YAŞAMA DAİR / MELANKOLİK BOŞLUKLAR

6.5.17


Yaşamın, içinden geçip gitmesine izin verdiğinde,
basit bir şekilde,
yaşamı yaşama şeklin de değişiyor.

Bizim yaptığımız ise şu:  analiz etmek, gruplandırmak, programlamak, kaydetmek, kaydettiklerini paylaşmak, aktarmak, yazmak, planlamak. Bunu yaparken bir çok şeyi kaçırdığımızı düşünmeye başladım.

Ben örneğin, okuyorum, notlar alıyorum, fotoğraflarımı gruplandırmaya çalışıyorum, yaptıklarımın fotoğrafını çekmeye çalışıyorum bunu sürekli internetten paylaşmaya çalışıyorum, düşündüklerimi kelimelere dökmeye sonra bunu paylaşmaya çalışıyorum. Bazen sevgiliyle yaptığımız konuşmaları, konuşurken farkettiğimiz şeyleri sonra yazıyorum. Güzel beni etkileyen bir şey gördüğümde fotoğraflama içgüdüsüyle hareket ediyorum.
Bütün bunları yapmak ise yaşamın içine girmemi engelliyor. Çünkü yaşam hep başka bir şey oluyor ve ben ona hazırlık yapıyorum. O karşımda duruyor ve ben onu orda yakalamaya çalışıyorum. Bir anda kaldığında ve o anın kaydını tutmaya çalıştığında hemen akabinde akan diğer bütün anları kaybediyorsun. Kaybetmemek için kaydettiğini sanarken asıl o zaman kaybediyorsun. Geri dönüp düşündüğünde aklında kalan hiç bir zaman kaydettiklerin olmuyor. Anlamsız kayıtların oluyor beyninde. Ama bu iyi bir şey çünkü diğer türlü yaşam çekilmez olurdu, her şeyi kayıt altında tutup hatırlayabilseydik. Zaten tuttuğun her kayıt, bir takım analizleri, yargıları, pişmanlıkları da peşinden getiriyor. Acaba bugünü iyi değerlendirebildim mi, benim için verimli geçti mi, görmem gerekenleri gördüm mü, yapmam gerekenleri yaptım mı, zamanımı iyi kullanabildim mi, doğru kararları verdim mi?

Yapmam gereken yaşamı karşıma almadan, onu tutmaya çalışmadan, içimden geçip gitmesine izin vermek. 

Kitapları altını çizmeden okuyup, bitirdikten sonra fırlatıp atmak; fotoğraf çekmeden gezmek, yaptıklarını arşivlemeden yapmak, yani yapmak, geri dönüp bakmadan yapmak ve yaptıklarının kendi yolculuklarını yaşamasına izin vermek, anları internette paylaşmamak. (paylaşma işine girdiğin an, paylaşmak için yaşamaya başlıyorsun) 

Sanki böyle yaklaşırsam içimde açılan o kocaman melankolik boşlukları doldurabilirmişim gibi hissediyorum. Hani zamanın geçmesinden oluşan; özlemlerin, pişmanlıkların, anıların açtığı boşluklar.

Boşluk

19.5.15



Boşluk.

İlk keşfedişim mimarlık okumaya başlamamla oluyor. Koyduklarından daha çok koymadıklarınla bir mekanı yaratmaktan bahsediyorlar. Bana büyüleyici geliyor. Bunun üzerine çok düşünüyorum. İlk duyduğum an bunun hayatıma bu kadar değeceğinden habersizim. Yıllar geçiyor. Koymamaya çalışarak yaratmaya çalışıyorum. Ve bu benim her yaptığım işin çıkış noktası oluyor. Dokunmak ama boşluğu yaratmak için dokunmak ve sonrasında hiç dokunmamış gibi olması.

Gördüğüm her boşluk beni etkiliyor. Yeryüzünün boşluğu, boş odalar, boş duygular, boş sayfalar, boş gökyüzü, boş tablolar, müzik parçasının arasındaki boşluklar...
ve yazının burasındaki boşluk





























































susmak.


Bunları yazmamın sebebi, bir şeyi farketmiş olmam, bu yazdıklarımın hissine yakın.  Hayatında da aslında koyduklarından/seçtiklerinden/tercih ettiklerinden daha çok koymadıkların/seçmediklerin/tercih etmediklerin kimliğini belirliyor.

İnsanlar karşılarındakini hep tercih ettiği yaşam şekliyle, giydikleriyle, yaptıklarıyla, işiyle yargılıyor ve ona göre davranıyor, ona göre kafasında bir sen çiziyor. Oysa seni sen yapan boşlukların, tercih etmediklerin, giymediklerin, yapmadıkların...
Ve kendini anlatmaya çalışmaktansa anlatmaman.
Susmak.

Eşsiz Bir Duyguydu

19.8.14


Korkuyor muyum? Bilmiyorum. Kendime soruyorum. Cevaplayamıyorum. Tırmandıkça dağa, belki biraz, diye düşünüyorum. En tepeye varıp o kendimizi bırakacağımız yamaca geldiğimizde evet korkuyorum diyorum. Ama sonra solumdaki muhteşem manzarayı görüyorum. Ve büyüleniyorum. Yavaş yavaş hazırlanmaya başladığımızda çok garip bir şey oluyor. Sanki daha önce defalarca yapmışım gibi her şey çok normal geliyor. Korku kalmıyor. Koşmam gerektiğini söylüyor pilot. Havalanana kadar koşmalı ve durmamalıyız diyor. Aşağı doğru süzülmeye böyle başlıyor olmak ilginç geliyor. Kendin koşarak, koşa koşa uçuşa geçiyorsun. Fikir hoşuma gidiyor. Önümdeki paraşütler sırayla gökyüzüne doğru yükseliyor. Sevgili atlıyor. Arkasında ben varım. Her şey hazır bekliyoruz. Bir rüzgarı bekliyoruz. İşin bu kısmı bile hoşuma gidiyor. Bizi savuracak bir rüzgarı beklemek. Sonra hafifçe hissediyorum gelen rüzgarı. Ve paraşütümüz yukarı doğru açılıyor ve pilot koşmamı söylüyor. Koşmaya başlıyorum. Ve hemen arkasından ayaklarım yere değmemeye başlıyor. Boşlukta bir kaç adım daha attıktan sonra duruyorum. İşte havadayım. Havada asılıyım. Bazen şiir yazarken olduğum yerdeyim. O yüzden hiç yabancılık çekmiyorum.
Ayaklarım yere, başım göğe değmiyor. Aradayım. Dünya kesinlikle yuvarlak. Şurdaki kara parçası aynı haritadaki gibi ve küçük adalarda. Ama hiç bir haritada yer almayan şu güneş ve denizin parlaklığını görebileceğim tek yerdeyim belki de. Yavaş yavaş ilerliyoruz. Aynı ağaçtan düşmekte olan bir yaprak gibi.
Çok tuhaf hiç korkmadım. Hatta korkuyla ilgili hiç bir şey yaşamadım.
Yarım saat süzüldükten sonra iniş yaptık.
Yarım saat sanki kalbim, dünyanın kalbiyle bir attı.

Mont Saint-Michel (pronounced: [mɔ̃ sɛ̃ mi.ʃɛl]

28.2.12


Uçarken


-Bak sevgili buralar hep benim, 
çocukken almıştım.  





Boşluk

1.12.11


Tasarımcı 'şey'lere form vermekten daha çok, aslında boşluğa form veriyor. 


ve 
boşluk sürekli beni çağırıyor. 

Tanımlayamadığım şeyin tanımı

19.11.11

Nakazora: The space between sky and earth, the place where birds, etc. fly. Empty air. Mid-air. An internal hollow. Vague. Hollow. Around the center of the sky. Or, emptiness. A state when the feet do not touch the ground. Inattentiveness. The inability to decide between two things. Midway. The center of the sky (the zenith).













 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger