ALTUS

11.1.18


Derinleştikçe yükselmenin, yükseldikçe derinleşmenin hikayesi.
Bir kelime var, Latince; Altus. Hem derin, hem yüksek anlamına geliyor. Dil, düşünce şeklimizi şekle sokuyor. Altus kelimesinin anlamını okuduğumda büyüleniyorum. Asıl anlamını kavradığımda, içimdeki okyanusun tahmin ettiğimden daha derin, yıldızların ise ölçülenden daha uzak olduğunu anlıyorum.
Bir teknede yol alıyorum. Denizcilere özeniyorum. Bu yumuşak ve kaygan zeminde zihnine ne takılabilir ki, bir ağ ile tuzak kurmadıktan sonra. Açılıyoruz yavaş yavaş. Bir nokta var. Bir koordinatla tarif edebileceğim nokta. Orada duruyoruz. Kaptan bize dalış yapabileceğimizi söylüyor. Suyun altının güzelliğini keşfettiğimden beri buna aşığım. Hemen deniz gözlüklerimi takıyorum, suya atlıyorum. Suya başımı sokar sokmaz, bir dağın üstünde olduğumu fark ediyorum. Bir dağ var ve derinliği derinlere doğru iniyor. Bir an, bir dağın yamacında ayaklarım yere değmeden nasıl durduğuma şaşırıyorum. Düşmem gerekirken nasıl olur da düşmüyorum? Ve hiç tırmanmadan bir dağın en tepesine nasıl çıkmıştım?
Biraz yol alıyorum, dağın eteklerine. Ama gittikçe derinleşiyor. Derinlik yüksekliği tanımlıyor. Derine indikçe ne kadar yüksekte olduğumu farkediyorum.
Su ile beraber kelime de derinleşiyor. Kelime doğuruyor. Kelime yeniden doğuyor. Derinliği ve yüksekliği aynı kelime ile anlatmak anlam kazanıyor. Bu kelimeleri buluşturan bu denizin dağı tüm bilinmezlikleri çözüyor. Aslında denklem basit; Derinleştikçe yükselirsin ve yükseldikçe derinleşirsin. Bunu bir formül olarak buraya not edebilir miyim bir matematikçi gururuyla?

ARALIK MEKTUBU

5.12.17


Yaş almanın yadsınamaz bir güzelliği var. Karşılaştıklarını daha güzel sindiriyorsun. Okuduklarınının anlamı derinleşiyor. Düşüncelerinle baş edebiliyorsun. Dönüştürebiliyorsun. Yoldaki çukurlara daha az düşüyorsun. Düşünce daha çabuk toparlanıyorsun. Umursamamayı öğreniyorsun. Önceliklerin, sevme şeklin, baş etme yöntemlerin, yardım eden ellerin değişiyor. Kusurlarını, zaaflarını kabul ediyorsun.

Kendini fark ediyorsun. İçindeki düzensiz ses karmaşan, parçanın içinde güzel eriyor. Hatta parçanın tadı, vazgeçilmezi oluyor bu kakofoni. Eskiden kaçardın bu karmaşadan, onları düzene sokmaya çalışmakla bir ömür geçti. Şimdi yağlı boya tablolarının ilhamı.

Derinliğin, yüzeyin ve arasındaki tüm tonlar senin.  Adlandırmaya çalışmıyorsun. Sözlükte karşılıklarını aramıyorsun. Biliyorsun ki duyguların milyonlarca tonu var. Adlandıramadığın renkler vardır ya, onun gibi isimsiz hepsi. Biraz uğraşarak tanımlamaya çalışabilirsin. Öfkeden daha açık bir renk, biraz kabullenilmişlik var içinde, çok hafif. Ya da  içine kapanıklığın bir tonu var mesela, sakinlik ve yalnızlıkla karışmış.

Nasıl hissediyorsun kendini? -Ara bir tonda. Anlatması çok zor.

Kendinle barışıyorsun. Olduğun kişi, büyük bir törenle, geçmişte olduğun tüm kişilikleri, ve olamadıklarını kucaklıyor. Bu aynı zamanda bağımsızlığının yıl dönümü. Her histen, kendinden, her halinden kurtuluşunun.

Bir konuşma yapmak ister misin? -Şey ben, hepinize teşekkür ederim geldiğiniz için.

Sonuç olarak günler kısalıyor, evren genişliyor,  hava daha erken kararıyor. Melankoli daha erken hissettiriyor kendini. Gün, onu yakalayamadan bitiyor hissini daha erken veriyor. Yine de hafif bir geçiş. Işık yakmamaya direniyorsun. Harfleri hala seçebildiğin sürece gün ışığın gitmiyor. Duruyorsun, duruyorsun, oturuyorsun, okuyorsun, hayaller kuruyorsun, denizi izliyorsun, kendini dinliyorsun ve kısa ama sert bir ses yankılanıyor. Işığını yakıyorsun. Geceyi kabulleniyorsun.
Aralık.
-

1-Bu yazıyı hatırladım Yeni Dünyamdan Selam
2-Yukarıdaki resim: Kazuo Shiraga

UBUD GÜNLÜĞÜ 7 - SÖRFÜN ÖĞRETTİKLERİ

25.11.17


O gün ada için sıradan bir gündü. Pırıl pırıl, saydam bir havaya uyanmıştık. Kendimi iyi hissediyordum. Sörfçüler dalgalarla oynamaya başlamıştı. Yollar kalabalıktı. Sahil doluyordu.
İnsan hayatında hani her gün daha önce yapmadığı bir şeyi yapmalıymış ya , bugün o benim için sörftü.

(Bugünün öncesine dönelim. 

Dağılmıştım. Dağılmak... Yere düşüp kırılan bir bardağın bir anda etrafa dağılan cam parçaları gibi. Ya da yapraklar... Sert bir rüzgarla etrafa dağılan yapraklar. Birbirinden uzaklaşan ve kopan.
Sanki kuvvetli bir rüzgar esmiş beni de dağıtmıştı, ya da düşmüş ve kırılmıştım.

EKİM VE KASIM MEKTUBU

21.11.17


Ekim.
Artık sonbaharın melankolik havası pencereyi açar açmaz içeri doluyor. Beni bu hava, bu soğuk, yağmurlu, sabahları puslu hava sakinleştiriyor. Dışarı çıkmadığım zaman birşeyleri kaçırmış hissini veren güneşli havaların aksine, soğuk havalar seçimlerimi haklı çıkarıyor.

UBUD GÜNLÜĞÜ 4 / UBUD'DA YAŞAM

16.10.17


Tirta Empul tapınağındayız. Kutsal olduğuna inanılan çeşmeden akan sular altında insanlar ibadetlerini yerine getiriyor. Havada garip, tanımlayamadığım hisler asılı. İnanç, bu ülkelerin insanları için çok farklı bir anlam taşıyor.

UBUD GÜNLÜĞÜ 2 / ADA YAŞANTISI

12.10.17


Sabah 8'de yoga dersine katıldık. Güne yogayla başlıyor olma fikri bile beni mutlu etmeye yetti. Bedenim ve zihnim gevşedi. Nefesim genişledi. Asyalılar yaşamın bütün sırrını çözmüşler gibi.
Yogadan sonra bisikletle dolaşmaya çıktık. Bisiklete aşığım. Bisiklette de yogaya benzer bir şey var. Hayat yanından akıp giderken, düşünceler de akıp gidiyor. Beyninden tek tek ipleri çözülüyor ve uçuyor. Özgürlük bu değilse ne?

UBUD GÜNLÜĞÜ 1 / ADAYA VARIŞ

10.10.17


Gece Ubud'a vardık. Otele ulaşır ulaşmaz odamıza geçtik. Karanlık ve çok sessiz bir yer. Issız yollardan, ormanların içinden arabayla ilerlerken Sri Lanka geldi aklıma. Sri Lanka'daki otelimize de aynı böyle bir gecede, böyle bir yoldan geçerek ulaşmıştık. Şimdi tekrar Asya topraklarındayız ve kucaklayarak geçiyoruz, gecenin içinden. Bir yere gece varmanın başka bir büyüsü var. Sabah seni bekleyen ışıktan, havadan habersiz uykuya dalıyorsun. Sabah uyandığın gün ise tam bir sürpriz oluyor. Odamıza vardığımızda hemen yatağa yattık. Sevgili arkamdan bana sarıldı. Gözlerimi kapadığımda kendimi kilometrelerce uzakta değil de evimde hissettim. Yumuşak ve hafif bir duyguydu. 

KARIŞIK DÜŞÜNCELER 2

1.10.17


-Dünyaya bakmak
Hint Okyanusunun ortasındaki küçük bir adada gökyüzüne baktığınızda dünya küçük görünür. Kara, gözün gördüğü sınırlar içinde kalır, ufuk çizgisini ise aynılıkta devam eden deniz ve gökyüzü oluşturur. Dünyanın bir küre olduğundan daha çok sanki sen bir küreye hapsolmuşsun hissi uyandırır. Geceleri kapkaranlık gökyüzü adeta seni uzay boşluğuna fırlatmış gibi hissettiren yıldızlar ve galaksilerle kaplıdır. Hatta uzayın fotoğraflarında görmeye alışık olduğumuz sisler belirir. Dünya küçük ama gökyüzü büyüktür.

BELLEK MÜZESİ

23.9.17


- Yer: Doğa Tarihi Müzesi / New York - 
Bir kişi buradan içeriye girerken şöyle düşünebilir: Tüm dünyayı ve üzerindeki herşeyi ve tarihini koca bir binaya yerleştirmişler. 
Çıkarken ise kesinlikle şunu düşünür: Tüm dünyayı ve üzerindeki herşeyi ve tarihini küçük bir binaya sıkıştırmaya çalışmışlar.
İçeri girerken küçük olduğunu sonradan farkettiğin kendi dünyan, çıkarken büyümüş kapıdan sığamaz olmuştur. (bu yazıyı düzeltmek için tekrar okuduğumda aklıma Alice geldi. Bir odada kocaman olup, diğer odada küçücük kalması gibi bir benzerlik)

KARIŞIK DÜŞÜNCELER 1

1.7.17


3 hafta önce ayağımı burktum. Yere basmanın ipte yürümek gibi birşey olduğunun farkına vardım. Her adımın kendi içinde bir kırılganlığı var. Her adım narin bir kırılma olasılığı ile diğerine yol veriyor.

Hayatımın aniden beliren bu dinlenme noktasında biraz okudum, biraz düşündüm, biraz hayal kurdum, biraz yazı yazdım. Yazdığım yazıları tamamlayamadım. Düşünceler kopuk bir şekilde havada uçuşuyor. Onlardan bir demet yapıp buraya suya koymaya karar verdim. (ya da onları kurutmuş mu oluyorum?)
Buyrun topladığım düşüncelere.

SINIRLARI OLMAYAN DUYGULAR

10.6.17


Bir duyguyu tanımlamak çok zor. Çünkü sınırları yok, formu yok. İçine dolduğu objenin ya da odanın şeklini alan su yada hava gibi, duygular da içine girdiği bedenin şeklini alır.

Duyguların tanımsızlığı bana o Yunan adasındaki evleri anımsatıyor. Kayalıklardaki oyuklara konumlanmış, nerede başladığı ve nerede bittiği belli olmayan  köşesiz evleri.
-Nerede başladığı ve nerede bittiği belli olmayan köşesiz duygular-
Birinin çatısı, diğerinin bahçesi olur. O bahçe yan taraftaki evin avlusuna bağlanır. Avlu bir merdivene götürür. Merdiveni inince başka bir evin çamaşırlarını astığı boşluğa çıkarsın. O boşluğun ise adanın gün batımının en iyi izlendiği nokta olduğunu günü bitirirken farkedersin.

Bir duyguyu tanımlamaya çalıştığımda belki ihtiyacımız olan bir haritadır diye düşünürüm. Denizcilerin harita yapmalarında belirlediği nirengi noktaları vardır. Nirengi noktasından sonra bir yer için uzak ya da yakın diyebilirler. Belki bir nirengi noktası belirleyip kendimize, haritamızı çıkartabiliriz.  Bu nirengi noktası, bir nevi başlangıcın, sevmenin bir hali olabilir, ya da özlemin, arzunun ya da şefkatin.   Buradan yola çıkıp bir harita çizdiğini düşün, yaşadıkça şekillenen bir harita:

Kilometrelerce akıttığın gözyaşından sonra vardığın çöl, arzuların doruğuna tırmanıp geçtiğin köprü, pişmanlıklar mağarası, yüzerek geçtiğin mutluluk, uktelerle kaplı bir sahil, boğulmaktan korktuğun endişeler, derinini keşfetmekten haz aldığın melankolik okyanus, geçmenin zor olduğu empati ormanı, hayalkırıklığı vadisi ve  çaresizlik  yağmurları, buzdan yalnızlıklar, bilinçaltının gayzerleri, içini sızlatan falezler ve tüm hepsinin sınırsızlığı. Doğan.

Haritan oluştukça farkedersin ki duygular birbiri arasına sınır çizmez. Serbest dolaşabildiğin topraklardan bahsediyorum. Yol aldığın her duyguyu özgürce yaşayabilmenden, tanımlamadan, sınırsızca.

Belki de, tanımlanmaya çalışmak bir duyguyu, yaşamın en anlamsız çabasıdır.

YAŞAMA DAİR / MELANKOLİK BOŞLUKLAR

6.5.17


Yaşamın, içinden geçip gitmesine izin verdiğinde,
basit bir şekilde,
yaşamı yaşama şeklin de değişiyor.

Bizim yaptığımız ise şu:  analiz etmek, gruplandırmak, programlamak, kaydetmek, kaydettiklerini paylaşmak, aktarmak, yazmak, planlamak. Bunu yaparken bir çok şeyi kaçırdığımızı düşünmeye başladım.

Ben örneğin, okuyorum, notlar alıyorum, fotoğraflarımı gruplandırmaya çalışıyorum, yaptıklarımın fotoğrafını çekmeye çalışıyorum bunu sürekli internetten paylaşmaya çalışıyorum, düşündüklerimi kelimelere dökmeye sonra bunu paylaşmaya çalışıyorum. Bazen sevgiliyle yaptığımız konuşmaları, konuşurken farkettiğimiz şeyleri sonra yazıyorum. Güzel beni etkileyen bir şey gördüğümde fotoğraflama içgüdüsüyle hareket ediyorum.
Bütün bunları yapmak ise yaşamın içine girmemi engelliyor. Çünkü yaşam hep başka bir şey oluyor ve ben ona hazırlık yapıyorum. O karşımda duruyor ve ben onu orda yakalamaya çalışıyorum. Bir anda kaldığında ve o anın kaydını tutmaya çalıştığında hemen akabinde akan diğer bütün anları kaybediyorsun. Kaybetmemek için kaydettiğini sanarken asıl o zaman kaybediyorsun. Geri dönüp düşündüğünde aklında kalan hiç bir zaman kaydettiklerin olmuyor. Anlamsız kayıtların oluyor beyninde. Ama bu iyi bir şey çünkü diğer türlü yaşam çekilmez olurdu, her şeyi kayıt altında tutup hatırlayabilseydik. Zaten tuttuğun her kayıt, bir takım analizleri, yargıları, pişmanlıkları da peşinden getiriyor. Acaba bugünü iyi değerlendirebildim mi, benim için verimli geçti mi, görmem gerekenleri gördüm mü, yapmam gerekenleri yaptım mı, zamanımı iyi kullanabildim mi, doğru kararları verdim mi?

Yapmam gereken yaşamı karşıma almadan, onu tutmaya çalışmadan, içimden geçip gitmesine izin vermek. 

Kitapları altını çizmeden okuyup, bitirdikten sonra fırlatıp atmak; fotoğraf çekmeden gezmek, yaptıklarını arşivlemeden yapmak, yani yapmak, geri dönüp bakmadan yapmak ve yaptıklarının kendi yolculuklarını yaşamasına izin vermek, anları internette paylaşmamak. (paylaşma işine girdiğin an, paylaşmak için yaşamaya başlıyorsun) 

Sanki böyle yaklaşırsam içimde açılan o kocaman melankolik boşlukları doldurabilirmişim gibi hissediyorum. Hani zamanın geçmesinden oluşan; özlemlerin, pişmanlıkların, anıların açtığı boşluklar.

ASYA NOTLARI 4 / DOĞU + BATI

24.4.17


Vietnamlılar kadar gezginler de çok ülkede. Gezgin ile turisti ayırabiliyorsun birbirinden. Gezginin kalkanları yok. Turistler ise hep şaşkın, hep yargılayıcı ve uyumsuz. Vietnamlıları bazen anladığımı hissediyorum, topraklarına ziyarete gelen batılılar onlara neden garip geliyor bunu anlıyorum. Batılılara nelerin tuhaf geldiğini de görüyorum.  Doğunun topraklarında batı düşüncesiyle eğitilmenin sonucu bu galiba; iki tarafı da anlamak.


Turizme kucak açmaya çalışan Vietnamlıların, gelen batılılara davranışları çok şey anlatıyor. Onların düşünce biçimiyle batılıların ki kesinlikle iki zıt uç.  Vietnamlılar batılıları anlamaya çalışmışlar, anlayamamışlar ve anlamlandıramamışlar. Sonra da anlamaya çalışmayı bırakmışlar. Ve batılıların bitmek tükenmek bilmeyen isteklerine çözüm üretmeye çalışmışlar.

Misal batılıların kendilerine seçenek sunulması isteği. Bizim de öyle. Hep bir seçeneğimiz daha olsun istiyoruz. Vietnamlılar için bu garip geliyor. Ama batılılara seçenek sunuyorlar. Örneğin Halong Bay turu. Bir sürü seçenekten birini seçiyormuşsun gibi hissediyorsun. Otelini seçiyorsun, kaç gün geçirmek istediğini seçiyorsun, gemini seçiyorsun. Bütün gün oradan oraya sürükleniyorsun. Teknelerle gemi değiştiriyorsun; bazı gemilerde bekleyip, bazı gemilerde yol alıp, bazı gemilerde geceyi geçiriyorsun. Sürekli farklı gruplarla bir araya gelip, sonra ayrılıyorsun ve günün sonunda yüzlerce insanla aynı yerde aynı otobüsü beklerken buluyorsun kendini. Tüm seçenekler aynı kapıya çıkıyor. Bu da Vietnamlıların batıyla dalga geçme şekli gibi bir şey. Büyük bir ihtimalle bu büyük bekleyen kalabalığa bakarken de yorgunlukla beraber kıs kıs gülüyorlardır. Çünkü onlar için müthiş yorucu ve karmaşık bir organizasyona dönüşüyor. 


Özgürmüş gibi hissettiren seçim yapma şansımız aslında topluma kaos ve bireylere de stres yaratmaktan başka bir işe yaramıyor.
Her seçim yani her kararın beni nasıl yorduğunu düşünüyorum. 
Bir seçim yaptığında her zaman  seçmediğin şeyin seni kemirmesini de seçmiş oluyorsun. Acaba diyorsun hata mı ettim, onu mu tercih etmeliydim. Durmadan geriye dönüp sorguluyorsun. Sonra paralel evrenlerde seçmediğin yaşamın uzantılarıyla bir gün karşılaşmayı umut ederek yaşıyorsun.  Tercih etmek sadece ve sadece tuhaf hisler kitlesiyle yaşamana sebep oluyor. Seçenekler arttıkça, seçilen şeylerin değerini göremez oluyorsun.

Vietnamlılara tuhaf gelen tüm alışkanlıklarımızı onların gözünden gördüğümde bana da tuhaf geldi.

ASYA NOTLARI 3 / HA LONG BAY'DE PUSLU BİR GÜN

23.4.17

Ha Long Bay’i anlatmaya çalışacağım.

Puslu bir gün.
Soğuk ve ara ara yağmurlu. 

Her kitabın bir zamanı vardır diye düşünürüm. Okunması için. Onu en iyi anlayabileceğin, hissedebileceğin bir anda okursun. Belki eline defalarca geçmiş olur, sayfalarını karıştırmış olursun. Ama kesinlikle bir zaman var, duygularının kitapla kesiştiği.

Yerler de böyle olabilir diye düşünüyorum. Tesadüflere çok fazla anlam yüklememek gerektiğini söylüyor bilim. Ama iç dünyamı gördüğüm bu yerde, hayatımın bu kesitinde Ha Long Bay’e gitmem tuhaf bir tesadüf değil mi?

Hanoi’den dört saatlik bir araba yolculuğu hazırlıyor bu yolculuğa. Onlarca pirinç tarlası geçiyorsun, her birinde bir duygunu bırakıyorsun. Ağaçları geçiyorsun, derme çatma kulübeleri, başıboş köpekleri, küçük köyleri. Bir gemiye biniyorsun sonra. Senin gibi bu yolculuğa çıkmayı düşünüp, yollarının aynı gün kesiştiği farklı insanlarla. Sanki onlar da duygularını bırakıp gelmiş gibi. Yaşayacağımız her şeye hazırız.

Kıyıdan yavaş yavaş uzaklaşıyoruz. Yağmurlu ve soğuk bir hava var. Ve aynı zamanda yaşadığım anı daha da sonsuzlaştıran bir sis. Küçük küçük onlarca adanın arasından geçiyoruz. Sis her şeyi büyük bir boşluğa çeviriyor. Burası, işte burası, bu büyük boşluk, bu büyük sessizlik içimdeki her şeyi yutuyor. Ve daha da derin de bir şeyi içime dolduruyor. Hiç bir şeye tutunamıyorum. Hiç bir şeyi tanımlayamıyorum. Bir gemide suyun üstünde sadece geçiyorum oradan. Hiç bir şeyim. Hiçbirşeysizliğin ortasındayım. Zaman yok. Yol aldıkça kayalar, adalar değişiyor. Ben değişiyorum. 
Gemiler görünür oluyor ve sonra görünmez. Bir dal görünüyor suyun üstünde sonra o da gözden kayboluyor. Sonra bir eldiven geçiyor yanımdan, suyun üstünde beyaz bir eldiven. Her şey o kadar soyut. Ama somut. Ve yol alıyoruz saatler sonra eldivenin diğer tekini de görüyorum.   
Her an sonsuzluğa açılıyor. Ve bu sonsuz anların içinde bir an var. Bir teknenin, küçük bir teknenin uzakta ama çok uzakta, sisin arasında belirdiği bir an. Bir adam var teknede. O boşluğun yokluğun hiçsizliğin ortasında, dünyanın bu köşesinde rüyalarımdaki yeri, o tekneyi o adamı buluyorum. Kesişiyor yolumuz ve ben bende kalan son duyguyu da ona bırakıyorum. Sonra onu bir kere daha rüyamda görüyorum. Halong Bay’den dönerken otobüste. O anı bir kez daha yaşatıyor.

Ölüm müdür nedir bilmiyorum. Belki başka bir zamanda başka bir yolculuk. Ama oraya döneceğimi hissediyorum.

ASYA NOTLARI 2 / VİETNAMLILAR

2.4.17



Bir ifade var yüzlerinde. Eziklikle kibarlığın karışımı bir ifade. Ama ne eziklik, ne kibarlık. 
Her akşam gün batımında insanın içini kaplayan boşluk duygusuyla başbaşa kaldığında, gün doğumu aklına gelip de bir anlığına, sadece bir anlığına mutlu olduğunu düşün; işte o ifade. Kabul edilmiş bir yenilgi gibi. Ama umudun olduğu. Anlatması zor. Bakışlarında, hareketlerinde, dillerinin dönmediği İngilizce konuşmalarında, bir ifade var. Anlatması çok zor. Cinsiyet ve yaşları yok. Bir erkekle bir kadını ayırt edemiyorum. Çocuklar haricinde herkes aynı yaşta kalmış gibi. Yaşlı ve genci ayırt edemiyorum. Meslekleri ayırt edemiyorum, kıyafetler aynı. Önüme çıkan tüm bu yargılardan arındığımda –erkek ya da kadın olması, genç veya yaşlı olması gibi- geriye kalan değerleri ilk defa bir toplulukta görebiliyorum. Bu insanları sevmemi sağlıyor. 

-
Vietnam yemeklerini yemekte zorlanıyorum. Otelin restoranında yemeğime umutsuzca bakarken garson yanıma geliyor, aynı zamanda yemeği hazırlayan da o olabilir. Meraklı bir şekilde yemeğimi neden yemediğimi soruyor. Ona yemekleri sevemediğimi söyleyemiyorum. Buna üzüleceğine eminim. Midemde bir sorun var diyorum. Bana biraz sonrasında muz getiriyor. Ve ben tam giderken arkamdan bir şeyler söylüyor. Anlayamadığımı belirten bir şekilde kafamı sallıyorum. Tekrar ediyor -kendine iyi bak-.  Dünyanın bu ucunda, tanımadığım ama benim için endişelendiğini hissettiğim bir ses tonu, kendime iyi bakmalıyım dedirtiyor. 
Onun resmini yapmaya çalıştım. Yukarıda. 

ASYA NOTLARI 1 / YAĞMURUN ÖĞRETTİKLERİ


Tayland, Kamboçya ve Vietnam seyahatlerinde aldığım notları aklımda kalanları yazmak istedim. Biraz karışık ve düzensiz.

1 / Yağmurun Öğrettikleri

Koh Samui adasında günlerce yağmur yağdı. Bazı günler hiç ara vermeden. Denizin maviliğini yok eden fırtınalar çıktı. Hava sıcaktı. Ama güneş hiç görünmedi.  Elimde telefonla sürekli hava durumunu kontrol ediyordum. Ne kadar şansız olduğumu düşünüyordum. Önce üzüldüm. Hatta çok üzüldüm. Sonra duygularımı bir kenara bıraktım. Sonuçta alt tarafı yağmur yağıyordu. Ve adadaki herkes yağmuru olduğu gibi kabullenmiş, yaşıyordu. Ben de öyle yaşamalıydım.

İstanbul’daki yaşantımı düşündüm. Her gün sabah hava durumunu kontrol edip sokağa çıkmamız ne kadar garip aslında. Kontrol ederken kontrol altında tuttuğumuzu sanıyoruz. Hava bizi buralarda fazla yanıltmıyor. –o da bizden bıkmış olacak ki elinden geldiğince sürpriz yapmamaya çalışıyor diyor sevgili-
Yağmur bekleniyorsa yağmur geliyor. Çok yağmur gelirse hava çok kötü diyoruz. Gri bulutları sevmiyoruz. Yıldırımlar korkutuyor. Ne bilim milyon tane duygu yaşıyoruz hava ile ilgili. Ne kadar gereksiz. Bu kadar çok duygu yüklemeye gerek var mı? Neden olduğu gibi yaşayamıyoruz ki? Neden kendimizi teslim edemiyoruz.


Durmadan değişen ve tahmin edilemeyen havanın Asya topraklarına öğrettiği çok şey olmalı. Ben de yavaş yavaş öğreniyorum.

KENDİME DÖNDÜĞÜM GÜN

26.2.17


1 ay oldu döneli Asya'dan. Dönerken ağladığım yerdeyim.
Hiç bir şey okumadım, izlemedim, koklamadım döndüğümden beri. Kafamı çevirip bakmadım olan bitene. Anılarım taze kalsın istedim. Durmaya ve durdurmaya çalıştım.
Bu yazı işte bu garip hal hakkında. Ait olma ve olamama üzerine. Hatırladıklarım ve unuttuklarım üzerine.

Hikaye şöyle başlıyor. Bir yere gidiyorsun, bir ana.
Alışman saniyeler sürüyor.  Bisikletinle sel basmış evlerin arasından geçerken bir his dolanıyor bedenine, aynı bir ritmin diline dolanması gibi. Yaşanmışlık hissi. Bu yağmurlar da hep bunu yapıyor dedirtiyor, evlerin su içinde kaldığı manzaraya ilk defa bakarken. Sanki her şeyin yerini biliyormuşsun gibi gidiyor, sanki herkesi tanıyormuşsun gibi selamlıyorsun. Ait oluyorsun. Uzun ağaçların seninle beraber büyüdüğünü sanıyorsun. Düşen hindistan cevizlerini topladığın sanrıların, anıların oluyor. Gerçek olup olmadığının bir önemi yok. Çünkü varlar ve içine doluyor. Yaşadığın her an, anılarını üreterek çoğalıyor. Ne kadar çabuk alışıyorsun ellerini birleştirip selam vermeye. El sıkışmayı da, öğrendiğin diğer her şey gibi, unutman zamanın en küçük birimi kadar kısa oluyor. Yeni alışkanlıkların ve yeni tavırların oluyor. Yeni tiklerin. Yeni hareketlerin, yeni kelimelerin. Ama hepsi sanki hep varmış gibi. İlk defa duyumsadığın kokular bile yeni anılarını çağrıştırmaya başlıyor . Çamurun, şelalenin, yağmurun, yaprağın, fillerin kokusu. Tüm bunları içine çekmeye doyamayan bu kişi benim başka bir halim. Başka bir ben. Korkuları olmayan bir ben. Tek derdi basitçe yaşamak olan. Bu kendimi tanıdıkça seviyorum.

Sonra dönüyorsun. Bir ev kurmaya çalıştığın yere. Bir iş sahibi olduğun yere. Dostlarının, ailenin olduğu yere.  Bir şeyler garip hissettiriyor. Ne olduğunu çözemiyorsun. Geride bıraktığın izlerden eskiden yaptığın şeyleri hatırlamaya çalışıyorsun. Fişlere bakıp hangi markete gittiğini, kitaplarına bakıp neler okumayı sevdiğini, çizdiğin resimlere bakıp neler hissettiğini, ilaçlarına bakıp hastalıklarını, dolabına bakıp hangi renkleri sevdiğini neler giydiğini anlamaya, hatırlamaya çalışıyorsun. Düşünüyorsun. Burası başka bir hikaye. Burası  o adamın* ın bahsettiği nesnel gerçekliğin yerini alan kurmaca bir hikaye. Hepimizin inandığı ve oynadığı. Bu hikayede bir rolün var. Demek ki diyorsun kendi kendine her gün repliklerini aklında tutabilmek için prova yapıyorsun. Burda yaşadığın her gün bu oyunun bir provası gibi. Ve bu oyun olmadığı an unutulmaya çok müsait. Çünkü bu senin yaşamın değil. Burda para kazanmak için çalışıyor, kendini ifade etmek için yazıyorsun. Para kadar kendini ifade etmeye de ihtiyacın var demek ki.

Gittiğin yere alışırken, döndüğün yere yabancılaşıyorsun.

Hatırladıkça farkediyorsun. Olmadığın kişiyi olduğunu bile anlamadığını.
Herkes nasıldı diye soruyor, oralar. Ama bir türlü anlatamıyorsun.
Ve yazmaya başlıyorsun.


*Yuval Noah Harari

İLKELLİK ÜZERİNE

4.2.17


İlkel insanların varlığı çok önemliymiş. Bunu bilmiyordum. Daha doğrusu üzerine hiç düşünmemiştim. Onlar insanlığın başka bir hali. El değmemiş bir hali bir anlamda. Ülkelerin, yöneticilerin, markaların, okulların, savaşların ulaşmamış olduğu insanlar onlar.
Bize de, bugüne kadar yamyam dediler onlar için, kültürsüz dediler, geri dediler. İlkel dediler. Evet doğru ilkeller zaten. Ama ilkel kelimesinin anlamını değiştirdiler. (bu anlamı değiştirilen kelimeler başka bir yazı konusu)
Nasıl olduysa üzerine hiç düşünmediğim bu insanlar bir kitapla hayatıma girdi ve merakımı arttırdı.
Sonra onların üzerine daha fazla okumaya başladım. Bir kitap hep başka bir kitaba götürür ya, sanki indiğiniz vagonda bekleyen diğer tren gibi. Bir yolculuk yaptım. En son Göğü Delen Adam ' a geldim. Daha önce bizim tarafımızdan onları okuduktan sonra, bu kitapla onların tarafından bizi okumuş oldum. Kitapta bir ilkel'in bizi anlatması var. Yaşamımızı, giysilerimizi, yaşadığımız mekanları, sokakları, alışkanlıklarımızı, düşünce yapımızı. Şu iki şeyi çok net anladım.
. Onların -ilkel insanların- olmasını tabi istemezler çünkü vahşiliğimiz ortaya çıkıyor.
. Onlar olmasa kendimize dışarıdan nasıl bakabiliriz?

Bir de keşfetmek kelimesi komikleşiyor, okudukça. Çünkü batı bilmem nereyi keşfettiğini kayda geçerken, orada yaşayan insanları, o topraktaki yaşamı tamamen yok sayıyor.

Girift

2.2.17


'Bir kitabın son sayfasını okuyor gibi hissediyordum' diye sözediyor bir aşçı hayatındaki önemli bir dönemi kapatırken. Günlerdir hissettiğim ama kelimelere dökemediğim duygu bu; bir kitabın son sayfasını okuyor gibi hissetmek.

Ocak ayında 36 yaşıma bastım. Yükseğe çıktıkça başım dönüyor. Duruyorum düşünmeye çalışıyorum. Aldığım yola dönüp dönüp bakıyorum. Yaptıklarıma bakıp ne yapmam gerektiğini düşünüyorum. Hayat durdu. Yaşadığım coğrafyada hayat durdu. Ben de durdum. Tasarım da durdu. Kıyafet yapmak anlamsızlaşmaya başladı. Çünkü insanlar artık kıyafetinin derdine düşemiyor. Kıyafetinin derdine düşen insanların tercihleri ise her zamankinden daha korkunç. Hayalimdeki o beyaz uzun gömlekleri giyen şehir silikleşmeye başladı. Herkes parlak renkler, gösterişli desenler, incikler boncuklar seviyor. Bunu kabul etmem lazım.

Instagrama bakıyorum. Tek düşenebildiğim insanların kafayı yemiş olduğu. Sokaktaki herkes kendi fotoğrafını en iyi açıdan çekmeye çalışıyor. Videolarını çekiyorlar, ve şimdi de canlı yayın. Sürekli birilerine birşeyler anlatıyorlar. -Şu an bilmem nereye doğru yürüyorum, bilmem neyi alıyorum- Kiminle konuşuyorsun diye sormak istiyorum. Kiminle konuşuyorsun, kime anlatıyorsun? Bazen bazı insanlarla tanışıyorum. Mantıklı iyi insanlar olduğunu düşünmeye başlıyorum. Ama sonra sosyal medya hesaplarına görüyorum. Aynı açıdan çekilmiş binlerce fotoğrafını gün ve gün yayınladığını görünce yaşama dair umutlarım yok oluyor. Bu leş denizin içinde ben de vardım. Yaptığım işlerin varlığını duyurabilmek için vardım. Ama çabamın ne kadar anlamsız olduğunu gördüm. Çünkü insanlar sadece boş şeylere önem veriyor. Ve ben de boş insan olmak için uğraştım. Aman hava ne güzel, aman hava ne kötü, yaz gelsin, kış bitsin, bunu yedim, şunu içtim. Ve salak saçma emojiler. Sonuç olarak sosyal medya teşebbüsüm başarısızlıkla sonuçlandı. Zaten popüler olmayan, popüler kültüre ait olma potansiyeli olmayan hiçbir şey bu sosyal medya dünyasında yer bulamaz. Bir de insan yayınlamaya başladı mı, kafa yapısı da eş zamanlı değişiyor. Bir şeyler yaparken -a bunun fotoğrafını çekeyim yayınlarım, bilmem neyi kesinlikle paylaşmam lazım gibi düşünceler, yaptığın ve yaşadığın şeyin önüne geçiyor. Blog internet dünyasının nostaljisi olarak kaldı. Ama ben hala blogları seviyorum.

İşime dönersek;  bir türlü çalışan insan bulamıyor olma problemi, gittikçe artan vergiler, ve ülke ekonomisinin tepetaklak oluşu da üstüne binince durum benim çözemeyeceğim kadar büyük bir düğüme dönüştü. Kabul etmem gerekiyor. Bu benimle ilgili değil. Bu benim hikayemin bir parçası değil. Hayatımı doların yükselişiyle yükselen maliyetlerimi hesaplayıp, beni hangi fiyat kurtarır yaklaşımıyla ürettiklerimin fiyatlarını koymaya çalışarak yaşamayı planlamıyordum.
İşe böyle başlamadım. Bu başkasının hikayesinde muhasebecilik yapmak gibi bişey. Öde hadi, yanında yıllardır çalışan kızın evlenince işten çıkıp -kocam izin vermiyor çalışmama- yasasının doğurduğu hak ile istediği tazminatı. Ah sevgili Yohji Yamamoto. Seninle tanışmayı ne çok isterdim.

Heyecanımı kaybettim. Bir çok şeye karşı olan heyecanımı.

Yazı yazmakta bunlardan biri. Bu blog. Kapatsam mı diye düşünüyorum. Gerçekten iyi birşeyler yazmak çok vakit alıyor ve çok sancılı. İnsan kendini sürekli deşip duruyor. Bu psikolojik olarak beni bitiriyor. Bir yandan herkes pozitif şeyler okumak istiyor. İşin gerçeği herkes kişisel gelişim kitaplarıyla kafayı bozmuş. Kendine inan, kendine güven, kendini sev. Falan filan. Ben güçlüyüm, ben şöyleyim, ben böyleyim. Bunu okusa mutlu olacak. Gerçekten bir şey yazdığımda o fikri tartışacak kimse bulamıyorum. Çok garip. Notlarımı bir araya getirip bir kitaba dönüştürdüm. Yakınımdaki insanlar bile okumadı. Galiba sıkıcı kalıyorum.

Sanki daha rahatlatıcı şeyler yapmalıymışım gibi hissediyorum. Düşünmek yerine düşünmemeye odaklı şeyler. Heykel yapmak gibi. Ellerinle bir trans haline geçme şekli. Ufak birşeyler yapmayı denedim. İyi hissettirdi. Bir de seyahat etmek iyi hissettirdi. Uzaklaşmak ve hiçbir şeyi düşünmemek. Ama bu seyahatin Asya kıtasına olduğunu da vurgulamalıyım. Sıradan topraklar değil. Asya kıtasının o dingin, sakin toprakları. Ordan oraya gittiğimi, notlar tuttuğumu, ve gönüllü olarak bir okulda çalıştığımı hayal ediyorum.

Bu kahrolası telefonlar ve sosyal medya yüzünden fotoğraf çekmekten bile bıktım. Çünkü herkes fotoğraf çekiyor ve herkesin ve her yerin fotoğrafı çekiliyor. Herkes fotoğraf çekmek için yaşıyor. Güzel fotoğraflara bakmak hala çok keyif veriyor. Ama o fotoğrafları çeken kişilerden biri olamayacağımı anladım. Bazen unutmamak için çekeyim diyorum. Halbuki çektiklerimi daha çabuk unutuyorum. Yani unutmamak için bakmak gerekiyor. Bazen polaroid çekiyorum ama son zamanlarda çektiğim hiç bir şeyi beğenmiyorum.

Kurumuş gibiyim ve çevremdeki bitkileri bile kurutuyorum.
Şimdilik durumum bu.
Bir kitabın son sayfasındayım.

İnsanları Anlamamak

3.12.16


İnsanları anlamadın. Onları dinledin, onları sevdin, onlara yol verdin, kuyrukta önüne geçmelerine ses etmedin, sana yol soranlara büyük bir sabırla bildiklerini anlattın, sana fikrini soranları da eliboş göndermedin, ama anlamadın. Kitaplar okudun, filmler izledin, sokakta izledin onları ama yine anlamadın.  Onlar gibi olmaya çalıştın, onların dilini öğrendin, onlar gibi giyindin. Selam verene selam verdin, 'selâmu aleyküm' diyene 'aleyküm selam' dedin. Kolay gelsin dedin, kısmet dedin, Allah yardımcısı olsun dedin. Kimliğini değiştirdin. Empati kurdun. Duyguların denizinde yüzdün. 
Ama anlamadın. 

Görseldeki heykel: Johnson Tsang

EN ÇOK OKUNANLAR

RASTGELE YAZILAR

 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger