UBUD GÜNLÜKLERİ 6 - ATEŞİN ETRAFINDA OYNAYAN ÇOCUKLAR

26.10.17

Öğlen Ubud'dan ayrılıp adanın güneyine doğru yola çıktık. Yolda bir şelaleye uğradık. Uzun uzun akan suları seyrettikten sonra, hindistan cevizi suyu içtiğimiz yol üstünde bir yere oturduk. Burada bir baba, oğlu ve kızı çalışıyordu. Çekik gözleri, kara tenleri, farklı dillerini bir kenara bırakırsak, konuşma tarzları, davranışları, mahcubiyetleri, savunmasızlıkları Anadolu'da bir köyde, benzer bir yer işleten bir aile ile çok benzerlik gösteriyordu. Avupa'nın Endonezya halkına yaşattıklarından bahsettiler biraz. Yaşamlarından, tarihten, madenlerinden bahsettiler. Zengin ve güzel ülkelerin kaderi hep aynı. 'Latin Amerika'nın Kesik Damarları' kitabında Galeano'nun yazdığı gibi.
Akşama doğru Uluwatu'ya vardık. Uluwatu'da bir villanın odasında kaldık. Ertesi gün sabah kalkıp kahvaltımızı yaptıktan sonra bir scooter kiralayıp dolaşmaya başladık. Önce Padang Padang plajına gittik. Sular oldukça çekilmişti. Okyanus çok garip görünüyordu. Burada biraz vakit geçirip, tekrar yola çıktık, başka bir plaja doğru. Bu kez yolda kaybolduk. Kaybolduğumuz yolun bizi taşıdığı yer ise olağanüstüydü. Scooterın da bir özgürlüğü var. Sevgiliye arkadan sarılıp o bomboş yolda giderken mutluluk yavaş yavaş kanıma karışıyordu.
Sahile vardığımızda bir sürü merdivenden inip, fünikerlere binip okyanusun kenarına ulaştık. Adanın her yeri birbirinden çok farklı. Duygusal bağlarla birleşen bir ada olsa da, hissettirdikleri bağımsız.  Burada yüzdük, sonra birşeyler yedik. Yavaş yavaş hava kararmaya başladı. Sahilde ateş yaktılar. Tanımadığımız ama yabancı gelmeyen insanlarla beraber etrafında oturduk. Şeker -marshmallow- ikram ettiler. Uzun çubuklarımıza takıp ateşte erittik. Ateşi seyrettik. Ateşi sevdik. Kokusu bizi çocukluğumuza taşıdı. O an, ateşin etrafında oynayan çocukların bizim çocukluğumuz olduğunu hayal ettim.

Ertesi sabah sörfe gitmek için plan yapmıştık. Eğer sevmezsek sörfü buraya tekrar geliriz diye konuştuk. Ama sörfü çok sevecektik ve bu sahile bir daha hiç gidemedik. İyice karanlık olmuştu ve hava soğumuştu. Motora bindik. Yol çok ıssızdı. Yola çıkarken korkma dedi, sakin ol. Oysa hiç korkmuyordum. Hayatımda, hiçbir şeyden.

Ubud Günlüğü 5 / Salıncak

19.10.17


Ubud'dan ayrılamadık. Bir gün daha burada kalmaya karar verdik. Asya'da plan yapma konusundaki esnekliği seviyorum. Değişen dünyada herşeyi günler ve hatta aylar öncesinden planlamak gerekiyor. Asya ise bizimki gibi plansızlar ve kararsızlar için kollarını açıyor.

Otelde, kahvaltıdan sonra yine uçurumun kıyısındaki yerimize gittik. Kendimizi uçurumdan atma planları yaptık. Dövmemin anlamı. L'appel du vide -Kendini yüksek bir yerden bırakma isteği. Burası bunu hissettiğim ilk yamaç. (daha önce bu duyguyu yaşatan diğer bütün yamaçlar hayal ürünüydü.) 
İkinci yamaç ise akşamüstü gittiğimiz yer oldu. Bu uçurumda bu arzumuza biraz daha yaklaştık diyebilirim. Çünkü koskocaman iki palmiye arasına halatlarla asılmış  bir salıncak vardı. Her salıncaktaki sallanış kendini atmanın bir antremanı gibiydi.
Olduğun yer ile olmak istediğin yer arasında gidip gelmek.
Dünyanın en eşsiz salıncağı bu olsa gerek.

Ubud Günlüğü 4 / Ubud'da Yaşam

16.10.17


Tirta Empul tapınağındayız. Kutsal olduğuna inanılan çeşmeden akan sular altında insanlar ibadetlerini yerine getiriyor. Havada garip, tanımlayamadığım hisler asılı. İnanç, bu ülkelerin insanları için çok farklı bir anlam taşıyor.

Öğle yemeğimizi bir warungda yedik. Etrafı bomboştu, daha doğrusu uçsuz bucaksızdı. Kocaman yapraklarla sunulan Bali'nin muhteşem yemeklerinden yedik. Yediğim çoğu şeyi ilk kez tattım. Eskiden yeni tatlar korkuturdu. Ama burda yeni tatlar tatmak için sabırsızlanıyorum. Yemeğe de, yediklerimin şekillerine bakmaya da doyamıyorum. Uzakta uçan uçurtmalar, hatırlayabildiğim her şeyin arka fonunda.

Yemekten sonra Gunung Kawi tapınağına doğru yoldayız. Bir sürü merdivenle tapınağın olduğu yere iniyoruz. Kafalarında taşıdıkları yükleriyle insanlar geçiyor yanımızdan. Sepetler, bambular, kuru dallar, su bidonları. Koca dünyayı taşıyorlar. Sevgili yaşlı bir adama taşımasında yardım etmek istiyor ama adam izin vermiyor. -Belki biz de kafamızda bir şey taşımalıyız, bu duygunun ağırlığını taşımaktansa- diye düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum.

Güneş yavaş yavaş batmaya yaklaşıyor. Herşeyin rengi  olağanüstü. Bir nehirin üzerinde yer alan köprüden geçiyoruz. Nehirin akan sularının yönünü değiştiren kocaman kayalar var. Bu kocaman kayaların her biri bir şiir gibi.

Biraz fotoğraf çekip, yürümeye devam ediyoruz. Yosun tutmuş taşlara, duvarlara dokunuyorum. Bir köşede hindistan cevizlerinin kabuları birikmiş. Akan suyun üzerinde sarkan dallar, ait olduğu ağaç gövdelerine ne kadar uzak.

Akşam yemeği için otelimize geri döndüğümüzde hava kararmıştı ve bütün yıldızlar çıkmıştı ortaya. Sakin bir gece. Siyah kimonomu giydim, saçlarımı topladım ve bordo renkli bir ruj sürdüm. Sevgili duştayken ben restorana, yemek masasına geçtim. Onu orda bekledim. Yanıma gelip beni gördüğü ilk an gözlerindeki ışığı ve hissi asla unutmayacağım. Eğer hislerin ve ışıkların bir koleksiyonunu yapabiliyor olsaydım bu his ve ışık koleksiyonumun en nadide parçası olurdu hiç şüphesiz.

Birer şarap söyleyip derin bir sohbete daldık.

Odamıza döndük.
Bu arada söylemiş miydim, yatağımız kocaman bir ağaç gövdesine bakıyor. Gece, aydınlatmalar bu ağaç gövdesini hafif belirginleştiriyor ve bahçedeki iki sandalye ve küçük masanın silüetlerini de okunur kılıyor. Başka bir zamandan kopup gelmiş gibi görünüyor.

Düş dünyasına gitmek için buradan geçiyoruz her gece.

Ubud Günlüğü 1 / Adaya Varış

10.10.17


Gece Ubud'a vardık. Otele ulaşır ulaşmaz odamıza geçtik. Karanlık ve çok sessiz bir yer. Issız yollardan, ormanların içinden arabayla ilerlerken Sri Lanka geldi aklıma. Sri Lanka'daki otelimize de aynı böyle bir gecede, böyle bir yoldan geçerek ulaşmıştık. Şimdi tekrar Asya topraklarındayız ve kucaklayarak geçiyoruz, gecenin içinden. Bir yere gece varmanın başka bir büyüsü var. Sabah seni bekleyen ışıktan, havadan habersiz uykuya dalıyorsun. Sabah uyandığın gün ise tam bir sürpriz oluyor. Odamıza vardığımızda hemen yatağa yattık. Sevgili arkamdan bana sarıldı. Gözlerimi kapadığımda kendimi kilometrelerce uzakta değil de evimde hissettim. Yumuşak ve hafif bir duyguydu. 

Sabah uyandığımda sevgili hala uyuyordu. Onu uyandırmak istemedim. Odamız küçük bir bahçeye açılıyordu. Ve bahçede kocaman bir palmiye ağacının gövdesi vardı. Palmiye ağaçları ne kadar uzun olabiliyor. Kitabımı alıp kahvaltıya gittim.

Bu adanın mimarisiyle tanışmam kahvaltı mekanına adım atmamla oldu. Bambu ağaçlarından yapılmış büyük bir strüktür düşünün. Duvarlar yok, sadece çok yüksek bir çatı var, (etrafı orman, tepe ve tarlalarla çevrili) altında ahşap, sert hatları olan masa ve sandalyelerin olduğu. İç ve dışın birbirine aktığı, duvarlarla ayrılmadığı, güvenlik tasasıyla tasarlanmamış bir mimarlık bu. Bir de tropikal iklimin verdiği bir özgürlük var. Mimarlık kapalı kutular anlamına gelmiyor burada. 

Her şey olması gerektiği gibi, kendi halinde, kendi dilinde. Bütün duyularım nasıl mest oluyor. Gördüklerimin sadeliği, kokusu, dokusu... Ve insanlar. Bu toprakları bu kadar büyülü yapan bir şey de insanları. Yanıma, çekik gözlü, varlığı varla yok arasında bir Asyalı geliyor. Gözlerimi ondan alamıyorum. Çünkü bana çok güzel bir his veriyor. Günaydın, kahve ya da çay diye soran o kısık sesi, büyük sessizliği kırıyor. (Bu noktada otelleri sevdiğimi ama sömürülmüş insanların hizmet ettiği bir anlayıştan nefret ettiğimi ve ne zaman otele gitsem bunun suçluluğunu duyduğumu eklemeliyim. Bu yüzden olabildiğince butik otellere gitmeye çalışıyorum, insanların insani koşulda çalıştığı yerlere.) Kahve diyorum. Kahve derken görünmez ellerim bedenimden uzayıp ona sarılıyor. Biraz sonrasında bana hayatımda içtiğim en güzel kahveyi getiriyor. Güne başlamak için birisinin sana kahve yapmasından daha güzel ne olabilir? Ardından kahvaltım geliyor. Masada suyun içinde büyümekte olan pirinçlerin olduğu küçük, beyaz seramik bir saksı var. Gözün görebildiği her yer pirinç tarlaları ile çevrili ve bunun bir parçası da masamda. Bir şey bütünden kopup sana sunulduğunda ona bakış açın değişiyor. Ona gerçekten bakıyorsun. Ona bakıp, tekrar bakışlarımı etrafımdaki pirinç tarlalarına çevirdiğimde gördüğüm şey de değişti.

Masamdaki meyve tabağı bir tablo gibi. Tüm bu sakin renklerin arasında en doygun ve canlı renklerde olan şey meyveler. Bu arada ben menüdeki hangi smoothieyi seçsem diye düşünürken önüme 3 tane smoothie geliyor; bambu kamışlarıyla, küçük cam şişelerde. Tat serüvenim böylece başlamış oluyor. Cam ve bambuyla tatmak ise apayrı bir tecrübe. Bir de tabak olarak kullanılan kocaman yaprakları söylemem gerekir bu noktada. Ah her şey ne kadar güzel.

Bambu yaşamın her yerinde, farklı farklı şekillerde karşıma çıkıyor. Çatıdan sarkan katlanmış jaluziler de bambu ağacından. Ve şapkaları, o muhteşem geometrideki şapkalarıda bambudan. 

Kahvaltımı yaparken biraz kitaba, biraz düşüncelere dalıyorum. O an kafamı toparlayamıyorum. Düşünceler bölük pörçük dağılmış ve düşünmem gereken çok şey varmış gibi geliyor. Aniden ne zaman başladığını anlayamadığım bir ses duymaya başlıyorum. Biraz uzağımda koyu yeşil üniformaları içinde bahçede çalışanları görüyorum. Uzun çalılardan süpürgeleri var ve düşen yaprakları süpürüyorlar. Süpürgelerin kısa kısa sürekli tekrarlayan kuvvetli sesleri o an bütün düşüncelerimi dağıtıyor. Sanki kafamın içindeki düşünceleri süpürüyorlar. Ama bu hoşuma gidiyor. Ne de olsa buraya düşünmemeye geldim.

Sevgili geliyor, o da kahvaltısını yapıyor ve havuz kenarına geçiyoruz. Bir yamaçtayız. Bu yamaç devasa bir ormana bakıyor. Yüzlerce belki binlerce farklı ağaç var ve ben hiç birinin adını bilmiyorum. Ama hepsine tek tek sarılıp öpmek istiyorum. Onlarla tanışmak istiyorum. Bizim taktığımız adlarını öğrenmek istiyorum. Hoş bulduk demek istiyorum onlara. Havuzun ilerisine, yamacın en dibine oturuyoruz. Sadece bir adım var uçuruma. Sevgili kitabının sayfalarını aralarken uyuyakalıyor. Ben ise defterimi açıp şunları yazıyorum:

Burası hayatın anlamını kavramak için bir yer. Seni aşağı, yukarı, sağa sola çekiştiren hiçbir düşünce yok. (Aşağı geçmiş, yukarı gelecek, sağa ve solda korkular ve endişeler ve hayaller) 
Böylece anda kalabiliyorum. Anda kalmak hayatın en değerli şeyi. Bunu başarabildiğinde buna yaşam deniyor. 
Düşünceler kaygan bir zeminde tutunmaya çalışıp, akıp gidiyor. Doğa bütün dikkatini avcunun içine alıp sallıyor, sallıyor ve fırlatıyor. Aynı yıldızların gökyüzüne savrulması gibi, dağılıyor. 
Bir örümceğin avını saran ağlar gibi, korku ve endişelerle örülmüş ağlardan kendimi sıyırıyorum. Kendimi iyi hissediyorum.

SINIRLARI OLMAYAN DUYGULAR

10.6.17


Bir duyguyu tanımlamak çok zor. Çünkü sınırları yok, formu yok. İçine dolduğu objenin ya da odanın şeklini alan su yada hava gibi, duygular da içine girdiği bedenin şeklini alır.

Duyguların tanımsızlığı bana o Yunan adasındaki evleri anımsatıyor. Kayalıklardaki oyuklara konumlanmış, nerede başladığı ve nerede bittiği belli olmayan  köşesiz evleri.
-Nerede başladığı ve nerede bittiği belli olmayan köşesiz duygular-
Birinin çatısı, diğerinin bahçesi olur. O bahçe yan taraftaki evin avlusuna bağlanır. Avlu bir merdivene götürür. Merdiveni inince başka bir evin çamaşırlarını astığı boşluğa çıkarsın. O boşluğun ise adanın gün batımının en iyi izlendiği nokta olduğunu günü bitirirken farkedersin.

Bir duyguyu tanımlamaya çalıştığımda belki ihtiyacımız olan bir haritadır diye düşünürüm. Denizcilerin harita yapmalarında belirlediği nirengi noktaları vardır. Nirengi noktasından sonra bir yer için uzak ya da yakın diyebilirler. Belki bir nirengi noktası belirleyip kendimize, haritamızı çıkartabiliriz.  Bu nirengi noktası, bir nevi başlangıcın, sevmenin bir hali olabilir, ya da özlemin, arzunun ya da şefkatin.   Buradan yola çıkıp bir harita çizdiğini düşün, yaşadıkça şekillenen bir harita:

Kilometrelerce akıttığın gözyaşından sonra vardığın çöl, arzuların doruğuna tırmanıp geçtiğin köprü, pişmanlıklar mağarası, yüzerek geçtiğin mutluluk, uktelerle kaplı bir sahil, boğulmaktan korktuğun endişeler, derinini keşfetmekten haz aldığın melankolik okyanus, geçmenin zor olduğu empati ormanı, hayalkırıklığı vadisi ve  çaresizlik  yağmurları, buzdan yalnızlıklar, bilinçaltının gayzerleri, içini sızlatan falezler ve tüm hepsinin sınırsızlığı. Doğan.

Haritan oluştukça farkedersin ki duygular birbiri arasına sınır çizmez. Serbest dolaşabildiğin topraklardan bahsediyorum. Yol aldığın her duyguyu özgürce yaşayabilmenden, tanımlamadan, sınırsızca.

Belki de, tanımlanmaya çalışmak bir duyguyu, yaşamın en anlamsız çabasıdır.

ASYA NOTLARI 5 / TAM COC VE BAŞKA BİR DÜNYA

25.4.17

Tam Coc

Burası başka bir dünya. Burası bizim yaşadığımız dünya ile aynı değil, diye düşünüyorum, Tam Coc’ta ayaklarıyla pedal çevirir gibi kürekleri çeviren bir Vietnamlının teknesinde yol alırken. Nehrin üzerinden yavaş yavaş gidiyoruz. Daha huzurlu ve daha mutlu olduğum başka bir anı hatırlamıyorum.

Bir his doldu içime.  Kendimi iyi hissettim. İstanbul’da uzun süredir yaşadığım korkuların hiçbirini günlerdir yaşamıyordum. Sadece yaşıyordum, yürüyordum, geçiyordum. Ve yürüdüğüm yerdeydim, durduğum yerdeydim*. Nefes aldığım her yerde kendimi iyi hissediyordum. Geçmiş ve gelecek. Bütün mesele bunları düşünmeden yaşayabilmek.
Bu toprakların büyüsü burda. Sana anda kalmayı öğretiyor.
Geri döndüğünde bile onu çok özlememen için, olduğun yerde anda kalman için kendisini unutturuyor. Çünkü hatırladıkça acı vereceğini biliyor.


-

Başka bir dünyadan dönmüş gibiyiz dedim sevgiliye. Başka bir ülke, kıta ya da bir yer değil, başka bir dünyadan dönmüş gibi. O da bana -öyle çünkü dünyanın başka tanımlandığı bir yerden döndük dedi. Onların tanımladığı dünyadan döndük dedi. Bu çok hoşuma gitti. Günlerce bunu düşündüm.

-

Döndüğümde okuduğum Yuval Noah Harari’nin kitabında, hissettiğim bu durumun güzel bir açıklamasına denk geldim.  Kitabında eskiden insanlığın ortaya çıkıp, dünyanın çeşitli yerlerinde yaşadığı zamanlardan itibaren her topluluğun kendi dünyası olduğunu yazıyor. Birbirilerinden kopuk ve habersizdiler. Şimdi ise koca ve tek bir dünyada yaşadığımzı söylüyor.  Şöyle diyor: ‘‘Bugün dünyayı bir bütün olarak ele almaya alışığız, ancak tarihin büyük bölümünde Dünya birbirinden çok ayrı insan dünyalarından oluşan bir galaksiydi. ‘’
Bir sürü farklı kültür, gelenek ve dünya tanımı vardı. Bunun ne anlama geldiğini Asya topraklarını görmeden anlamam mümkün olamazdı.

Vietnamlıların dünyası hala farklı. Bir uçağa binip, 12 saat yol aldıktan sonra vardığın yerde ki zamanla geldiğin yerdeki zaman aynı değil. Yıllar öncesine gidiyor gibi tarif ediyorum ama bu da değil. En güzel tanım Salgado’nun..  'Zamanın geçmişin ritmiyle aktığı kültürlerin içine yolculuk’

-

Şunu öğrendim: Yaşamın her anında kendinin bir halini o anda bırakıyorsun. Geriye kalanı beslemek ve yeni anlar yaşaman için onları bırakmayı hazır hale gelmen yaşamın tüm çabası. İçinde her şeyden bir parça var.

-

*Ben bazen aniden dururum ve hiç bir zaman durduğum yerde olmadığımı farkederim.



ASYA NOTLARI 4 / DOĞU + BATI

24.4.17


Vietnamlılar kadar gezginler de çok ülkede. Gezgin ile turisti ayırabiliyorsun birbirinden. Gezginin kalkanları yok. Turistler ise hep şaşkın, hep yargılayıcı ve uyumsuz. Vietnamlıları bazen anladığımı hissediyorum, topraklarına ziyarete gelen batılılar onlara neden garip geliyor bunu anlıyorum. Batılılara nelerin tuhaf geldiğini de görüyorum.  Doğunun topraklarında batı düşüncesiyle eğitilmenin sonucu bu galiba; iki tarafı da anlamak.


Turizme kucak açmaya çalışan Vietnamlıların, gelen batılılara davranışları çok şey anlatıyor. Onların düşünce biçimiyle batılıların ki kesinlikle iki zıt uç.  Vietnamlılar batılıları anlamaya çalışmışlar, anlayamamışlar ve anlamlandıramamışlar. Sonra da anlamaya çalışmayı bırakmışlar. Ve batılıların bitmek tükenmek bilmeyen isteklerine çözüm üretmeye çalışmışlar.

Misal batılıların kendilerine seçenek sunulması isteği. Bizim de öyle. Hep bir seçeneğimiz daha olsun istiyoruz. Vietnamlılar için bu garip geliyor. Ama batılılara seçenek sunuyorlar. Örneğin Halong Bay turu. Bir sürü seçenekten birini seçiyormuşsun gibi hissediyorsun. Otelini seçiyorsun, kaç gün geçirmek istediğini seçiyorsun, gemini seçiyorsun. Bütün gün oradan oraya sürükleniyorsun. Teknelerle gemi değiştiriyorsun; bazı gemilerde bekleyip, bazı gemilerde yol alıp, bazı gemilerde geceyi geçiriyorsun. Sürekli farklı gruplarla bir araya gelip, sonra ayrılıyorsun ve günün sonunda yüzlerce insanla aynı yerde aynı otobüsü beklerken buluyorsun kendini. Tüm seçenekler aynı kapıya çıkıyor. Bu da Vietnamlıların batıyla dalga geçme şekli gibi bir şey. Büyük bir ihtimalle bu büyük bekleyen kalabalığa bakarken de yorgunlukla beraber kıs kıs gülüyorlardır. Çünkü onlar için müthiş yorucu ve karmaşık bir organizasyona dönüşüyor. 


Özgürmüş gibi hissettiren seçim yapma şansımız aslında topluma kaos ve bireylere de stres yaratmaktan başka bir işe yaramıyor.
Her seçim yani her kararın beni nasıl yorduğunu düşünüyorum. 
Bir seçim yaptığında her zaman  seçmediğin şeyin seni kemirmesini de seçmiş oluyorsun. Acaba diyorsun hata mı ettim, onu mu tercih etmeliydim. Durmadan geriye dönüp sorguluyorsun. Sonra paralel evrenlerde seçmediğin yaşamın uzantılarıyla bir gün karşılaşmayı umut ederek yaşıyorsun.  Tercih etmek sadece ve sadece tuhaf hisler kitlesiyle yaşamana sebep oluyor. Seçenekler arttıkça, seçilen şeylerin değerini göremez oluyorsun.

Vietnamlılara tuhaf gelen tüm alışkanlıklarımızı onların gözünden gördüğümde bana da tuhaf geldi.

ASYA NOTLARI 3 / HA LONG BAY'DE PUSLU BİR GÜN

23.4.17

Ha Long Bay’i anlatmaya çalışacağım.

Puslu bir gün.
Soğuk ve ara ara yağmurlu. 

Her kitabın bir zamanı vardır diye düşünürüm. Okunması için. Onu en iyi anlayabileceğin, hissedebileceğin bir anda okursun. Belki eline defalarca geçmiş olur, sayfalarını karıştırmış olursun. Ama kesinlikle bir zaman var, duygularının kitapla kesiştiği.

Yerler de böyle olabilir diye düşünüyorum. Tesadüflere çok fazla anlam yüklememek gerektiğini söylüyor bilim. Ama iç dünyamı gördüğüm bu yerde, hayatımın bu kesitinde Ha Long Bay’e gitmem tuhaf bir tesadüf değil mi?

Hanoi’den dört saatlik bir araba yolculuğu hazırlıyor bu yolculuğa. Onlarca pirinç tarlası geçiyorsun, her birinde bir duygunu bırakıyorsun. Ağaçları geçiyorsun, derme çatma kulübeleri, başıboş köpekleri, küçük köyleri. Bir gemiye biniyorsun sonra. Senin gibi bu yolculuğa çıkmayı düşünüp, yollarının aynı gün kesiştiği farklı insanlarla. Sanki onlar da duygularını bırakıp gelmiş gibi. Yaşayacağımız her şeye hazırız.

Kıyıdan yavaş yavaş uzaklaşıyoruz. Yağmurlu ve soğuk bir hava var. Ve aynı zamanda yaşadığım anı daha da sonsuzlaştıran bir sis. Küçük küçük onlarca adanın arasından geçiyoruz. Sis her şeyi büyük bir boşluğa çeviriyor. Burası, işte burası, bu büyük boşluk, bu büyük sessizlik içimdeki her şeyi yutuyor. Ve daha da derin de bir şeyi içime dolduruyor. Hiç bir şeye tutunamıyorum. Hiç bir şeyi tanımlayamıyorum. Bir gemide suyun üstünde sadece geçiyorum oradan. Hiç bir şeyim. Hiçbirşeysizliğin ortasındayım. Zaman yok. Yol aldıkça kayalar, adalar değişiyor. Ben değişiyorum. 
Gemiler görünür oluyor ve sonra görünmez. Bir dal görünüyor suyun üstünde sonra o da gözden kayboluyor. Sonra bir eldiven geçiyor yanımdan, suyun üstünde beyaz bir eldiven. Her şey o kadar soyut. Ama somut. Ve yol alıyoruz saatler sonra eldivenin diğer tekini de görüyorum.   
Her an sonsuzluğa açılıyor. Ve bu sonsuz anların içinde bir an var. Bir teknenin, küçük bir teknenin uzakta ama çok uzakta, sisin arasında belirdiği bir an. Bir adam var teknede. O boşluğun yokluğun hiçsizliğin ortasında, dünyanın bu köşesinde rüyalarımdaki yeri, o tekneyi o adamı buluyorum. Kesişiyor yolumuz ve ben bende kalan son duyguyu da ona bırakıyorum. Sonra onu bir kere daha rüyamda görüyorum. Halong Bay’den dönerken otobüste. O anı bir kez daha yaşatıyor.

Ölüm müdür nedir bilmiyorum. Belki başka bir zamanda başka bir yolculuk. Ama oraya döneceğimi hissediyorum.

KENDİME DÖNDÜĞÜM GÜN

26.2.17


1 ay oldu döneli Asya'dan. Dönerken ağladığım yerdeyim.
Hiç bir şey okumadım, izlemedim, koklamadım döndüğümden beri. Kafamı çevirip bakmadım olan bitene. Anılarım taze kalsın istedim. Durmaya ve durdurmaya çalıştım.
Bu yazı işte bu garip hal hakkında. Ait olma ve olamama üzerine. Hatırladıklarım ve unuttuklarım üzerine.

Hikaye şöyle başlıyor. Bir yere gidiyorsun, bir ana.
Alışman saniyeler sürüyor.  Bisikletinle sel basmış evlerin arasından geçerken bir his dolanıyor bedenine, aynı bir ritmin diline dolanması gibi. Yaşanmışlık hissi. Bu yağmurlar da hep bunu yapıyor dedirtiyor, evlerin su içinde kaldığı manzaraya ilk defa bakarken. Sanki her şeyin yerini biliyormuşsun gibi gidiyor, sanki herkesi tanıyormuşsun gibi selamlıyorsun. Ait oluyorsun. Uzun ağaçların seninle beraber büyüdüğünü sanıyorsun. Düşen hindistan cevizlerini topladığın sanrıların, anıların oluyor. Gerçek olup olmadığının bir önemi yok. Çünkü varlar ve içine doluyor. Yaşadığın her an, anılarını üreterek çoğalıyor. Ne kadar çabuk alışıyorsun ellerini birleştirip selam vermeye. El sıkışmayı da, öğrendiğin diğer her şey gibi, unutman zamanın en küçük birimi kadar kısa oluyor. Yeni alışkanlıkların ve yeni tavırların oluyor. Yeni tiklerin. Yeni hareketlerin, yeni kelimelerin. Ama hepsi sanki hep varmış gibi. İlk defa duyumsadığın kokular bile yeni anılarını çağrıştırmaya başlıyor . Çamurun, şelalenin, yağmurun, yaprağın, fillerin kokusu. Tüm bunları içine çekmeye doyamayan bu kişi benim başka bir halim. Başka bir ben. Korkuları olmayan bir ben. Tek derdi basitçe yaşamak olan. Bu kendimi tanıdıkça seviyorum.

Sonra dönüyorsun. Bir ev kurmaya çalıştığın yere. Bir iş sahibi olduğun yere. Dostlarının, ailenin olduğu yere.  Bir şeyler garip hissettiriyor. Ne olduğunu çözemiyorsun. Geride bıraktığın izlerden eskiden yaptığın şeyleri hatırlamaya çalışıyorsun. Fişlere bakıp hangi markete gittiğini, kitaplarına bakıp neler okumayı sevdiğini, çizdiğin resimlere bakıp neler hissettiğini, ilaçlarına bakıp hastalıklarını, dolabına bakıp hangi renkleri sevdiğini neler giydiğini anlamaya, hatırlamaya çalışıyorsun. Düşünüyorsun. Burası başka bir hikaye. Burası  o adamın* ın bahsettiği nesnel gerçekliğin yerini alan kurmaca bir hikaye. Hepimizin inandığı ve oynadığı. Bu hikayede bir rolün var. Demek ki diyorsun kendi kendine her gün repliklerini aklında tutabilmek için prova yapıyorsun. Burda yaşadığın her gün bu oyunun bir provası gibi. Ve bu oyun olmadığı an unutulmaya çok müsait. Çünkü bu senin yaşamın değil. Burda para kazanmak için çalışıyor, kendini ifade etmek için yazıyorsun. Para kadar kendini ifade etmeye de ihtiyacın var demek ki.

Gittiğin yere alışırken, döndüğün yere yabancılaşıyorsun.

Hatırladıkça farkediyorsun. Olmadığın kişiyi olduğunu bile anlamadığını.
Herkes nasıldı diye soruyor, oralar. Ama bir türlü anlatamıyorsun.
Ve yazmaya başlıyorsun.


*Yuval Noah Harari

Palmiye Ağaçları ve Mantalar

20.9.15


Bir adada, uzun palmiye ağaçlarının sert rüzgarlara nasıl dayandığını düşünerek geçti yaz tatilim. Tanrım ne kadar şanslıyım! En keyif aldığım kısmı ise Maldivli deniz adamı arkadaşlarımızın mantaların gelişini haber vermesiyle bir tekneye atlamamız ve onlarla yüzmeye gitmemiz oldu. -Hey mantalar geldi, hadi gidelim- dediklerinde sanki dünyada başka hiç bir derdimiz yokmuş gibi, ben ve sevgilinin, büyük bir arzuyla oraya gitmesini, beni olduğum insandan olabildiğince uzaklaştırdığı için sevdim. O an onları çok iyi tanıyormuş ve sanki ben de, o deniz adamları gibi bütün bir yıl o anı bekliyomuş gibi aldım snorkelemi ve paletlerimi. Oysa bu son iki kelimeyi bir yazıda ilk kez kullanmam gibi, gerçek hayatta da snorkel ve paletleri ilk defa kullanacaktım. Ve daha da utanç verici  kısmı beni neyin beklediğinden habersizdim, yani mantaların ne olduğundan.  Denizin ortasına geldiğimizde*, yüzeyde balinayı andıran yüzgeçleri gördüğümde korktuğumu itiraf etmeliyim. Onların devasa boyutlarından, kocaman ağızlarından, zarar vermediklerinden, suyun içinde dans ettiklerinden habersizdim. Kara tenli deniz adamalarının ve beni yüreklendirmeye çalışan sevgili sevgilinin -hadi atla yasemin- diye bağırdıklarını görüyor ama duyamıyordum. Ama o anın bile, teknenin ucuna oturmuş, ayak parmaklarımın en ucu hafifçe suya değerken,  tadını çıkardığımı söylemeliyim. Çünkü bir şeyden korkmak, ve ona cesaret edip edemeyeceğinizi sınamak bazen çok keyiflidir. Ve öyle bir anı çok yaşayamaz insan. Hele benim ki gibi bir şehir yaşantısının ortasındaysanız, cesaretinizin sınanabileceği tek şey yeni bir sosu denemek olabilir ya da metro tam kapılarını kapatacakken içeri atmak kendini. Bu yüzden hint okyanusunun ortasında, mantalarla yüzme cesaretini gösterip gösteremeyeceğimi bilemediğin o an bile keyifliydi. 

Sonrasında yüzdüm onlarla, ve bu sefer de bir anlığına palmiye ağaçlarını unuttum, nasıl sert rüzgarlara dayandığını.


*Bahsi geçen mantaların yüzdüğü yer Hanifaru Bay. 


AN

16.6.15


Güzel bir gündü. Hava kapalıydı. Bakışlarımı esir alan topraktaki güzelliklerden kurtarabildiğimde kendimi, yukarı baktım, gökyüzüne. Bulutlar bazen oldukça cömert davranır; tüm ağaçlar ve yukarıda gezinen canlılar için harika bir fon oluşturur.
Ve ben gördüklerim karşısında büyülendiğimde elim polaroid makinama gider.
Vizörden baktığım dünyayı dondurmak isterim.
Derken bir polaroid çıkar, ağır ağır -onu rüzgara kaptırmamayı çok sonraları öğrendim-. Ve yavaşça görüntüler belirmeye başlar. Yavaşça. Bir sürü hayallere sürükleyerek.
Ve bazen bu beklemenin sonunda yüzünde hafif bir tebessüm oluşur. Bir an. Bir andır bu. Ben daha bu anı tanımlayabilen bir saate, bir resme, bir kitaba rastlamadım. Ama yaşamın bundan ibaret olduğunu düşünüyorum.
Hikaye burada bitmiyor. Sonra bu polaroidi biri görür, eline alır, rast gelir, bulur/ bir duvarda, rafta, internet sayfasında, kitap arasında.  Gördüğü an kendi anını yaratır. Bunu, benzer bir tebessüm oluşmasından anlayabiliriz.
Ve işte şimdi bitiriyorum: ben yaşamın bundan ibaret olduğunu düşünüyorum. 

Sevgili Flore / Marakeş 2

19.4.15

Sevgili Flore

Kitabını, kitap satılmayan bir şehirde buldum. Elime aldığım an aşık oldum. Fotoğraflar olağanüstü, ve sayfalarıda çok güzel fotoğrafların basıldığı. Dokunmak çok keyifli, keza kapağı da öyle. Dokunmaya doyamıyorum.
Tanıştığımıza çok memnun oldum.

sevgiler,

yasemin

not: Kapağı gördüğümde arapça harflerin ne kadar güzel olduğunu keşfettim. Sürekli din ile, geri kalmışlıkla ve hatta terörle bağdaştırılan bir dile bağımsız bakamamışım. Oysa hep etkilenmeden, etiketlemeden bakmak çok önemli hayatta. Kelimelerin akıcılığı ve rastlantısallığı, hayatla çok güzel örtüşmüyor mu?

Terres De Cafe

26.3.15


Güzel bir hava vardı. Küçücük bir cafede biraz oturduk. Kahvemizi içtik. Sonra yolumuza devam ettik.  Köşeyi dönünce onun orda fotoğrafını çekmek istediğimi, ama unuttuğumu söyledim. Geri döndük. Oturduğumuz masaya oturup eline şeker dolu bardağı aldı. Kahve içiyormuş gibi yaptı. Ben de fotoğrafını çektim.

Özet

4.11.14


Yaşadığın anları güzel anılara dönüştürmeye çalışmak,
yapamadığın anlarda da anıları anımsayarak yaşamak...



Paris #5 / Bisiklet

23.10.14


Bisiklete binip yavaşlamak çok çok iyi geldi.
Hayat yanımdan olağanca sakinliği ile akarken kendimi hayatın içinde çabalamadan akarken hissettim. Muazzam bir duyguydu.

Bilinmez Duygular

22.4.13


İstanbul, kapıdan çıkınca ne ile karşılaşacağını bilmediğin bir şehir. İyi ya da kötü her şey olabilir bu.
Seni mutlu da edebilir, mutsuz da. Şaşırtabilir, kahkahaya boğabilir veya deli gibi ağlatabilir de. Ve daha bir sürü değişik duygu, adlarını bilmediğim.
Kesinlikle monoton değil. Hatta insana monotonluğu özletebilecek kadar monotonluktan uzak.
Bazı günler o kadar çok şey yaşıyorum ki, durup düşünemeden ya da sindirmeden bir duygu kendini diğerine bırakıyor. Bazen gerçekten ne hissettiğimi bile anlayamıyorum. Bir de bunların üzerine sürekli yetişmem gerekiyor. Bir yere. Ama hiç bir zaman başladığın noktaya varamıyorsun. Ulaşamıyorsun. Bu yüzden sınırlarını koyman ve kendi içinde çok parçalanmaman gerekiyor.
Her neyse bütün bunları yazma nedenim bu sabah dışarı çıktığımda aniden arkamdan uzanan ellerin sevgiliye ait olması ve o ellerin ellerimden tutup beni Tünel deki o içini çok merak ettiğim Botter Han'a götürmesi. Doğrusu hiç aklımda yokken kendimi büyüleyici bir mekanda buluverdim. Büyük bir iştahla katları gezdim. Her yeri, her duvarı yaşadım. Baktığım her yerden hayaller fışkırıyordu. Pencereden dışarı baktığımda gördüğüm şehir bile farklılaşmıştı. Bu eski binaların nasıl bir ruhu oluyor? Ve nasıl bu kadar yoğun hissediliyor? Soyulmuş duvar kağıtları, kırık pencere, eskimiş ayna, bir kaç eski eşya, yüksek kapılar. Sanki hepsiyle anım varmış gibi neden içim burkuluyor?
Doyamadım. Ve hissettiklerimi aktarmak istedim. Kelimeleri bulamadım. Koşa koşa eve gidip polaroid makinamı aldım. Sonra belki biraz anlatabildim.


Polaroid Fabrikası

23.2.12



Markalar hayatımıza hükmetmeden ve teknoloji hayatımızı bu kadar etkilemeden önce, müziğin kendine yeni ritmler yarattığı ve sanatın kendine yeni tanımlar bulduğu bir dönem oldu. Ben bu dönemi ucundan da kıyısından da yakalayamadım. Ama sanki gençliğimi geçirmişim gibi bir özlem duyuyorum. Çünkü beğendiğim her şey, mobilyalardan, müzik parçalarına, sanat eserlerine, mimarisine kadar her şey bu döneme ait. Bu dönemi ne yazık ki sadece fotoğraflarda ve antikacıların vitrininden yaşıyorum. Bazen de filmlerde. Plaklardan müzik dinlemenin ya da daktiloda yazı yazmanın keyfini yoğun bir şekilde hissedip kendi hayatıma uyarlayamıyorum. -doğal olarak-. Geçmişe dair özlemimi bastıran, kullanabildiğim ve inanılmaz keyif aldığım tek bir cihaz var: polaroid makinası.  Polaroid makinası  zaman tünelinden geçmişte elime ulaşmış gibi hissediyorum her elime aldığımda. Ağırlığını taşırken hissetmem, fotoğraf çektiğimde duyduğum ses, görüntünün yavaşca belirmesi ve belirirken hafifçe havaya yayılan, çözülen kimyasalların kokusu bana büyük bir heyecan veriyor. 

Polaroid 4 sene öncesine kadar tamamen yok olup gidiyordu. Sonra 'The Impossible Project' ile beraber son üretim yapan fabrika kurtarıldı ve yeniden film üretilmeye başlandı. Ve 300.000.000 adet iyi durumda çalışan makina tekrar hayata dönmüş oldu.  

 O son kalan Polaroid Fabrikasından kareler. 


















                                                 fotoğraflar: Daniel Gebhart de Koekkoek
 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger