ASYA NOTLARI 4 / DOĞU + BATI

24.4.17


Vietnamlılar kadar gezginler de çok ülkede. Gezgin ile turisti ayırabiliyorsun birbirinden. Gezginin kalkanları yok. Turistler ise hep şaşkın, hep yargılayıcı ve uyumsuz. Vietnamlıları bazen anladığımı hissediyorum, topraklarına ziyarete gelen batılılar onlara neden garip geliyor bunu anlıyorum. Batılılara nelerin tuhaf geldiğini de görüyorum.  Doğunun topraklarında batı düşüncesiyle eğitilmenin sonucu bu galiba; iki tarafı da anlamak.


Turizme kucak açmaya çalışan Vietnamlıların, gelen batılılara davranışları çok şey anlatıyor. Onların düşünce biçimiyle batılıların ki kesinlikle iki zıt uç.  Vietnamlılar batılıları anlamaya çalışmışlar, anlayamamışlar ve anlamlandıramamışlar. Sonra da anlamaya çalışmayı bırakmışlar. Ve batılıların bitmek tükenmek bilmeyen isteklerine çözüm üretmeye çalışmışlar.

Misal batılıların kendilerine seçenek sunulması isteği. Bizim de öyle. Hep bir seçeneğimiz daha olsun istiyoruz. Vietnamlılar için bu garip geliyor. Ama batılılara seçenek sunuyorlar. Örneğin Halong Bay turu. Bir sürü seçenekten birini seçiyormuşsun gibi hissediyorsun. Otelini seçiyorsun, kaç gün geçirmek istediğini seçiyorsun, gemini seçiyorsun. Bütün gün oradan oraya sürükleniyorsun. Teknelerle gemi değiştiriyorsun; bazı gemilerde bekleyip, bazı gemilerde yol alıp, bazı gemilerde geceyi geçiriyorsun. Sürekli farklı gruplarla bir araya gelip, sonra ayrılıyorsun ve günün sonunda yüzlerce insanla aynı yerde aynı otobüsü beklerken buluyorsun kendini. Tüm seçenekler aynı kapıya çıkıyor. Bu da Vietnamlıların batıyla dalga geçme şekli gibi bir şey. Büyük bir ihtimalle bu büyük bekleyen kalabalığa bakarken de yorgunlukla beraber kıs kıs gülüyorlardır. Çünkü onlar için müthiş yorucu ve karmaşık bir organizasyona dönüşüyor. 


Özgürmüş gibi hissettiren seçim yapma şansımız aslında topluma kaos ve bireylere de stres yaratmaktan başka bir işe yaramıyor.
Her seçim yani her kararın beni nasıl yorduğunu düşünüyorum. 
Bir seçim yaptığında her zaman  seçmediğin şeyin seni kemirmesini de seçmiş oluyorsun. Acaba diyorsun hata mı ettim, onu mu tercih etmeliydim. Durmadan geriye dönüp sorguluyorsun. Sonra paralel evrenlerde seçmediğin yaşamın uzantılarıyla bir gün karşılaşmayı umut ederek yaşıyorsun.  Tercih etmek sadece ve sadece tuhaf hisler kitlesiyle yaşamana sebep oluyor. Seçenekler arttıkça, seçilen şeylerin değerini göremez oluyorsun.

Vietnamlılara tuhaf gelen tüm alışkanlıklarımızı onların gözünden gördüğümde bana da tuhaf geldi.

Evren Durmadan Genişliyor!

20.11.13


Einstein üniversitede profesörlük yaptığı dönemde bir öğrencisi çıkan soruların tamamının geçen seneyle aynı olduğunu söylemiş. Einstein'da -Evet bütün sorular aynı ama cevapları tamamen farklı- diye yanıtlamış.

Bu cevabı o kadar çok sevdim ki, beni adeta özgürleştirdi.

Doğruların ve yanlışların olmadığı, ama doğru ve yanlış diye öğretilen şeylerin sürekli yer değiştirdiği bir dünyada yaşıyoruz.
Bilimin kendi içinde genişlemesi bir yana, insan da kendi içinde aynı şeyi yaşıyor.
Örneğin ben her sene aynı kitabı okuyup, tamamen farklı şeyler algılıyorum ve farklı şeyler öğreniyorum.
Kısacası evren durmadan genişliyor.

Mekan ve Alışkanlıklar / Yaptığım Konuşmanın Ardından

8.4.13

Okuldayım.
Zamanın çok hızlı geçeceğini ve kendimi birden bu tarihte, başka bir şehrin bu yerinde bulacağımı biliyordum.

Zaman biz şehirdekilere acımasız davranır. Biz daha hızlı hareket ettikçe, o da daha hızlı akar. Yavaşlatmak için zamanı, yavaşlamak gerekir. Hatta bazen durmak.

Okuldan içeri adımımı atar atmaz, bir avlu beni büyük bir uğultuyla karşılıyor. Bu yeni binalardaki aynılık, ve ruhsuzluk, ve gürültü beni öldürüyor.

Üniversitelerde, farklı disiplenlerden bu kadar çok insanın -bir daha hayatınız boyunca bir arada göremeyeceğiniz bu kadar farklı düşüncelerdeki ve hislerdeki insanların- aynı mekanı dolduruyor olmasına rağmen, mekanın ısrarlı bölücülüğünden dolayı insanları birbirinden koparıyor olması beni hayrete düşürür. Birbirinizi duymanıza engel olacak kadar kötü bir akustikten kaynaklanan uğultu, en az bölümleri birbirinden ayıran duvarlar kadar kalındır ve çevreler sizi. Ve bü yüzden her bölüm kendi içine kapanır. Bu mekanlarda bırakın tartışmaları, fikir alışverişlerini, kimse kimseyi duyamaz bile. Kimse kimseyi göremez ve tesadüfen de olsa karşılaşamaz. Oysa bir mimari yapı tesadüflerin oluşmasına izin vermelidir.

Dün gibi hatırlıyorum elimi kolumu sallayarak girdiğim o şehirdeki üniversiteyi. Koridorlar beni heykel bölümüne sürüklemişti. Sonra kendimi bir atölyede, derste çamurla oynarken bulmuştum. Sınıfa pencereden süzülen güneş ışığının yoğunluğu ortamdaki toz bulutunu bütün hafızamın içine doldurmuş olacak ki her şey buğulu anımda. Hiç bir görüntü yok. Ama bende bıraktığı etkiyi çok net hatırlıyorum. Kokusunu hatırlıyorum.
Hani her şehrin kendine has bir kokusu vardır ya, mekanlarında var. Bir kütüphanede örneğin tozla karışık eskimiş kağıt kokusunu duyumsarsın. Bir devlet hastanesinde kan kokusu, çiş ve ter kokusuna karışır. Özel bir hastanede ise dezenfekte edilmek için kullanılan kimyasalların kokusu baskındır. Pastanelerde ise bir koku vardır hani, hangi tatlıdan geldiğini bulabilsen yersin tümünü. Ve bu pastanelerin en büyük sırrı ve gizemidir. O ya da bu tatlıdan değil onların bütününden ortaya çıkar bu koku ve sen her seferinde onu bulmaya yaklaştığını sanır heyecanla seçtiğin tatlının paketlenmesini beklersin. Ve o koku eve geldiğinde kaybolur ve sen bazen sadece o koku için pastaneye geri dönersin.
İşte o okulun o kokusu bana kendini unutturmadı.

Bu okuldan çıktığımda ise okulu hemen unutacağımı biliyordum. Çünkü hiç bir şekilde duyumsayamadım.
O  yeni yapılardaki, aydınlatma ve gürültü ve yüzeyler - sizin görme, duyma ve dokunma duyularınızı yok eder. Kör eder, sağır eder, felç eder.

Gerçekten okuldan çıkıpta ışıklardan karşıya geçtiğim an her şeyi unuttum. Aklımda kalan tek şey oraya giderken ki yolda rüzgarla beraber uçuşan yüzlerce naylon poşetini havada görmem oldu.
Aslında haksızlık etmeyeyim orada bir konuşma yaptığım için heyecanımı da hatırlıyorum.

Başa döneyim. Ben o gün kendimi bir anda üniversitenin o hiçte sevmediğim konferans salonlarının birinde buldum. Hani sıra sıra koltukların olduğu, yerin kırmızı bir halıyla kaplandığı, kötü beyaz ışıkların yandığı ve ahşaptan bir kürsünün sahneyi işgal ettiği salonlar. Ve içeride mimarlık birinci sınıf öğrencileri, onlar için hazırladığım  konuşmayı dinlemek için ordaydılar. Galiba dersten dolayı orda bulunmak zorundaydılar. Yani bu bir tesadüf değildi.
Belki okulun her hangi başka bir mekanını kullansaydık, örneğin kantinini ya da bahçesini ya da ana avludaki merdivenlerini, daha fazla insan istekli olarak, ama tesadüfen bize katılabilir ve daha zengin ve renkli bir konuşma olabilirdi.
Bence mimari yapılar buna izin vermediğinde kendimiz bunları yaratmalıyız, bu tesadüf anlarını. Çünkü  yeni bir şeyler deneyimlemek çok önemli. Hatta çocukların hayat karşısında sürekli heyecanlı kalmalarının bir nedeni de her şeyi ilk defa deneyimliyor olmaları bence. Yeğenimi ilk defa sinemaya götürdüğümde heyecandan yerinde oturamamıştı. İzleyeceğimiz animasyon başlayana kadar etrafını, insanları dikkatlice izlemiş ve perdeye görüntüler gelmeye başladığında gözünü bir saniye olsun  ayırmamıştı.
Bu konferans salonu ise onlarca kez sıkıcı ders anlatımlarıne ev sahipliği yaptığı için,  daha konuşmama başlamadan öğrencilerin suratlarındaki ilgisiz ifade okunabiliyordu. Oysa merdivenler ya da bahçe olsaydı mekanımız,  öncelikle hiçte rahat olmayan bir yere -merdivene yada toprağa- oturmaya çalışırken ve kendini kalabalıkta konumlandırmaya çalışırken ilgisi uyanmaya başlayacaktı. Hatta konuşma yine sıkıcı gelse bile ona, etrafını o noktadan izlemek bile eminim yeni bir deneyim demekti.
Aynı şey benim içinde geçerliydi.
Konferans salonunda insanların sıkıntıyla telefonlarını kurcaladıklarını görüyor ve kendi dikkatimi bile toplamak için epey zorlanıyordum. O an, konserinde izleyiciyi telefonla fotoğraf çekiyor diye azarlayan Keith Jarret'a duyduğum öfke yön değiştirdi. Öfkeyi bunu ona yaptıran, telefonuyla fotoğraf çeken insanlara karşı duymaya başladım.  Müzisyene konserden aldığım zevki aniden yok ettiği için kızmışken ona hak verdim. Çünkü onun da aldığı zevk yok olmuştu.

Bir yandan da ister istemez bulunduğumuz mekan, salon, beni konuşmacı karşımda oturanları da dinleyici yapıyordu ve ben en başından beri bunu hiç istemiyordum. Benim düşünceme göre bu bir alış veriş olmalıydı. Düşüncelerin, duyguların, soruların ve cevapların değiş tokuşuyla gerçekleşen bir alışveriş. 
Fakat bir yerden sonra sorularıma cevap alamıyor ve insanların ilgisi çok yavaş bir şekilde uyanıyorken kendimi adeta yemek programı sunuyormuş gibi hissetmeye başladım. Ama başka bir dilde!

Aslında bu çok üzücüydü. Çünkü biliyorum ki anlattığım şeyleri 14 sene önce bana birisi anlatsaydı herhalde delirirdim. İştahla kütüphaneye ya da internete koşar ya da kendimi sokağa atardım. Büyük bir özenle hazırladığım konuşma tasarıma ve hayata dair çok fazla şey söylüyordu ve heyecanladırması gerekiyordu.  Konuşmayı hazırlarken farklı zamanlarda, farklı yerlerde gördüğüm, okuduğum farklı dallardaki düşüncelerin, görüntülerin birbirileri arasında büyük bir ustalıkla ilişki kurup, adeta bir beste yapar gibi çalışmıştım. Ve bunu yaparken kafamda tek bir düşünce vardı. O da insanların ilgisini canlı tutabilmek ve hani görünmeyen bir rüzgar eser ve bir yaprak kıpırdar ya hafifçe, işte dinleyenlerin içlerinde de herhangi bir hissin kıpırdamasını sağlamaktı.

Şimdi farkediyorum ki bunu yapmam için ne anlatacağım kadar bunun nasıl olduğuda önemli. Hatta belki daha da önemli.
Bir diğer farkettiğim şey de şu:
bu tip konuşmalardaki, ders anlatımlarındaki en büyük iki sorunun birinin mekan ve diğerinin de alışkanlıklar olduğu. O kürsü, mikrofon, ışıklar, o koltuktaki yayılma alışkanlığı, çaktırmadan önündeki koltuğu perde gibi kullanıp telefonu görünmeden kurcalama alışkanlığı, yazıyor gibi yapıp dizlerin üzerine konan defteri karalama alışkanlığı, hatta gözü açık uyuma alışkanlığı bile olabilir, bunlar.
Düşünsenize bütün ilkokul, ortaokul, lise hayatımız boyunca oturduğumuz sıra bile değişmeden öğrenmeye çalıştık. Evet yıldızları anlatan fen hocalarını yemek tarifi alır gibi dinledik, ve belki  fazlasıyla büyülenebileceğimiz kimyayıda. Ama ne yapabilirdik ki, tek bir gezegeni görmeden, bir civaya dokunmadan, deney yapmadan, maketler yapmadan, malzemeler kullanmadan ne öğrenebilirdik. Tüm dersleri aynı televizyon izler gibi izledik. Tüm duyularımızı kapatarak. Sonra dikkatimiz dağılıyor diye başımıza tebeşir yedik. Oysa tebeşirleri fırlatan biz olmalıydık.

Bende mekanı ve alışkanlıkları aşamadığım için anlatmaya çalıştığım bir çok şey havada asılı kaldı. Ne anlatacağım kadar  nasıl anlatmam gerektiğine de kafa yormalıydım. Bunu daha önceden düşünebilseydim o zaman hiç şüphesiz aklıma şu gelebilirdi. Bütün öğrencileri sahneye alır, ben de onların oturduğu yere geçerdim. Belki o zaman kafamda kurduğum alışveriş gerçekleşebilirdi. En azından hapsolduğumuz mekanı değiştirebilir, alışkanlıkları biraz olsun kırabilirdim. Sonuçta aynı duvara, herkesten farklı bir top atıyor olmak, topun geri sekmeyeceği anlamına gelmiyor.

Başarabildim mi bilemiyorum ama umarım birilerine dokunabilmişimdirnokta



not1: Bütün bunları düşünmemi sağlayan, ve sayesinde böyle bir şeyi deneyimlediğim üniversitedeki hocama binlerce kez teşekkür.  Beni çağırmasından öte, o ve ekibinin kesinlikle başka bir şekilde öğretmeyi başarıyor olmalarından dolayı bu teşekkür. 

not2: Bu aralar kendimi kaybetmiş birşekilde çalıştığımdan yazılarımda aksıyor. Yazının tekrar üzerinden geçemediğimden ve aralıklarla yazdığımdan yazının çıkışıyla, yazıdan çıkışım farklı oldu. Yani başta söylemek istediklerim devamında farklılaştı. Umarım çok kopuk gelmez her şey. 

Tanımlanmamış hisler üzerine

11.8.11





Dün izlediğim bir Amerikan filminde, lise öğrencileri edebiyat dersinde Romeo ve Juliet’i tartışıyorlardı. Aşktan bahsediyorlardı, ne olduğundan, nasıl olduğundan, ne hissettirdiğinden. O yaşlarda kendi gördüğüm edebiyat derslerini düşündüm. Bize çok fazla kitap okutmazlardı, hatta hiç bir zaman şu kitabı okuyun dediklerini hatırlamıyorum. Sadece kitaplardan alınmış parçaların olduğu bir ders kitabımız vardı, onları okur ve sonundaki soruları cevaplandırırdık. Bu sorularda genelde parçaların içeriğinden öte olaylarla alakalı olurdu. Yani bilmem kim ne yapmış, bilmem kime ne olmuş gibi. Hiç bir zaman şöyle bir soru olduğunu hatırlamıyorum –Bilmem kim bu durum karşısında ne hissetmiş?

Dolayısıyla farkediyorum ki koskoca bir okul hayatı hep olaylarla ilgilenerek geçmiş, hisleri duyguları es geçmişiz. Ama bir edebiyat öğretmeninde bunları aynı şekilde es geçesi tuhaf değil mi? Bir insanın yaptığı işe, ilgilendiği şeye karşı hiç mi tutkusu olmaz. Ama doğru ya ‘tutku’ kelimeside anlamını öğrenmediğimiz kelimelerden biri. Aşk kelimesi gibi. Hatta biraz daha zorlarsam beynimi ağzımıza almadığımız ayıp kelimelerden biri olduğunu hatırlayacağım hiç şüphesiz. 

Bir kaç kere aşk kelimesinin geçtiğini hatırlıyorum derslerde. Ama o aşkta allah a duyulandı. O kadar. Öyle olmalıydı. İçimizde hareketlenen hisler gerçek olamazdı. Olmamız istenilen insan hissetmeyen-di. Bu da koskoca bir bilim dalının Psikolojinin es geçilmesi demek değilde ne? Onun yerine fizik, kimya, coğrafya, tarih vardı hayatımızda. Bu durumda küçükken her ağladığımda bana kızılması şaşrtıcı olmuyor. ‘ ,içim acıyor’ demem de mümkün olmuyordu gözyaşlarımın nedenine bir açıklama olarak. Ancak ‘ayağımı çarpmam, düşmem, parmağımı kesmem bir ağlama nedeni olabilirdi. Sadece bir fiziksel acı. İlerleyen zamanlarda hep onları bahane ederek ağladım. Ama bu benim geldiğim iyi bir aşamaydı. Çünkü yaşadığım acının içten geldiğini anlamam bile yıllarımı aldı. Bu bana daha önce hiç tanımlanmamıştı. Düşüncelerine, hislerine ayırdığın yalnızlığı tatmak bile zordu o zamanlar. Kardeşlerle paylaşılan odalar, sürekli televizyonun açık olduğu bir salon, ve kaçacak yer olmayan bir apartman dairesi. Sanki herşey ve herkes hissetmemen için örgütlenmiş gibi.

Düşünüyorumda belki de bu yüzden küçükken bize verilen şair olma, ressam olma hakkını kaybediyoruz. Küçük bir çocukken hissettiklerimiz bambaşka. Biliyorum çünkü doğduğundan beri yanında olduğum bir yeğenim var. Şimdi 7 yaşında. Bende onunla beraber büyüyorum ve görüyorum. Ve bu kadar zengin olan dünyamıza büyüyünce neler olduğunu anlamlandıramıyorum.

Onun yaşındayken, belki biraz daha büyüktüm, yazın gittiğimiz bir evin bahçesinde bir gece yıldızları farketmiştim. Sonra onları daha iyi izlemek için toprağa uzanmıştım. Tam uzayın derinliklerine yol almaya başlamıştım ki babamın ‘deli misin sen kalk çabuk ordan' sesiyle geri dönmüştüm olduğum yere. Sonra uzunca bir süre oraya gitme şansım olmadı.Buna hiç bir zaman cesaret edemedim.  Geçen hafta İzmir'e ablamların evine ziyarette gittiğimde bu anımı tekrar hatırladım. Sonra bir gece yıldızları izlemek için herkez uyuduktan sonra çatıya çıktım. (Evet 30 yaşındayım ve bunu hala gizlice yapıyorum) Başımın altına koyduğum yastığı orada unutunca ertesi sabah bunu farkeden minik yeğenim 'orada ne yaptın' diye sordu. Korkmadan, çekinmeden beni anlayacağını bildiğim için yıldızları izledim diyebildim. Gözleri aniden parladı ve 'bu gece ben de gelebilirmiyim' dedi. 'Kimseye söylemezsen olur' dedim. Ve o gece beraber çatıya çıkıp yıldızları izledik. Büyülendik. Başka bir sır daha ekledik ilişkimize. Şimdi anlıyorum ki onun beni sevme nedeni herşeyden önce kimsenin anlamadığı duygularının varlığını benimle paylaşabiliyor olması. 
 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger