ASYA NOTLARI 3 / HA LONG BAY'DE PUSLU BİR GÜN

23.4.17

Ha Long Bay’i anlatmaya çalışacağım.

Puslu bir gün.
Soğuk ve ara ara yağmurlu. 

Her kitabın bir zamanı vardır diye düşünürüm. Okunması için. Onu en iyi anlayabileceğin, hissedebileceğin bir anda okursun. Belki eline defalarca geçmiş olur, sayfalarını karıştırmış olursun. Ama kesinlikle bir zaman var, duygularının kitapla kesiştiği.

Yerler de böyle olabilir diye düşünüyorum. Tesadüflere çok fazla anlam yüklememek gerektiğini söylüyor bilim. Ama iç dünyamı gördüğüm bu yerde, hayatımın bu kesitinde Ha Long Bay’e gitmem tuhaf bir tesadüf değil mi?

Hanoi’den dört saatlik bir araba yolculuğu hazırlıyor bu yolculuğa. Onlarca pirinç tarlası geçiyorsun, her birinde bir duygunu bırakıyorsun. Ağaçları geçiyorsun, derme çatma kulübeleri, başıboş köpekleri, küçük köyleri. Bir gemiye biniyorsun sonra. Senin gibi bu yolculuğa çıkmayı düşünüp, yollarının aynı gün kesiştiği farklı insanlarla. Sanki onlar da duygularını bırakıp gelmiş gibi. Yaşayacağımız her şeye hazırız.

Kıyıdan yavaş yavaş uzaklaşıyoruz. Yağmurlu ve soğuk bir hava var. Ve aynı zamanda yaşadığım anı daha da sonsuzlaştıran bir sis. Küçük küçük onlarca adanın arasından geçiyoruz. Sis her şeyi büyük bir boşluğa çeviriyor. Burası, işte burası, bu büyük boşluk, bu büyük sessizlik içimdeki her şeyi yutuyor. Ve daha da derin de bir şeyi içime dolduruyor. Hiç bir şeye tutunamıyorum. Hiç bir şeyi tanımlayamıyorum. Bir gemide suyun üstünde sadece geçiyorum oradan. Hiç bir şeyim. Hiçbirşeysizliğin ortasındayım. Zaman yok. Yol aldıkça kayalar, adalar değişiyor. Ben değişiyorum. 
Gemiler görünür oluyor ve sonra görünmez. Bir dal görünüyor suyun üstünde sonra o da gözden kayboluyor. Sonra bir eldiven geçiyor yanımdan, suyun üstünde beyaz bir eldiven. Her şey o kadar soyut. Ama somut. Ve yol alıyoruz saatler sonra eldivenin diğer tekini de görüyorum.   
Her an sonsuzluğa açılıyor. Ve bu sonsuz anların içinde bir an var. Bir teknenin, küçük bir teknenin uzakta ama çok uzakta, sisin arasında belirdiği bir an. Bir adam var teknede. O boşluğun yokluğun hiçsizliğin ortasında, dünyanın bu köşesinde rüyalarımdaki yeri, o tekneyi o adamı buluyorum. Kesişiyor yolumuz ve ben bende kalan son duyguyu da ona bırakıyorum. Sonra onu bir kere daha rüyamda görüyorum. Halong Bay’den dönerken otobüste. O anı bir kez daha yaşatıyor.

Ölüm müdür nedir bilmiyorum. Belki başka bir zamanda başka bir yolculuk. Ama oraya döneceğimi hissediyorum.

Paris #4

10.10.14



Paris #2

Sabah kahvaltısında kelimeler...

Bir Gaz Ve Toz Bulutu

17.8.14


Şehre döndük. Kaldığımız yerden kaldığımız şekilde devam ediyoruz. Yanlış anlamayın mutsuz değilim. Evimi ve işimi özledim. Ama her şeyin dışına çıkıp farklı bir hava solumak, farklı yerler görmek, farklı insanlarla tanışmak bana yaşadığımı anımsattı. Her günü sırf güneş doğuyor diye yaşamak eşsizdi. Ve ne şanslıydık ki, her gün güneş muazzam bir şekilde battı.

Bir gün defterime şunları yazdım.
''Ne doğum günleri, ne yıldönümleri, ne yılbaşı, ne de bayramlar; şu fani dünyada kutlamamız gereken sadece iki şey var: güneşin doğuşu ve güneşin batışı''

Şehirden kaçıpta dağların, denizlerin kıyısında ormanların içinde bulunca kendini doğa aniden sarıveriyor benliğini. Her şey çok büyük, her şey uçsuz bucaksız ve her şey orada. Senin dışında akıp giden bir yaşam. Kendi hayatının başrolünü oynuyor olabilirsin ve her gün bıkıp usanmadan kendi fotoğraflarını çekip kendini dünyanın merkezinde sanabilirsin, ama ben şunu gördüm ki; kocaman dağların çevrelediği bir kıyıda, güneş uzaktan yavaş yavaş batarken, şu yanı başındaki büyümeye çalışan ağacın üzerinde bir aşağı bir yukarı inip çıkan karıncadan hiç bir farkın yok. O kitapta yazdığı gibi bu bizim hikayemiz değil. Ama dostların inanın hiç olumsuz bir şey söylemiyorum. İnsan bunu farkedince özgürleşiveriyor. O vadideki kelebekler gibi özgür ve ölümsüz. Hele gece oldu mu, dağ kıyısında her şey ne kadar farklı. Kapkaranlık bir gece, milyonlarca yıldız. İşte uzay ve işte o kocaman boşluğu. Seyret. Ve seyrettikçe her an, baktığın her an, kendini küçücük hissettiren o bilinmezliğe tekrar tekrar defalarca gömül. Anlama. Kafan almasın, alamasın. Evreni. Uzaklıkları, sonsuz kavramını. Böylece kopart kendini her şeyi bilen/bildiğini sanan insanlıktan. Anlamak için anlama.

Kentte yanan ışıkların basklınlığı ile uzayı bile kendimizden uzaklaştırıyoruz. Ne garip.

Doğa; dağlar, deniz, güneş, ağaçlar, kayalar, toprak, vadiler, bulutlar, gökyüzü; o kadar dingindi ki. Ve o kadar uyumlu. Evet küçüktüm, ve her şey benim dışımda vardı. Ama ne garip ki varlığımı hissettiğim yegane anlardan biriydi. Nefesimi alıp verişimi hissettim ve kalp atışlarımı duydum.

Bu gezide iki şeyimiz yoktu: saat ve anahtar. Yani bizi ele geçiren zamandan ve güvenlik arayışından tamamen uzaktık. -Bu satır arasından çocukluğuma selam.-

Bu yolculukta fark ettim ki, yolculukları güzel yapan başka bir şeyde insanlar. Hiç bilmediğin yerdeki insanların yaşamlarına bazen bir kaç dakika, bazen bir kaç saat dahil oluyorsun.
Belki başka bir yazıda tanıştığımız insanları da anlatırım. Belki kesinlikle anlatmalıyım. Hayatı boyunca hep önemsiz biri olmak isteyen otel çalışanını, hep gülen taksi şöförünü, gerçekte fotoğrafçı olduğunu saklayan yamaç paraşütü pilotunu, bir uçak alıp hayalini gerçekleştiren pilot olmuş bir eczacıyı, hayata bakışının inanılmaz derecede güzel ve beklenmedik olan garsonu. Hepsini anlatmalıyım.

yasemin

Bazı fotoğraflar burda.

Fotoğraf

21.8.13


Işık

20.8.13


Bazen çok güzel bir ışık düşüyor ve o anı unutmamak için bakıyorum. Tüm detayları aklımda tutmaya çalışıyorum. Sonra bir fotoğraf çekiyorum. Eğer şanslıysam ve fotoğraf makinamda ışığı benim kadar sevdiyse sonrasında yıkanan fotoğraflar harikulade oluyor.

Atlamak

19.8.13


Kendini denize bırakmak

Zaman

18.8.13


Zamanın geçtiğini güneşin, yıldızların, denizin ve ayın haber verdiği günler yaşamak çok keyifliydi. 


Mekanlar/ Renkler

12.8.13







Fotoğrafçı Robert Polidori'nin Havana kitabından. 
Renkler ve mekanlar muhteşem görünüyor. 

Yolculuk

29.7.13



Yeni gördüğüm her şey; tüm yeni açmış ve adını bilmediğim pembe çiçekler ve dallardan sarkan sarı ve beyaz açmamış olanlar,  topraktan fırlamış kökler, onları saran yapraklar, ve yaprakları taşıyan dallar; durmadan parlayan güneşi yumuşatan rüzgar, yelkenlililer geçince dalgalanan suyun sesi ve gece karanlığa gömülen ama yüzeyindeki parlaklığı kaybetmeyen deniz; ve eski kilisenin kalıntıları, taşlar, yarım kalmış duvarlar, havada asılı kalmış kemerler, yerlerini çim kaplanmış odalar, yerin ruhu, tenimdeki sıcaklık ve
dokunduğum her şeyin yumuşadığı o yer,
suyla karışan o küçük şişenin içindeki sabunun kokusunda saklandı.
Artık o şişeyi her açtığımda aynı yerdeyim.

Bu bir gezi yazısı değil, düş yazısı.

2.12.12


O çok eski fotoğraflarda gördüğüm uzak ülkeye gittim. Bütün renklerin başkalaştığı, insanların yüzlerinin değiştiği yere. Tam olarak farklılığının ne olduğunu anlayamadığım, bir şekilde hissedipte o farklılığının cazibesine kapılıp hayallerini kurduğum yere.

Ben küçükken dolabımızda bir sürü albüm vardı. Annem ve babamın evlendiklerinde -ben doğmadan önce- yaşadıkları ve gezdikleri yerlerin fotoğraflarıyla dolu aile albümleri. Yıpranmasın diye özenle yerleştirilmiş, kaplanmış o fotoğraflar belki de benim o zaman dünyaya açılan tek penceremdi. İnternetin olmadığı, televizyonda tek kanalın olduğu, kitapçılarda 3-5 kitabın satıldığı bir dönemden bahsediyorum. Kütüphaneyle tanışmam yıllar sonra olacaktı. Sinemanın büyülü dünyasına tanık olmama ise az kalmıştı. O fotoğraflar ise işte o zamanlar benim için çok şey demekti.
Eski dönem insanlarının birbirlerine anlattığı o baharat ve ipeklerle dolu mistik kentlerin varlığından haberdar olmak demekti. Gazetenin verdiği atlastan gördüğüm uzak denizlerdeki hayatı ucundan ve kıyısından görmek demekti. Okyanusların ötesinde hayat olup olmadığını bilmeyen bir şehrin tek ve yürekli kaşifiydim ben. Yola çıkmaya hazır, inandığı tek şeyin inanmak, biriktirdiklerinin ise hayaller olduğu bir kaşif.

Beni bütün bunlara iten, ruhumu cesaretle dolduran o fotoğraflardı. Rastgele çekilmiş bir an.  Sanki hep yağmurluymuş gibi görünen soluk renklere bürünmüş yerler. Gördüğüm hiç bir binaya benzemeyen binalar. Binaların pencerelerindeki, kapılarındaki başkalık. Ve onları incelemeye çalışırken yoldan geçen bir otobüsün bir anda kadraja girmesiyle kaybolan diğer tüm detaylar. Aylar sonra filmler yıkandığında farkedilen yüzler. Tanımadığın, o an ordan geçen biri-birileri. Kiminin kameraya bakması. Ve yılların arasından zamanı delip geçip, bana bakması. Benim ona bakacağımı bilmeyerek. Sarının tonlarıyla yıkanmış bir fotoğraf değildi. O uzak yerler o renkti. Işık orda öyleydi. Sanki orada her şey daha güzeldi. İsmini bilmediğim tüm o ülkeler, şehirler, sokaklar, büyüleyiciydi.

O albümlerin hemen yanında tüm o fotoğrafların çekildiği fotoğraf makinası da dururdu. O fotoğraf makinası çok farklıydı. Büyük bir objektifi vardı. Ağırdı. Şifresini bilmediğim bir kutu gibi kapalıydı. Ve her şeyin tanığı oydu ama benimle hiç konuşmazdı. Çünkü o zamanlar onunla çektiğim hiç bir fotoğraf çıkmamıştı. Bunun nedeni kırılmış ışık ayarına bağlanmış olsada gerçek şuydu ki, değişen zamanla o makinada kendi sessizliğine bürünmüş, onu tekrar uzaklara götürecek birinin dokunmasını beklemekteydi. 

Her gece ama her gece tereddütsüz düşlerim tüm o yerlerdi.
Zaman geçti.
Zaman geçtikçe her şey olağanlaştı. Denizin kıyısında o kadar uzakken her şeye, kıyıdan uzaklaştıkça her şey yakınlaştı. Denizi görmedikçe, ötesini hayal etmek manasızlaştı. Tarih dersleriyle mistik yerler kana bulandı,  ve aslında televizyondan öğrendiğim kadarıyla savaşlar hala devam etmekteydi. Her şey çok zordu. Bir kaşif değil mühendis olmam isteniyordu. Daha uzaklaşmadan olduğum şehirden, kaybolmuştum.
İşte yıllar yıllar sonra kendimi bulup hayatımı düzene sokup, istediklerimi alıp, istemediklerimi atıp artık bir psikiyatriste ihtiyacım olmadığı kadar büyüdükten sonra sevgiliyle bir hayalimi gerçekleştirmeye o uzak ülkeye gittim. Tabi ki yanıma o fotoğraf makinasını alarak.
İşte orada sevgili benim bu fotoğrafımı çekti. Orada o soluk renkli ülkede, o binanın önünde, tam denklanşöre basarken otobüsün geçtiği yerde, hayallerimin içinde, yıllar yıllar yıllar önceki o albümün sayfasındaki bir fotoğraftan kendime bakıp gülüyorum, düşlerimi gerçekleştirmenin verdiği mutlulukla.

Eskiciler

19.2.12



Eskicilerin olduğu bir pazarda kendimi kaybetmiş şekilde dolanırken, bütün bu eşyaları güzel yapan şeylerden birinin: hiç bir markaya ait olmaması olduğunu farkettim. Eşyaların bir ruhu ve daha önce sahip olduğu sahibinin izleri var. Ama asla bir markaya aitliği yok. Bu yüzden insana hayal kurdurtan ve hiç şüphesiz ona sahip olduğunuzda anılarınızın mekanını süsleyecek eşyalar her biri. 





görseller Paris eskicilerinden.

Mimar eli değmemiş bir ada Symi

14.1.12


Mimar kelimesi bugünlerde bana, müteahhit kelimesini duyduğumda hissettiğim ürpertiyi hissettiriyor.  Bu yüzden olsa gerek henüz mimarların ayak basmadığı bu adada, Symi'de bulunmaktan bayağı keyif aldım. Bir de turist mevsimi olmadığından insan akınına uğramamıştı ve en yalın, en kendi haliyle görme şansım oldu. 

-Ayaklarımın donmasına, çoraplarımın ıslanmasına, burnumun akmasına, duş alamamış olmama, soğuk olmasına, yolun çok uzun sürmesine, yolda midemin alt üst olmasına rağmen :)-


Symi adası insanların kendi algı ve ihtiyaçlarına göre şekillenmiş bir mimariye sahip. Hiç öyle mimarların 'el kitabı' neufertte yazıp çizilen ölçüler uygulanmamış. Mimarsız bir mimarlık tanımı böyle bir şey olsa gerek. Tamamen ihtiyaçtan oluşmuş mekanlar, alışkanlıklarla form bulmuş boşluklar, adanın kendine has dokusunu yaratmış. 

Sanki alışkın olduğumuz bütün ölçüler aynı oranda küçülmüş gibiydi adada. Evlerin büyüklükleri, kapı pencere boyları yollar vs vs. 


Mesela bütün evlere minik kapılardan geçiliyordu. Alçak ve dar. Nedense en çokta kapılara takıldım. Her yerde kapılar vardı. Küçük olmalarına rağmen aynı eve açılan bür sürü kapı. 





19.yy ın sonunda 22.500 olan nüfusu şimdi 2.500 müş. Ben adada yaşayan 4 ya da 5 kişi gördüm iki gün boyunca. Adanın boş ve terkedilmiş halininin uyandırdığı kopukluk duygusunu bir roman yazarı olsaydım daha iyi anlatabilirdim belki. Ama yinede denemek istiyorum anlatmayı:
Ada, sanki kaza geçiripte hafızasını kaybetmiş, ismini bile unutmuş bir insanın sahipsizliğini anımsattı bana.





Adanın ilk göze çarpan özelliği renkleri.  Hep böyle renkli miydi bilmiyorum. Bu aşağıda da renklenmeye çalışıp vazgeçmiş bir kapı var. Hatta mavi boya kapının önünde kurumuş halde öylece duruyordu. 




Adanın insan algısını alt üst eden oranları.
Sanki bir kaç merdivenle çıkılıveriyormuş gibi görünen bu tepeye sevgili çıkıp el salladığında bütün algım alt üst oldu.

Sonra bir  gemi yanaştı limana. Eminim ki o geminin daha büyüklerini defalarca kez görmüşümdür. Ama size yemin ederim gemi geldiğinde hayretler içinde kalan küçük bir çocuk gibi  'vauvh ne kadar da büyük bir gemi' diye haykırdım.

Alın bir yanılgı daha.


Boşlukta beliren devasa gökkuşağı. 



Yaşasın mimarsız mimarlık.

the end

Barınak Oyunu

14.12.11

Fotoğraflara bakın. Tek tek. Sonra o evlerde yaşadığınızı hayal edin. Sabah orada uyandığınızı, o kapıdan çıktığınızı, komşularınızla karşılaştığınızı, ve onlarla konuştuğunuzu. 
Sonra çocukluğunuzu orada geçirdiğinizi düşleyin. Kaç arkadaşınız olurdu acaba? Onlarla ne oynardınız? Saklambaç oynarken nereye saklanırdınız? Ya yalnız kalmak için nereye kaçardınız?  Sonra anılarla beraber ne biriktirirdiniz acaba? Ne koleksiyonunuz olurdu? Kum mu, taş mı, toprak mı, kelebek mi, yaprak mı?
Sonra olabileceğiniz insanı hayal edin. Şimdi olduğunuz insandan ne kadar uzakta?





















 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger