ASYA NOTLARI 5 / TAM COC VE BAŞKA BİR DÜNYA

25.4.17

Tam Coc

Burası başka bir dünya. Burası bizim yaşadığımız dünya ile aynı değil, diye düşünüyorum, Tam Coc’ta ayaklarıyla pedal çevirir gibi kürekleri çeviren bir Vietnamlının teknesinde yol alırken. Nehrin üzerinden yavaş yavaş gidiyoruz. Daha huzurlu ve daha mutlu olduğum başka bir anı hatırlamıyorum.

Bir his doldu içime.  Kendimi iyi hissettim. İstanbul’da uzun süredir yaşadığım korkuların hiçbirini günlerdir yaşamıyordum. Sadece yaşıyordum, yürüyordum, geçiyordum. Ve yürüdüğüm yerdeydim, durduğum yerdeydim*. Nefes aldığım her yerde kendimi iyi hissediyordum. Geçmiş ve gelecek. Bütün mesele bunları düşünmeden yaşayabilmek.
Bu toprakların büyüsü burda. Sana anda kalmayı öğretiyor.
Geri döndüğünde bile onu çok özlememen için, olduğun yerde anda kalman için kendisini unutturuyor. Çünkü hatırladıkça acı vereceğini biliyor.


-

Başka bir dünyadan dönmüş gibiyiz dedim sevgiliye. Başka bir ülke, kıta ya da bir yer değil, başka bir dünyadan dönmüş gibi. O da bana -öyle çünkü dünyanın başka tanımlandığı bir yerden döndük dedi. Onların tanımladığı dünyadan döndük dedi. Bu çok hoşuma gitti. Günlerce bunu düşündüm.

-

Döndüğümde okuduğum Yuval Noah Harari’nin kitabında, hissettiğim bu durumun güzel bir açıklamasına denk geldim.  Kitabında eskiden insanlığın ortaya çıkıp, dünyanın çeşitli yerlerinde yaşadığı zamanlardan itibaren her topluluğun kendi dünyası olduğunu yazıyor. Birbirilerinden kopuk ve habersizdiler. Şimdi ise koca ve tek bir dünyada yaşadığımzı söylüyor.  Şöyle diyor: ‘‘Bugün dünyayı bir bütün olarak ele almaya alışığız, ancak tarihin büyük bölümünde Dünya birbirinden çok ayrı insan dünyalarından oluşan bir galaksiydi. ‘’
Bir sürü farklı kültür, gelenek ve dünya tanımı vardı. Bunun ne anlama geldiğini Asya topraklarını görmeden anlamam mümkün olamazdı.

Vietnamlıların dünyası hala farklı. Bir uçağa binip, 12 saat yol aldıktan sonra vardığın yerde ki zamanla geldiğin yerdeki zaman aynı değil. Yıllar öncesine gidiyor gibi tarif ediyorum ama bu da değil. En güzel tanım Salgado’nun..  'Zamanın geçmişin ritmiyle aktığı kültürlerin içine yolculuk’

-

Şunu öğrendim: Yaşamın her anında kendinin bir halini o anda bırakıyorsun. Geriye kalanı beslemek ve yeni anlar yaşaman için onları bırakmayı hazır hale gelmen yaşamın tüm çabası. İçinde her şeyden bir parça var.

-

*Ben bazen aniden dururum ve hiç bir zaman durduğum yerde olmadığımı farkederim.



ASYA NOTLARI 4 / DOĞU + BATI

24.4.17


Vietnamlılar kadar gezginler de çok ülkede. Gezgin ile turisti ayırabiliyorsun birbirinden. Gezginin kalkanları yok. Turistler ise hep şaşkın, hep yargılayıcı ve uyumsuz. Vietnamlıları bazen anladığımı hissediyorum, topraklarına ziyarete gelen batılılar onlara neden garip geliyor bunu anlıyorum. Batılılara nelerin tuhaf geldiğini de görüyorum.  Doğunun topraklarında batı düşüncesiyle eğitilmenin sonucu bu galiba; iki tarafı da anlamak.


Turizme kucak açmaya çalışan Vietnamlıların, gelen batılılara davranışları çok şey anlatıyor. Onların düşünce biçimiyle batılıların ki kesinlikle iki zıt uç.  Vietnamlılar batılıları anlamaya çalışmışlar, anlayamamışlar ve anlamlandıramamışlar. Sonra da anlamaya çalışmayı bırakmışlar. Ve batılıların bitmek tükenmek bilmeyen isteklerine çözüm üretmeye çalışmışlar.

Misal batılıların kendilerine seçenek sunulması isteği. Bizim de öyle. Hep bir seçeneğimiz daha olsun istiyoruz. Vietnamlılar için bu garip geliyor. Ama batılılara seçenek sunuyorlar. Örneğin Halong Bay turu. Bir sürü seçenekten birini seçiyormuşsun gibi hissediyorsun. Otelini seçiyorsun, kaç gün geçirmek istediğini seçiyorsun, gemini seçiyorsun. Bütün gün oradan oraya sürükleniyorsun. Teknelerle gemi değiştiriyorsun; bazı gemilerde bekleyip, bazı gemilerde yol alıp, bazı gemilerde geceyi geçiriyorsun. Sürekli farklı gruplarla bir araya gelip, sonra ayrılıyorsun ve günün sonunda yüzlerce insanla aynı yerde aynı otobüsü beklerken buluyorsun kendini. Tüm seçenekler aynı kapıya çıkıyor. Bu da Vietnamlıların batıyla dalga geçme şekli gibi bir şey. Büyük bir ihtimalle bu büyük bekleyen kalabalığa bakarken de yorgunlukla beraber kıs kıs gülüyorlardır. Çünkü onlar için müthiş yorucu ve karmaşık bir organizasyona dönüşüyor. 


Özgürmüş gibi hissettiren seçim yapma şansımız aslında topluma kaos ve bireylere de stres yaratmaktan başka bir işe yaramıyor.
Her seçim yani her kararın beni nasıl yorduğunu düşünüyorum. 
Bir seçim yaptığında her zaman  seçmediğin şeyin seni kemirmesini de seçmiş oluyorsun. Acaba diyorsun hata mı ettim, onu mu tercih etmeliydim. Durmadan geriye dönüp sorguluyorsun. Sonra paralel evrenlerde seçmediğin yaşamın uzantılarıyla bir gün karşılaşmayı umut ederek yaşıyorsun.  Tercih etmek sadece ve sadece tuhaf hisler kitlesiyle yaşamana sebep oluyor. Seçenekler arttıkça, seçilen şeylerin değerini göremez oluyorsun.

Vietnamlılara tuhaf gelen tüm alışkanlıklarımızı onların gözünden gördüğümde bana da tuhaf geldi.

ASYA NOTLARI 3 / HA LONG BAY'DE PUSLU BİR GÜN

23.4.17

Ha Long Bay’i anlatmaya çalışacağım.

Puslu bir gün.
Soğuk ve ara ara yağmurlu. 

Her kitabın bir zamanı vardır diye düşünürüm. Okunması için. Onu en iyi anlayabileceğin, hissedebileceğin bir anda okursun. Belki eline defalarca geçmiş olur, sayfalarını karıştırmış olursun. Ama kesinlikle bir zaman var, duygularının kitapla kesiştiği.

Yerler de böyle olabilir diye düşünüyorum. Tesadüflere çok fazla anlam yüklememek gerektiğini söylüyor bilim. Ama iç dünyamı gördüğüm bu yerde, hayatımın bu kesitinde Ha Long Bay’e gitmem tuhaf bir tesadüf değil mi?

Hanoi’den dört saatlik bir araba yolculuğu hazırlıyor bu yolculuğa. Onlarca pirinç tarlası geçiyorsun, her birinde bir duygunu bırakıyorsun. Ağaçları geçiyorsun, derme çatma kulübeleri, başıboş köpekleri, küçük köyleri. Bir gemiye biniyorsun sonra. Senin gibi bu yolculuğa çıkmayı düşünüp, yollarının aynı gün kesiştiği farklı insanlarla. Sanki onlar da duygularını bırakıp gelmiş gibi. Yaşayacağımız her şeye hazırız.

Kıyıdan yavaş yavaş uzaklaşıyoruz. Yağmurlu ve soğuk bir hava var. Ve aynı zamanda yaşadığım anı daha da sonsuzlaştıran bir sis. Küçük küçük onlarca adanın arasından geçiyoruz. Sis her şeyi büyük bir boşluğa çeviriyor. Burası, işte burası, bu büyük boşluk, bu büyük sessizlik içimdeki her şeyi yutuyor. Ve daha da derin de bir şeyi içime dolduruyor. Hiç bir şeye tutunamıyorum. Hiç bir şeyi tanımlayamıyorum. Bir gemide suyun üstünde sadece geçiyorum oradan. Hiç bir şeyim. Hiçbirşeysizliğin ortasındayım. Zaman yok. Yol aldıkça kayalar, adalar değişiyor. Ben değişiyorum. 
Gemiler görünür oluyor ve sonra görünmez. Bir dal görünüyor suyun üstünde sonra o da gözden kayboluyor. Sonra bir eldiven geçiyor yanımdan, suyun üstünde beyaz bir eldiven. Her şey o kadar soyut. Ama somut. Ve yol alıyoruz saatler sonra eldivenin diğer tekini de görüyorum.   
Her an sonsuzluğa açılıyor. Ve bu sonsuz anların içinde bir an var. Bir teknenin, küçük bir teknenin uzakta ama çok uzakta, sisin arasında belirdiği bir an. Bir adam var teknede. O boşluğun yokluğun hiçsizliğin ortasında, dünyanın bu köşesinde rüyalarımdaki yeri, o tekneyi o adamı buluyorum. Kesişiyor yolumuz ve ben bende kalan son duyguyu da ona bırakıyorum. Sonra onu bir kere daha rüyamda görüyorum. Halong Bay’den dönerken otobüste. O anı bir kez daha yaşatıyor.

Ölüm müdür nedir bilmiyorum. Belki başka bir zamanda başka bir yolculuk. Ama oraya döneceğimi hissediyorum.

ASYA NOTLARI 2 / VİETNAMLILAR

2.4.17



Bir ifade var yüzlerinde. Eziklikle kibarlığın karışımı bir ifade. Ama ne eziklik, ne kibarlık. 
Her akşam gün batımında insanın içini kaplayan boşluk duygusuyla başbaşa kaldığında, gün doğumu aklına gelip de bir anlığına, sadece bir anlığına mutlu olduğunu düşün; işte o ifade. Kabul edilmiş bir yenilgi gibi. Ama umudun olduğu. Anlatması zor. Bakışlarında, hareketlerinde, dillerinin dönmediği İngilizce konuşmalarında, bir ifade var. Anlatması çok zor. Cinsiyet ve yaşları yok. Bir erkekle bir kadını ayırt edemiyorum. Çocuklar haricinde herkes aynı yaşta kalmış gibi. Yaşlı ve genci ayırt edemiyorum. Meslekleri ayırt edemiyorum, kıyafetler aynı. Önüme çıkan tüm bu yargılardan arındığımda –erkek ya da kadın olması, genç veya yaşlı olması gibi- geriye kalan değerleri ilk defa bir toplulukta görebiliyorum. Bu insanları sevmemi sağlıyor. 

-
Vietnam yemeklerini yemekte zorlanıyorum. Otelin restoranında yemeğime umutsuzca bakarken garson yanıma geliyor, aynı zamanda yemeği hazırlayan da o olabilir. Meraklı bir şekilde yemeğimi neden yemediğimi soruyor. Ona yemekleri sevemediğimi söyleyemiyorum. Buna üzüleceğine eminim. Midemde bir sorun var diyorum. Bana biraz sonrasında muz getiriyor. Ve ben tam giderken arkamdan bir şeyler söylüyor. Anlayamadığımı belirten bir şekilde kafamı sallıyorum. Tekrar ediyor -kendine iyi bak-.  Dünyanın bu ucunda, tanımadığım ama benim için endişelendiğini hissettiğim bir ses tonu, kendime iyi bakmalıyım dedirtiyor. 
Onun resmini yapmaya çalıştım. Yukarıda. 
 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger