SAATLER

19.3.18


Duvar saatleri ile iyi bir ilişki kuramadım. Her saniye geçişinde çıkardığı ses, boşlukta ateş edermişçesine güçlü gelir kulağıma. Ve saatin kendisi böylece zamanı, her defasında öldürmüş olur.

Kol saatleri ise, bir nevi ayağına bağladığın gülle gibidir. Öyle bir ağırlığı vardır. Zaman durmadan geçer, çok az vaktin vardır. Hele de dijital bir saatse zaman daha da hızlanır. Ve bir de bakmışsın zamanın dolmuştur ötmeye başlar, düğmelerine basarsın ama durduramazsın, artık çok geçtir. 

Peki ya kum saatine ne demeli, o rakamları olmayan zarif saate. Zaman, milyonlarca kum tanesine dönüşür ve akar. Sonsuza kadar devam edebilecek bir döngü. 

Geçenlerde ise eskicide akrep ve yelkovanı olmayan bir saat görmüştüm.  Hangi zamandan kopup geldiğini bilemediğim bu antika saat bence zamanı doğru gösteren tek saatti. 

-Saat formları üzerinden zaman algısının gösterdiği değişkinlik üzerine düşünürken bunları karalamışım. Sonra bu yukarıda saat çıktı karşıma. Sanki gerçekliğine karşı durduğumuz zaman, derinlerde kalp atışı gibi tiktak işliyor.  

KELEBEK ETKİSİ VE FIRTINALAR

18.3.18


Bir matematikçi ve meteorolojist olan Lorenz hava tahmini hesaplamalarında zaman kazanmak için, denklemlerinde verilerin sadece ilk üç hanesini kullanıp, çok zayıf olarak gördüğü binlik haneleri atmış. (Bu arada hava kütlelerinin hareketlerini hesaplayarak hava tahminleri çıkıyormuş ortaya)
Ufak bir rüzgar esintisi kadar fark yaratacağını düşünmüş bunun. Ama oluşturduğu model sakin ve güneşli bir hava yerine bir kasırga tahmininde bulunmuş. Böylece 'ilk koşullara duyarlılık' olarak adlandırdığımız fenomeni bulmuş. (bu tanımı çok sevdim)
Ve bir anda dünyada kelebek etkisi olarak tanınanacak yaklaşımı ortaya koymuş.

Kelebek etkisi teorisi beni, ilk duyduğum andan beri her okuduğumda etkiledi. Ve hayatımda hep küçük kararların, ya da önemsiz gibi duran kabullenilmişliklerin, ya da rastgele gibi duran olayların büyük etkilerini ve sonuçlarını yaşadım. Yani cümlemin başına dönersek hiç bir kararın küçük, kabullenilmişliklerin önemsiz ve olayların rastgele olmadığını anladım. 

ZİHNİN GİZLİ KAPILARI


Bazı hislerin dilde bir karşılığı yok. Ve bazen o hisleri düşündüğümde, yaşadığımda, kendimi girmemem gereken gizli odalarda buluyorum. Dil, düşüncemize şekil veriyorsa, dilin şekil veremediği ve bu yüzden varlığından habersiz olduğumuz duyguları yaşamak zihnimde yeni bir kapı araladı.

Bastırılmış Karakterler


Ayıp olacak, ya da seni şımarık gösterecek, ya da tamamen seni bir deliye dönüştürecek bütün hareketlerini bastırdığında, gerçek karakterin daha ortaya çıkamadan üzerine toprak atmış oluyorsun. Mesela ben, buraya gelirken çiçek açmış olan bütün ağaçların dallarına sarılmak istedim. Ama bunu yapamadım, çünkü insanların tuhaf tepkilerinden çekindim. Bir yerlerde 'Martta çiçek açmış her ağaca sarılmayı severdi' diye yazarsa bilin ki o ben değilim. Ben sadece yürüyerek buraya, bu cafeye gelmiş sıradan bir insanım.

Acaba yaşadığımız evler hayatımızın hikayelerini kısıtlıyor mu?


Evimiz, zihnimizin de evi. Sadece eşyaları değil, düşünceleri ve duyguları da yerleştiriyoruz. Ama hep bir eksiklik ve geçicilik var. Ve bu da bütün olmamızı engelliyor. Böylece yaşadığımız anlar, anılara dönüşürken şekil değiştiriyor. Ve bazen çoğunlukla da nereye koyacağımızı bilemediğimiz duygularla kalakalıyoruz. Boş olan yerlere sığdırmaya çalışırken yeni tanıştığımız duyguları, küçültüyoruz, eziyoruz, parçalıyoruz.
Silik bir geçmişle kalakalıyoruz. Ve hikayelerimiz eksik kalıyor. Bir tiyatro dekoru gibi.

Bir Ateş Yakmak

17.3.18


Bir ateş yakalım dedin, tamam dedim.
Kırık dallarımızı, kurumuş yapraklarımızı, eskiyen defterlerimizi bir araya getirdik.
Bir kıvılcımla başladı yanmaya.
Karanlık yavaş yavaş aydınlandı, görünür olduk. Ellerimizi uzattık, ısındık. Etrafında koştuk, oyunlar oynadık. Hikayeler anlattık, şarkılar söyledik. Çayımızı ısıttık.
Alevleri azaldığında biraz daha çalı çırpı topladık ve var güzücümüzle üfledik. Ateşi canlı tutmak, yakmaktan daha zordu.

Her şey yanmıyordu.


Her şeyi yakan bir yangına dönüşmedikçe. 

KORKMAMAYI HATIRLAMAK

6.3.18


O gece tek başıma, dünyanın bir ucunda bir liman kentinin sokaklarını aşındırıyordum. Tek tük sokak lambalarının ve sokak satıcılarının tezgah aydınlatmalarının arasından kentin merkezine doğru yürürken bir anda elektrikler kesildi. Her yer kapkaranlık oldu. Büyük şehirlerden uzak yerlerin bir karanlığı vardır, yıldızların görünür olduğu. Öyle bir karanlık. Önümü dahi görmekte zorlanıyordum. İki seçeneğim vardı: Geldiğim yoldan geri dönüp otele yürümek, ya da yürümeye devam etmek, bilinmeze. Yanımdan insanlar geçiyordu, ve bisikletliler, motorlar. Ürkütücü bir görüntü olmadığını söyleyemem.  Ama devam etmek istedim yoluma. İnsanlara güvenmek istedim. Devam edebilmek için onlara güvenmeliydim.

Dünyanın bu ucu bana bunu öğretmemiş miydi? Güvensiz yaşamlarımızın bizi nasıl korkuya hapsettiğini farketmiştim. Bisikletle ormanda keşfe çıktığım o gün, Asya'ya yaptığım ilk seyahatti, korkmamanın nasıl bir duygu olduğunu hatırlamıştım

Gecelerimi esir alan panik ataklarımı düşündüm. Korkularım vardı. İstanbul'da hayat korkmakla geçiyordu. Bombalardan, trafik kazalarından, hastalıklardan, depremden, düşmekten ya da sokakta başıma bir levhanın düşmesinden. Çantama sarılıp geziyordum. Çalınmasından korkuyordum. Çalınırsa peşinden gitme diyen öğütleri bile hatırlıyorum. Korkular yaşadıkça senaryolara dönüşüyor. Örneğin biri kapınızı çalar, -kapınızın çalınması bile korkuya dönüşür, eğer birisini beklemiyorsanız- gelen kişiye delikten baktınız ve tanımıyorsunuz, -başka bir korku, beyinde yanıp sönen kapıyı açma uyarısı-. Gelen, bir güvenlik şirketindendir. Buyrun bu da başka bir senaryo; eve hırsız girerse, bilmem ne olursa, biri bilmem ne yaparsaya önlem için sunulan bir sistem. Kullanım klavuzu, garantisi ve senaryosu ile beraber.  Korkular her yerden çıkıyor bu şehirde. 'Sizin oturduğunuz o sokaklar tehlikeli değil mi' diye kaç kişi sordu, hatırlamıyorum.  Bu yüzden sigortalar yaptırılıyor, kameralar takılıyor, dualar ediliyor. Anı yakalamamız lazım ya, işte bana kalırsa bu korkular buna tamamen engel oluyor. 

Asya'daki o bisiklet gezime dönersek, ormanın derinliklerine doğru yol alırken hiç korkmadım.  Ve kendi derinliklerimde korkmayan kendimi keşfettim. Tüm korkularım yüzeydeydi, fırtınlardan etkilenen. Derinim sakin bir okyanusun derinlikleri gibiydi. Sakin, habersiz. Panik ataklarım kayboldu. Başka türlü bir oksijen çekmeye başladım içime. Korkmamayı hatırladım, korkmamanın nasıl bir şey olduğunu. Bunun zıt anlamı cesur olmak değil. Sadece korkmamak, nötr olmak. Neysen o olduğun, özünün ortaya çıkışı. 

Geçen gün bir yerlerde okuduğum,  uzun ve sağlıklı ömür için gereken şeyin yalnız değil beraber yaşamakla olabileceğini öngören yazı doğruysa bunun için korkmamalı ve yabancı diye tabir ettiğimiz, böylece kendimize,  kendi dışımıza itme ve konuşmama hakkı tanıdığımız insanlara güvenmeliyiz. 

İstanbul'a döndüğümde küçük güven testleri yapmaya başladım. Kafelerde örneğin çantamı bırakarak tuvalete gidiyorum. Masada telefonumu bırakıyorum. Çünkü güvenmek istiyorum. Hala evime alarm takmadan girmeye devam etmek istiyorum. Güven olduğunda ve korkular olmadığında başka bir hayat yaşayacağız hiç şüphesiz. 

Bir de fark ettim ki; korkunun kendisinden değil, korkulardan korkmaya başlıyor insan. Örneğin eve hırsız girmesi korkutucu bir duruma dönüşebilir. Ama durumun kendisini yaşamadan düşüncenin korkusuyla yaşamanın eve hırsızın girip girmemesiyle hiçbir alakası yoktur. Bunu biliyorum çünkü ben de uzun bir süre eve hırsız girmesini bekledim. İstanbul' a ilk taşındığımda sürekli etrafımdaki insanlardan eve giren hırsız hikayeleri dinliyordum. Böylece ben de hırsızı beklemeye başladım. Sanki sıramı bekliyormuşum gibi. Bu düşünce beni içten içe korkutuyordu. Günler, yıllar geçti. Ve bir gece, çatıda ayak sesleri duydum. Buz kesildim. Hemen sevgiliyi aradım. O zaman ofisi hemen yan binadaydı ve beş dakika içinde geldi. Hiç tereddüt etmeden balkon kapısını açıp, çatıya çıktı. Ben de hemen arkasında merdivenlerdeydim. Beklenen adam gelmişti. Sevgili ona çatıda ne yaptığını sordu. Adam 'kuşumu arıyorum' dedi. 'Ne kuşu ya' diye sordum.  'Ben kuş besliyorum ve kayboldu' dedi. O sırada sevgili bana çaktırmadan telefonunu uzatıp polisi ara dedi. Ben de büyük bir soğukkanlılıkla polisi aradım. Polis gelmeden adam çoktan çatıların üstünden zıplayarak kaçmıştı. Ben günlerce, yıllarca bunun için mi korktum diye düşündüm.

Korkunun kendisinin korku olduğunu anladım. Panik ataklarım için mücadele verirken, doktorlar hep neden korktuğumu sorarlardı ve ben de onlara herhangi birşeyden değil, korkunun kendisinden korkuyorum derdim. Her seferinde iç güdüyle verilmiş bu cevabın anlamını, bugün burda bu yazıyı yazarken fark ediyorum. 

Aslında kendi içinde yazdığın bir senaryoya korkuyorsun. Aynı kapanı çalan güvenlik şirketindeki adam gibi, bilinç altınının kapısına vuruyorsun ve bir senaryo sunuyorsun ona. Ve korkutuyorsun onu, kendini. Yaşamın kendisine yok yere yarıklar açıp, dolgularla kapamaya çalışıyorsun. 

Kapının çalmasından korkan bir toplumun öyküsünü okudunuz. 

.

Küçük bir soru Mimariyi ne etkiler? 

.

Fotoğraftaki çalışma David Adamo'ya ait. 

ALTUS

11.1.18


Derinleştikçe yükselmenin, yükseldikçe derinleşmenin hikayesi.
Bir kelime var, Latince; Altus. Hem derin, hem yüksek anlamına geliyor. Dil, düşünce şeklimizi şekle sokuyor. Altus kelimesinin anlamını okuduğumda büyüleniyorum. Asıl anlamını kavradığımda, içimdeki okyanusun tahmin ettiğimden daha derin, yıldızların ise ölçülenden daha uzak olduğunu anlıyorum.
Bir teknede yol alıyorum. Denizcilere özeniyorum. Bu yumuşak ve kaygan zeminde zihnine ne takılabilir ki, bir ağ ile tuzak kurmadıktan sonra. Açılıyoruz yavaş yavaş. Bir nokta var. Bir koordinatla tarif edebileceğim nokta. Orada duruyoruz. Kaptan bize dalış yapabileceğimizi söylüyor. Suyun altının güzelliğini keşfettiğimden beri buna aşığım. Hemen deniz gözlüklerimi takıyorum, suya atlıyorum. Suya başımı sokar sokmaz, bir dağın üstünde olduğumu fark ediyorum. Bir dağ var ve derinliği derinlere doğru iniyor. Bir an, bir dağın yamacında ayaklarım yere değmeden nasıl durduğuma şaşırıyorum. Düşmem gerekirken nasıl olur da düşmüyorum? Ve hiç tırmanmadan bir dağın en tepesine nasıl çıkmıştım?
Biraz yol alıyorum, dağın eteklerine. Ama gittikçe derinleşiyor. Derinlik yüksekliği tanımlıyor. Derine indikçe ne kadar yüksekte olduğumu farkediyorum.
Su ile beraber kelime de derinleşiyor. Kelime doğuruyor. Kelime yeniden doğuyor. Derinliği ve yüksekliği aynı kelime ile anlatmak anlam kazanıyor. Bu kelimeleri buluşturan bu denizin dağı tüm bilinmezlikleri çözüyor. Aslında denklem basit; Derinleştikçe yükselirsin ve yükseldikçe derinleşirsin. Bunu bir formül olarak buraya not edebilir miyim bir matematikçi gururuyla?

ARALIK MEKTUBU

5.12.17


Yaş almanın yadsınamaz bir güzelliği var. Karşılaştıklarını daha güzel sindiriyorsun. Okuduklarınının anlamı derinleşiyor. Düşüncelerinle baş edebiliyorsun. Dönüştürebiliyorsun. Yoldaki çukurlara daha az düşüyorsun. Düşünce daha çabuk toparlanıyorsun. Umursamamayı öğreniyorsun. Önceliklerin, sevme şeklin, baş etme yöntemlerin, yardım eden ellerin değişiyor. Kusurlarını, zaaflarını kabul ediyorsun.

Kendini fark ediyorsun. İçindeki düzensiz ses karmaşan, parçanın içinde güzel eriyor. Hatta parçanın tadı, vazgeçilmezi oluyor bu kakofoni. Eskiden kaçardın bu karmaşadan, onları düzene sokmaya çalışmakla bir ömür geçti. Şimdi yağlı boya tablolarının ilhamı.

Derinliğin, yüzeyin ve arasındaki tüm tonlar senin.  Adlandırmaya çalışmıyorsun. Sözlükte karşılıklarını aramıyorsun. Biliyorsun ki duyguların milyonlarca tonu var. Adlandıramadığın renkler vardır ya, onun gibi isimsiz hepsi. Biraz uğraşarak tanımlamaya çalışabilirsin. Öfkeden daha açık bir renk, biraz kabullenilmişlik var içinde, çok hafif. Ya da  içine kapanıklığın bir tonu var mesela, sakinlik ve yalnızlıkla karışmış.

Nasıl hissediyorsun kendini? -Ara bir tonda. Anlatması çok zor.

Kendinle barışıyorsun. Olduğun kişi, büyük bir törenle, geçmişte olduğun tüm kişilikleri, ve olamadıklarını kucaklıyor. Bu aynı zamanda bağımsızlığının yıl dönümü. Her histen, kendinden, her halinden kurtuluşunun.

Bir konuşma yapmak ister misin? -Şey ben, hepinize teşekkür ederim geldiğiniz için.

Sonuç olarak günler kısalıyor, evren genişliyor,  hava daha erken kararıyor. Melankoli daha erken hissettiriyor kendini. Gün, onu yakalayamadan bitiyor hissini daha erken veriyor. Yine de hafif bir geçiş. Işık yakmamaya direniyorsun. Harfleri hala seçebildiğin sürece gün ışığın gitmiyor. Duruyorsun, duruyorsun, oturuyorsun, okuyorsun, hayaller kuruyorsun, denizi izliyorsun, kendini dinliyorsun ve kısa ama sert bir ses yankılanıyor. Işığını yakıyorsun. Geceyi kabulleniyorsun.
Aralık.
-

1-Bu yazıyı hatırladım Yeni Dünyamdan Selam
2-Yukarıdaki resim: Kazuo Shiraga

UBUD GÜNLÜĞÜ 7 - SÖRFÜN ÖĞRETTİKLERİ

25.11.17


O gün ada için sıradan bir gündü. Pırıl pırıl, saydam bir havaya uyanmıştık. Kendimi iyi hissediyordum. Sörfçüler dalgalarla oynamaya başlamıştı. Yollar kalabalıktı. Sahil doluyordu.
İnsan hayatında hani her gün daha önce yapmadığı bir şeyi yapmalıymış ya , bugün o benim için sörftü.

(Bugünün öncesine dönelim. 

Dağılmıştım. Dağılmak... Yere düşüp kırılan bir bardağın bir anda etrafa dağılan cam parçaları gibi. Ya da yapraklar... Sert bir rüzgarla etrafa dağılan yapraklar. Birbirinden uzaklaşan ve kopan.
Sanki kuvvetli bir rüzgar esmiş beni de dağıtmıştı, ya da düşmüş ve kırılmıştım.

EKİM VE KASIM MEKTUBU

21.11.17


Ekim.
Artık sonbaharın melankolik havası pencereyi açar açmaz içeri doluyor. Beni bu hava, bu soğuk, yağmurlu, sabahları puslu hava sakinleştiriyor. Dışarı çıkmadığım zaman birşeyleri kaçırmış hissini veren güneşli havaların aksine, soğuk havalar seçimlerimi haklı çıkarıyor.

UBUD GÜNLÜĞÜ 4 / UBUD'DA YAŞAM

16.10.17


Tirta Empul tapınağındayız. Kutsal olduğuna inanılan çeşmeden akan sular altında insanlar ibadetlerini yerine getiriyor. Havada garip, tanımlayamadığım hisler asılı. İnanç, bu ülkelerin insanları için çok farklı bir anlam taşıyor.

UBUD GÜNLÜĞÜ 2 / ADA YAŞANTISI

12.10.17


Sabah 8'de yoga dersine katıldık. Güne yogayla başlıyor olma fikri bile beni mutlu etmeye yetti. Bedenim ve zihnim gevşedi. Nefesim genişledi. Asyalılar yaşamın bütün sırrını çözmüşler gibi.
Yogadan sonra bisikletle dolaşmaya çıktık. Bisiklete aşığım. Bisiklette de yogaya benzer bir şey var. Hayat yanından akıp giderken, düşünceler de akıp gidiyor. Beyninden tek tek ipleri çözülüyor ve uçuyor. Özgürlük bu değilse ne?

UBUD GÜNLÜĞÜ 1 / ADAYA VARIŞ

10.10.17


Gece Ubud'a vardık. Otele ulaşır ulaşmaz odamıza geçtik. Karanlık ve çok sessiz bir yer. Issız yollardan, ormanların içinden arabayla ilerlerken Sri Lanka geldi aklıma. Sri Lanka'daki otelimize de aynı böyle bir gecede, böyle bir yoldan geçerek ulaşmıştık. Şimdi tekrar Asya topraklarındayız ve kucaklayarak geçiyoruz, gecenin içinden. Bir yere gece varmanın başka bir büyüsü var. Sabah seni bekleyen ışıktan, havadan habersiz uykuya dalıyorsun. Sabah uyandığın gün ise tam bir sürpriz oluyor. Odamıza vardığımızda hemen yatağa yattık. Sevgili arkamdan bana sarıldı. Gözlerimi kapadığımda kendimi kilometrelerce uzakta değil de evimde hissettim. Yumuşak ve hafif bir duyguydu. 

KARIŞIK DÜŞÜNCELER 2

1.10.17


-Dünyaya bakmak
Hint Okyanusunun ortasındaki küçük bir adada gökyüzüne baktığınızda dünya küçük görünür. Kara, gözün gördüğü sınırlar içinde kalır, ufuk çizgisini ise aynılıkta devam eden deniz ve gökyüzü oluşturur. Dünyanın bir küre olduğundan daha çok sanki sen bir küreye hapsolmuşsun hissi uyandırır. Geceleri kapkaranlık gökyüzü adeta seni uzay boşluğuna fırlatmış gibi hissettiren yıldızlar ve galaksilerle kaplıdır. Hatta uzayın fotoğraflarında görmeye alışık olduğumuz sisler belirir. Dünya küçük ama gökyüzü büyüktür.

BELLEK MÜZESİ

23.9.17


- Yer: Doğa Tarihi Müzesi / New York - 
Bir kişi buradan içeriye girerken şöyle düşünebilir: Tüm dünyayı ve üzerindeki herşeyi ve tarihini koca bir binaya yerleştirmişler. 
Çıkarken ise kesinlikle şunu düşünür: Tüm dünyayı ve üzerindeki herşeyi ve tarihini küçük bir binaya sıkıştırmaya çalışmışlar.
İçeri girerken küçük olduğunu sonradan farkettiğin kendi dünyan, çıkarken büyümüş kapıdan sığamaz olmuştur. (bu yazıyı düzeltmek için tekrar okuduğumda aklıma Alice geldi. Bir odada kocaman olup, diğer odada küçücük kalması gibi bir benzerlik)

KARIŞIK DÜŞÜNCELER 1

1.7.17


3 hafta önce ayağımı burktum. Yere basmanın ipte yürümek gibi birşey olduğunun farkına vardım. Her adımın kendi içinde bir kırılganlığı var. Her adım narin bir kırılma olasılığı ile diğerine yol veriyor.

Hayatımın aniden beliren bu dinlenme noktasında biraz okudum, biraz düşündüm, biraz hayal kurdum, biraz yazı yazdım. Yazdığım yazıları tamamlayamadım. Düşünceler kopuk bir şekilde havada uçuşuyor. Onlardan bir demet yapıp buraya suya koymaya karar verdim. (ya da onları kurutmuş mu oluyorum?)
Buyrun topladığım düşüncelere.

SINIRLARI OLMAYAN DUYGULAR

10.6.17


Bir duyguyu tanımlamak çok zor. Çünkü sınırları yok, formu yok. İçine dolduğu objenin ya da odanın şeklini alan su yada hava gibi, duygular da içine girdiği bedenin şeklini alır.

Duyguların tanımsızlığı bana o Yunan adasındaki evleri anımsatıyor. Kayalıklardaki oyuklara konumlanmış, nerede başladığı ve nerede bittiği belli olmayan  köşesiz evleri.
-Nerede başladığı ve nerede bittiği belli olmayan köşesiz duygular-
Birinin çatısı, diğerinin bahçesi olur. O bahçe yan taraftaki evin avlusuna bağlanır. Avlu bir merdivene götürür. Merdiveni inince başka bir evin çamaşırlarını astığı boşluğa çıkarsın. O boşluğun ise adanın gün batımının en iyi izlendiği nokta olduğunu günü bitirirken farkedersin.

Bir duyguyu tanımlamaya çalıştığımda belki ihtiyacımız olan bir haritadır diye düşünürüm. Denizcilerin harita yapmalarında belirlediği nirengi noktaları vardır. Nirengi noktasından sonra bir yer için uzak ya da yakın diyebilirler. Belki bir nirengi noktası belirleyip kendimize, haritamızı çıkartabiliriz.  Bu nirengi noktası, bir nevi başlangıcın, sevmenin bir hali olabilir, ya da özlemin, arzunun ya da şefkatin.   Buradan yola çıkıp bir harita çizdiğini düşün, yaşadıkça şekillenen bir harita:

Kilometrelerce akıttığın gözyaşından sonra vardığın çöl, arzuların doruğuna tırmanıp geçtiğin köprü, pişmanlıklar mağarası, yüzerek geçtiğin mutluluk, uktelerle kaplı bir sahil, boğulmaktan korktuğun endişeler, derinini keşfetmekten haz aldığın melankolik okyanus, geçmenin zor olduğu empati ormanı, hayalkırıklığı vadisi ve  çaresizlik  yağmurları, buzdan yalnızlıklar, bilinçaltının gayzerleri, içini sızlatan falezler ve tüm hepsinin sınırsızlığı. Doğan.

Haritan oluştukça farkedersin ki duygular birbiri arasına sınır çizmez. Serbest dolaşabildiğin topraklardan bahsediyorum. Yol aldığın her duyguyu özgürce yaşayabilmenden, tanımlamadan, sınırsızca.

Belki de, tanımlanmaya çalışmak bir duyguyu, yaşamın en anlamsız çabasıdır.

YAŞAMA DAİR / MELANKOLİK BOŞLUKLAR

6.5.17


Yaşamın, içinden geçip gitmesine izin verdiğinde,
basit bir şekilde,
yaşamı yaşama şeklin de değişiyor.

Bizim yaptığımız ise şu:  analiz etmek, gruplandırmak, programlamak, kaydetmek, kaydettiklerini paylaşmak, aktarmak, yazmak, planlamak. Bunu yaparken bir çok şeyi kaçırdığımızı düşünmeye başladım.

Ben örneğin, okuyorum, notlar alıyorum, fotoğraflarımı gruplandırmaya çalışıyorum, yaptıklarımın fotoğrafını çekmeye çalışıyorum bunu sürekli internetten paylaşmaya çalışıyorum, düşündüklerimi kelimelere dökmeye sonra bunu paylaşmaya çalışıyorum. Bazen sevgiliyle yaptığımız konuşmaları, konuşurken farkettiğimiz şeyleri sonra yazıyorum. Güzel beni etkileyen bir şey gördüğümde fotoğraflama içgüdüsüyle hareket ediyorum.
Bütün bunları yapmak ise yaşamın içine girmemi engelliyor. Çünkü yaşam hep başka bir şey oluyor ve ben ona hazırlık yapıyorum. O karşımda duruyor ve ben onu orda yakalamaya çalışıyorum. Bir anda kaldığında ve o anın kaydını tutmaya çalıştığında hemen akabinde akan diğer bütün anları kaybediyorsun. Kaybetmemek için kaydettiğini sanarken asıl o zaman kaybediyorsun. Geri dönüp düşündüğünde aklında kalan hiç bir zaman kaydettiklerin olmuyor. Anlamsız kayıtların oluyor beyninde. Ama bu iyi bir şey çünkü diğer türlü yaşam çekilmez olurdu, her şeyi kayıt altında tutup hatırlayabilseydik. Zaten tuttuğun her kayıt, bir takım analizleri, yargıları, pişmanlıkları da peşinden getiriyor. Acaba bugünü iyi değerlendirebildim mi, benim için verimli geçti mi, görmem gerekenleri gördüm mü, yapmam gerekenleri yaptım mı, zamanımı iyi kullanabildim mi, doğru kararları verdim mi?

Yapmam gereken yaşamı karşıma almadan, onu tutmaya çalışmadan, içimden geçip gitmesine izin vermek. 

Kitapları altını çizmeden okuyup, bitirdikten sonra fırlatıp atmak; fotoğraf çekmeden gezmek, yaptıklarını arşivlemeden yapmak, yani yapmak, geri dönüp bakmadan yapmak ve yaptıklarının kendi yolculuklarını yaşamasına izin vermek, anları internette paylaşmamak. (paylaşma işine girdiğin an, paylaşmak için yaşamaya başlıyorsun) 

Sanki böyle yaklaşırsam içimde açılan o kocaman melankolik boşlukları doldurabilirmişim gibi hissediyorum. Hani zamanın geçmesinden oluşan; özlemlerin, pişmanlıkların, anıların açtığı boşluklar.

ASYA NOTLARI 4 / DOĞU + BATI

24.4.17


Vietnamlılar kadar gezginler de çok ülkede. Gezgin ile turisti ayırabiliyorsun birbirinden. Gezginin kalkanları yok. Turistler ise hep şaşkın, hep yargılayıcı ve uyumsuz. Vietnamlıları bazen anladığımı hissediyorum, topraklarına ziyarete gelen batılılar onlara neden garip geliyor bunu anlıyorum. Batılılara nelerin tuhaf geldiğini de görüyorum.  Doğunun topraklarında batı düşüncesiyle eğitilmenin sonucu bu galiba; iki tarafı da anlamak.


Turizme kucak açmaya çalışan Vietnamlıların, gelen batılılara davranışları çok şey anlatıyor. Onların düşünce biçimiyle batılıların ki kesinlikle iki zıt uç.  Vietnamlılar batılıları anlamaya çalışmışlar, anlayamamışlar ve anlamlandıramamışlar. Sonra da anlamaya çalışmayı bırakmışlar. Ve batılıların bitmek tükenmek bilmeyen isteklerine çözüm üretmeye çalışmışlar.

Misal batılıların kendilerine seçenek sunulması isteği. Bizim de öyle. Hep bir seçeneğimiz daha olsun istiyoruz. Vietnamlılar için bu garip geliyor. Ama batılılara seçenek sunuyorlar. Örneğin Halong Bay turu. Bir sürü seçenekten birini seçiyormuşsun gibi hissediyorsun. Otelini seçiyorsun, kaç gün geçirmek istediğini seçiyorsun, gemini seçiyorsun. Bütün gün oradan oraya sürükleniyorsun. Teknelerle gemi değiştiriyorsun; bazı gemilerde bekleyip, bazı gemilerde yol alıp, bazı gemilerde geceyi geçiriyorsun. Sürekli farklı gruplarla bir araya gelip, sonra ayrılıyorsun ve günün sonunda yüzlerce insanla aynı yerde aynı otobüsü beklerken buluyorsun kendini. Tüm seçenekler aynı kapıya çıkıyor. Bu da Vietnamlıların batıyla dalga geçme şekli gibi bir şey. Büyük bir ihtimalle bu büyük bekleyen kalabalığa bakarken de yorgunlukla beraber kıs kıs gülüyorlardır. Çünkü onlar için müthiş yorucu ve karmaşık bir organizasyona dönüşüyor. 


Özgürmüş gibi hissettiren seçim yapma şansımız aslında topluma kaos ve bireylere de stres yaratmaktan başka bir işe yaramıyor.
Her seçim yani her kararın beni nasıl yorduğunu düşünüyorum. 
Bir seçim yaptığında her zaman  seçmediğin şeyin seni kemirmesini de seçmiş oluyorsun. Acaba diyorsun hata mı ettim, onu mu tercih etmeliydim. Durmadan geriye dönüp sorguluyorsun. Sonra paralel evrenlerde seçmediğin yaşamın uzantılarıyla bir gün karşılaşmayı umut ederek yaşıyorsun.  Tercih etmek sadece ve sadece tuhaf hisler kitlesiyle yaşamana sebep oluyor. Seçenekler arttıkça, seçilen şeylerin değerini göremez oluyorsun.

Vietnamlılara tuhaf gelen tüm alışkanlıklarımızı onların gözünden gördüğümde bana da tuhaf geldi.

RASTGELE YAZILAR

EN ÇOK OKUNANLAR

 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger