı demektir), Molidaefamilyasına ait balık türüdür. Lezzetsiz ve kötü kokan etinden dolayı ticari değeri yoktur.

Özellikle ikinci cümlesi insana; balıklar kendi aralarında toplanıp, insan için lezzetsiz ve kötü kokan etinden dolayı ticari değeri yoktur, yazan bir sözlük yazmadıkları için insanlardan daha akıllı dedirtiyor. 
Açıklmanın devamında şöyle diyor: Eti yenilmediğinden, insanlar için hiçbir değeri olmasa bile ay balıklarının sayıları denizlerin kirlenmesiyle azalmaya devam etmektedir. Bilgiye erişim. 


Neyse konumuza dönelim. Kelimemiz yontmak. 


Bir gün oturdum, taşçıdan aldığım büyük bir taşı yontmaya başladım. Aklımda bir şekil vermek yoktu. Sadece yontmak istedim. Hissini yaşamak istedim. Bir taş, toz diye tanımlayabileceğim küçük parçalar atılarak yontuluyor. Taş toza dönüşüyor. Büyük bir zaman ve güç sarfederek.
Sonra yontmak, garip bir hazzı getiriyor. Sanki yontarak zamana yayılabiliyorsun. Hani o  zamanı delme isteği varya, kendine yer açmak için, işte yontarak zamanı delebiliyorsun sanki. 

Yontarken taşa şekil vermenin ne kadar zor olduğunu gördüm. Taşın yüzeyindeki çukurlara dalıp, onları büyütürken bir şekil veriyor olmanın da müthiş bir hazza dönüşebileceğini anladım. 
Sonra yontmaya devam ettim. Çünkü yonttukça gerçekten yontası geliyor insanın. Hele de benimki gibi, bir şekil verme amacın yok ise, yontarak taşı yok etmen mümkün. Taşın toza dönüşmesi ve açık kalan penceren esen rüzgarla dağılması an meselesi, arkasında bir iz bırakmadan.

Bir şeyi daha farkettim. Taşın olduğu hali, o halinin yontarak verebileceğin bütün şekillerden daha güzel. Öyle hissettim


Yontmak kelimesinin bir de insanda kullanılan hali var. Hani hepimiz yontuluyoruz ya. Yaşam bizi yontuyor. Ruhumuzu, duygularımızı yontuyor. Bunu çoğunlukla bir şekil verme amacı olmadan yaptığı için yontukça yontuluyoruz. 
Sonra,  bu yukarıdaki çalışmaya denk geldim. Ayakları yontulan sandalyeye. Aniden biten filmler gibi izin verirseniz yazıyı bitirmek, ve hala sandalye kalabilmeyi başarmış, (tabi üzerine oturalamayan bir sandalye ne kadar sandalye ise), bu çalışmaya uzun uzun bakmanızı istiyorum. 
  
the end

Görseldeki çalışma Jamie Pitarch'e ait. 

Bugün İlk Defa

20.3.15


Bir süre önce bir yerlerde; 'insan hayatında her gün daha önce hiç yapmadığı bir şeyi yapmalı.' diyen bir yazı okudum.   Bu fikri çok sevdim. Bir yandan da farkettim ki: çoğu zaman bir çok şeyi ilk kez yapıyoruz ama farketmiyoruz. Ya da üzerinde durmadan, hatta üzerini ezerek geçiyoruz. (Eğer farkına varabilseydik çocuklar gibi şen olurduk, hep, öyle değil mi?)

Sonra defterime her gün ilk kez yaptığım şeyleri yazmaya başladım. Gece, gün bitmeye yakın kendime sordum (bazen unuttuğumu itiraf edeyim) bugün ilk kez ne yaptım diye.

Bazı günler, ilklerim*


Oyun Hamuru

3.1.15

Selam,

Yine gecenin, gündüzün, sabahın, akşamın birbirine karıştığı günler yaşıyorum. Yine bazen kafam çok karışıyor, bazen hayallerim yaşadığım hayatın önüne geçiyor. Hayat yaşadıkça şekilleniyor. Bazen de şekil verdiğini sandığın an bir oyun hamuru gibi eski haline dönüveriyor. Bunu her ne kadar olumsuz bir cümlenin içinde kullanmış gibi görünsemde aslında bu kırılıp parçalanmasından daha iyi. Hatta düşünüyorum da, çocuk oyuncakları belki de bu yüzden camdan değil. Hamurdan. Kırdıkları, parçaladıkları ve geri dönüşü olmadığından atmak zorunda oldukları şeyler yerine, pişmanlık duymayacakları moleküllerden oluşan bir dünyaları var.

Çocukları kıskanıyorum ve neden hayatımızın en güzel evresini bu kadar az hatırlıyoruz anlayamıyorum, ki bu yaşamın benim için en büyük sırrı. Çoğu zaman kendimi koca bir toprak alanda gömü arar gibi çocukluğumu geçmişin koca yığınında ararken buluyorum. Neler hissederdim? Ne yapardım? Ağaçları sever miydim, gökyüzüne bakınca ne düşünürdüm, bulutları neye benzetirdim? Ve onu, çocukluğumu aradığım her an, ondan biraz daha uzaklaşıyorum. Bu da zamanın bizimle oynadığı oyun işte. Anları birbirine bağlıyor ve bazen seni şaşırtıcak ipuçlarını serpiveriyor geçmişinden. Bir koku örneğin, al kokla, kokladıkça git ve bulmaya çalış. Aynı geçen gün kokladığım sabun gibi. Küçükken resim yaptığım pastel boyalarım gibi kokuyordu. Ve beni o ana taşıyıverdi. Tamamen unuttuğum çocuk olduğum bir ana.

Aslında bu yazı ilerlemeyle ilgiliydi. İlerlemeyi başaramadığımı düşündüğüm bir anda kalemim harekete geçti. İlerleyemeyişimi yazacaktım. Bir şekilde hep aynı yerde kaldığımı, yaptıklarımın bir jenga oyunu gibi zar zor dengede kaldığını, ve sürekli olarak yıkıldığından bahsedecektim.
Belki de bunları hissetmemek için bir kaptan olmalıydım. Bir yük gemisinde denizleri aşıp, yükü indireceğim kıyıya vardığımda, ilerlemenin mutlak mutluluğu ile tanışabilirdim. Öyle değil mi?

Bu yazıyı yarım bırakıp, sonra tekrar geri dönüp, sonra tekrar bıraktığım bir anda -öyle ya, burda bile ilerleyemiyorum, işte size kanıtı, eksik yazılar- bir söz okudum. 'Hayat' demiş bir aktrist 'ileriye değil içeriye akar. ' *

Hayatın ileriye istemsiz, izinsiz akıp gittiğini düşünürken bir an durdum bu sözü okuduğumda. İleriye değil içeriye akması çok keyifli değil mi hayatın?  Her şeyi daha bir anlamlı kılmıyor mu o zaman.

Demek ki ulaşmaya çalıştığın şey -her ne ise-, ilerisinde değil, kendi olduğun yerin derinliğinde.

Bırak dağılsın jengalar, renklerini dahi ayrıştıramayacağın kadar kadar karışsın oyun hamurları şekilsizce, ve bitmesin bu yazı hiç bir zaman.

-Belki de hayatın ara ara seni çocukluğuna götürmesi de bu yüzdendir. İnsanın derinliği çocukluğunda değilse nerde olabilir ki?-


*Bahsedilen aktrist, Juliette Binoche.
Yukarıdaki heykel Anish Kapoor'a ait. 

Özet

4.11.14


Yaşadığın anları güzel anılara dönüştürmeye çalışmak,
yapamadığın anlarda da anıları anımsayarak yaşamak...



Web Sitesi / The Selby

2.11.14


Biliyorum, internet bizi umursamaz teşhircilere dönüştürürken, bir yandan meraklı röntgenci yaptı. Ben sosyal medya sayesinde herkesin aynı şeylerden hoşlandığını, aynı şeyleri yediğini içtiğini, aynı şeyleri izlediğini, dinlediğini, giydiğini görmüş oldum. 
Anlaşılan kendi yaşam formüllerini yaratan insanlar çok az kalmış. ( bir link daha )

Arada göz atmasını sevdiğim bir site var. The Selby. Yaratıcı ve farklı mesleklerden insanların yaşam alanlarına, çalışma alanlarına göz gezdirebiliyorsunuz. Home decor, bilmem ne maison dergilerinden farklı olarak gördüklerinizin gerçek olması güzel bir şey. İnsanların duyguları ve karakterleriyle şekillenmiş mekanlara bakıyorsunuz. Dağınıklıklarıyla, kırık dökük halleriyle kısacası neyse o.  

Kartonpiyersiz, süpürgeliksiz ve komşunla aynı mimariye sahip olmayan, site yönetiminin olmadığı, çöpçünün aidat toplamadığı, pimapenin hayatımıza hükmemediği, televizyonların hayatımızın orta alanını işgal etmediği, üst üste koyduğumuz tencerelerle taşan mutfak dolaplarının olmadığı yaşama!

Çevirdiğin Toplar


Hayat tek topla başlıyor. Onunla oynuyorsun, yukarı atıp tutmaya çalışıyorsun.  Eğleniyorsun,  öğreniyorsun. Sonra biraz büyüyünce bir topun daha oluyor.  İki top çevirmeye başlıyorsun. Birini havaya atıp diğerini tutuyorsun. Önce zor oluyor ama yapmayı başarıyorsun ve sen daha yapabiliyor olmanın keyfini çıkaramadan üçüncü top katılıyor. Üç top çevirmeye başlıyorsun. Bunu öğrenecek vakit yok ve hemen adapte olmalısın. Ve derken dördüncü top da geliyor. Dört top çeviriyorsun. Dört topu çevirmeyi başardığında kimisi beşinci ve altıncı toplara da geçiyor.
Hayat tam olarak böyle bir şey.

Teşekkürler Almıyım

1.11.14


Cumartesi sabahı.
Koşturmanın hemen öncesi. Sabahın en değerli saatleri.
Kahvemi alıp, güneşin çokta değmediği kuytudaki yatağımda hayatımı gözden geçirmeyi çok seviyorum bu sakinlikte. Kendimi haftanın yoğunluğundan, saçmalıklarından arındırmaya çalışıyorum. Kendimi duyma ve kendimi olma özlemimi gideriyorum. Çünkü çoğu zaman olmadığın kişi olarak, ya da olduğun kişiyi ne olursa olsun olmaya devam etmeye çalışarak geçiyor zaman. Çok yorucu oluyor.

Düşünüyorumda bu kadar yorucu olan şey kesinlikle açıklama yapmak; kendimi her daim bir şeyi açıklamaya çalışırken buluyorum. Çünkü görünen o ki  insanlar başka hayatlar üzerinde söz sahibi olmaya başlamışlar. Rahatça fikirlerini beyan edip, yargılayabiliyorlar.

Çok basit bir örnekle başlayayım.

Çay. Bir Türk insanı, bir insanın çay içmemesini anlayamıyor. Bu hafta yine on yedi kere birisine çay içmiyorum diyip karşımdakinin tuhaf bakışlarıyla başbaşa kaldım. Neden içmiyosun? Ve hiç bir şeklide karşı taraf için tatmin edici olmayan açıklamam geliyor bundan sonra. -sevmiyorum. Bazen o tadını hiç sevmediğim çayı içmek açıklama yapmaktan daha kolay geliyor.

Neden evlenmiyorsunuz? Neden çocuk yapmıyorsunuz? Neden Galata'da oturuyorsunuz?

Anlaşılan insanlar ilişkiyi başı ve sonu olan bir şey diye bakıyor ve evlilikle sonlanması gerektiğini düşünüyor. Evlilikle sonlanmayan ilişkilerde ise kız tarafına -yazık ve bekleyen gözüyle bakılıyor-

Yeri gelmişken evlilik kurumuna çok sıcak bakmadığımı ve düğünleri de hiç sevmediğimi söylemeliyim. (gittiğim bir düğünde gelin bana, -ayakkabımın altına seninde adını yazdım dediğinde tepki bile veremedim, gidip kendime çay koydum:)

Seni hiç tanımayan insanlar çocuğu bir şart olarak görüp çocuk yapın sözleri suratına söyleyiveriyor.
-Belki maddi durumum elvermiyor belki de bedeni durumum el vermiyor çocuk yapmaya, belki de sadece istemiyorum. Belki de dünyanın yeterince kalabalık olduğunu düşünüyor ve evlat edinme fikrine sıcak bakıyorum.-

'Siteye taşınsanıza'. İnsanlar parlak bir fikir sunmuş gibi bunu söylemeleri çok gülünç geliyor bana. Buna bir açıklama yapmam her daim çok zor oluyor. Neresinden başlayacağımı bilemiyorum. Kartonpiyerleri sevmiyorum açıklaması kimse için yeterli bir açıklama değil bunu da biliyorum.

Ve sonrası, neden kitap yazdım, neden bir yayıncıya vermedim, neden yaptırdığım ayakkabının orasını öyle yaptım,  neden çantada o deriyi kullandım, neden koleksiyonda ceket az, neden atölyem burda, neden nişantaşında değil, neden orda bir mağaza açmıyorum, neden yemek yapmıyorum, neden bir temizlikçi tutmuyorum, neden gümüş kullandım, neden araba almıyorum, neden saçını uzatıyorum, neden hep kot pantalon giyiyorum, neden çayı sevmiyorum, neden türk kahvesi içmiyorum, neden tatlı yemiyorum, neden hep solgun gözüküyorum, neden griyi bu kadar seviyorum, neden neden neden neden...............

Kimselere açıklama yapmadığım, bir haftasonu diliyorum kendime!


Not: Bu yazı için bir görsel ararken, pinteresti açar açmaz bu fotoğraf geldi karşıma. Yazıma çok uyduğumu düşünüyorum. Çünkü bu insana sorabileceğiniz bütün soruları düşünün: Neden suratının yarısı beyaz, neden saçını öyle kestin, neden vücudunu böyle boyadın, neden kulaklarına onları taktın?
İşte o kadar saçma!

y a ş a m

4.7.14


Bir Fotoğraf

27.9.13


Geçen gün sevgili bu olağanüstü fotoğrafı çekmiş. Fotoğrafı görür görmez çok etkilendim.
Bazı fotoğrafların sessizliğini duyarsınız. Ve sessizliğini ne kadar güçlü duyarsanız onlar da o denli güçlü fotoğraftır.
Bu da o fotoğraflardan biri. Beni çok etkiledi.
Bana görür görmez hissettirdiği şey yaşam oldu. Doğum ve ölüm. Sağ kapıyı yandan görmemiz ve hemen yanındaki duvara yoğunlaşmış ışık gözü ilk oraya çekiyor. Yani fotoğrafa baktığınızda siz o kapıdan girip merdivenleri çıkıp üst kapıdan dışarı çıkan birini hayal ediyorsunuz. Tabi bunda alt kapının zeminde olmasınında etkisi var. Üst kapı sanki boşluğa açılıyormuş gibi olduğundan dolayı o kapı da bir çıkış gibi algılatıyor kendisini.
İnsan kendi yaşantısına dışarıdan bakarsa, göreceği şey budur bence...
 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger