Ubud Günlüğü 5 / Salıncak

19.10.17


Ubud'dan ayrılamadık. Bir gün daha burada kalmaya karar verdik. Asya'da plan yapma konusundaki esnekliği seviyorum. Değişen dünyada herşeyi günler ve hatta aylar öncesinden planlamak gerekiyor. Asya ise bizimki gibi plansızlar ve kararsızlar için kollarını açıyor.

Otelde, kahvaltıdan sonra yine uçurumun kıyısındaki yerimize gittik. Kendimizi uçurumdan atma planları yaptık. Dövmemin anlamı. L'appel du vide -Kendini yüksek bir yerden bırakma isteği. Burası bunu hissettiğim ilk yamaç. (daha önce bu duyguyu yaşatan diğer bütün yamaçlar hayal ürünüydü.) 
İkinci yamaç ise akşamüstü gittiğimiz yer oldu. Bu uçurumda bu arzumuza biraz daha yaklaştık diyebilirim. Çünkü koskocaman iki palmiye arasına halatlarla asılmış  bir salıncak vardı. Her salıncaktaki sallanış kendini atmanın bir antremanı gibiydi.
Olduğun yer ile olmak istediğin yer arasında gidip gelmek.
Dünyanın en eşsiz salıncağı bu olsa gerek.

Ubud Günlüğü 4 / Ubud'da Yaşam

16.10.17


Tirta Empul tapınağındayız. Kutsal olduğuna inanılan çeşmeden akan sular altında insanlar ibadetlerini yerine getiriyor. Havada garip, tanımlayamadığım hisler asılı. İnanç, bu ülkelerin insanları için çok farklı bir anlam taşıyor.

Öğle yemeğimizi bir warungda yedik. Etrafı bomboştu, daha doğrusu uçsuz bucaksızdı. Kocaman yapraklarla sunulan Bali'nin muhteşem yemeklerinden yedik. Yediğim çoğu şeyi ilk kez tattım. Eskiden yeni tatlar korkuturdu. Ama burda yeni tatlar tatmak için sabırsızlanıyorum. Yemeğe de, yediklerimin şekillerine bakmaya da doyamıyorum. Uzakta uçan uçurtmalar, hatırlayabildiğim her şeyin arka fonunda.

Yemekten sonra Gunung Kawi tapınağına doğru yoldayız. Bir sürü merdivenle tapınağın olduğu yere iniyoruz. Kafalarında taşıdıkları yükleriyle insanlar geçiyor yanımızdan. Sepetler, bambular, kuru dallar, su bidonları. Koca dünyayı taşıyorlar. Sevgili yaşlı bir adama taşımasında yardım etmek istiyor ama adam izin vermiyor. -Belki biz de kafamızda bir şey taşımalıyız, bu duygunun ağırlığını taşımaktansa- diye düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum.

Güneş yavaş yavaş batmaya yaklaşıyor. Herşeyin rengi  olağanüstü. Bir nehirin üzerinde yer alan köprüden geçiyoruz. Nehirin akan sularının yönünü değiştiren kocaman kayalar var. Bu kocaman kayaların her biri bir şiir gibi.

Biraz fotoğraf çekip, yürümeye devam ediyoruz. Yosun tutmuş taşlara, duvarlara dokunuyorum. Bir köşede hindistan cevizlerinin kabuları birikmiş. Akan suyun üzerinde sarkan dallar, ait olduğu ağaç gövdelerine ne kadar uzak.

Akşam yemeği için otelimize geri döndüğümüzde hava kararmıştı ve bütün yıldızlar çıkmıştı ortaya. Sakin bir gece. Siyah kimonomu giydim, saçlarımı topladım ve bordo renkli bir ruj sürdüm. Sevgili duştayken ben restorana, yemek masasına geçtim. Onu orda bekledim. Yanıma gelip beni gördüğü ilk an gözlerindeki ışığı ve hissi asla unutmayacağım. Eğer hislerin ve ışıkların bir koleksiyonunu yapabiliyor olsaydım bu his ve ışık koleksiyonumun en nadide parçası olurdu hiç şüphesiz.

Birer şarap söyleyip derin bir sohbete daldık.

Odamıza döndük.
Bu arada söylemiş miydim, yatağımız kocaman bir ağaç gövdesine bakıyor. Gece, aydınlatmalar bu ağaç gövdesini hafif belirginleştiriyor ve bahçedeki iki sandalye ve küçük masanın silüetlerini de okunur kılıyor. Başka bir zamandan kopup gelmiş gibi görünüyor.

Düş dünyasına gitmek için buradan geçiyoruz her gece.

UBUD Günlüğü 3 / Pirinç Tarlaları

13.10.17


Yine eşsiz bir kahvaltıyla güne başladık. Yine ağaçlara sarılmak, dallarıyla şakalaşmak istiyorum. Şakalaşırken onları yanlışlıkla kırmaktan korkuyorum.

Bugün programımız biraz yoğun. Ubud'u keşfe çıkacağız. İlk durağımız: Tegallalang pirinç Tarlaları.
Arabayla yol almak bile keyifli. Penceremden gördüklerim: ev, ev, ev bir anda boşluk -ufuk çizgisine kadar giden-, sonra pirinç tarlası, ağaç, ağaç, ağaç, tarla, tarla, tarla ve uçurtmalar.

Ubud'dan ayrılmak çok zor alacak. Buna eminim.

Pirinç Tarlaları.

Buranın anlamını anlatmak için biraz çocukluğumdan bahsetmeliyim. Çocukluğum bir lojmanda, yani etrafımdaki diğer bütün çocuklarla aynı olan bir evde geçti. 4. kat, 7 numara. İnternet yok. Televizyonda saçma sapan şeyler var. Kitaplar yok. Sadece günlük gazete geliyor. Dünyaya açılan iki pencerem var. Birincisi İngilizce öğrendiğim ders kitaplarım, ikincisi de sık sık yurtdışına iş seyahatlerine çıkan babamın getirdiği havayollarının dergileri. En çok Air France'ın dergisi geliyor. Yeni çıkan filmler, albümler ve gezi rehberleri var. Yıllar önce benim hayal üreten beyin hücrelerim o dergilerin seyahat yazılarıyla hareketlenmeye başlıyor. Bir sayfa var hiç aklımdan gitmeyen; Bali'nin pirinç tarlalarını gösteriyor, hafif güneş batarken. O zaman bir hayal kuruyorum. Seyahat etme hayalini. Bu topraklara gitme, ve görme hayalini. İşte o gün, o tepenin kıyısından uzanan pirinç tarlalarına bakarken o derginin içine girip, o sayfasından, çocukluğuma selam gönderdim, ona el salladım. Ve o sayfaya bakan çocuğu gülümsettim.

Aynı bir gün, Asya'ya yerleşip bu yazıyı yazan kızı gülümseteceğim gibi.

UBUD Günlüğü 2 / Ada Yaşantısı

12.10.17


Sabah 8'de yoga dersine katıldık. Güne yogayla başlıyor olma fikri bile beni mutlu etmeye yetti. Bedenim ve zihnim gevşedi. Nefesim genişledi. Asyalılar yaşamın bütün sırrını çözmüşler gibi.
Yogadan sonra bisikletle dolaşmaya çıktık. Bisiklete aşığım. Bisiklette de yogaya benzer bir şey var. Hayat yanından akıp giderken, düşünceler de akıp gidiyor. Beyninden tek tek ipleri çözülüyor ve uçuyor. Özgürlük bu değilse ne?

Semalarında büyük beyaz kuşların uçtuğu pirinç tarlalarından geçtik, sonra ormandan. Kuşlar ve heykeller gördük yolda ve evler. Güneş iyice dikleştiğinde ben yorulmaya başladım. Bisikletin önüne yapıştırılmış küçük krokide oraya en yakın köy çiziliydi ama ulaşamayacağımı düşündüm. Durdum. Biraz sonrasında önümden giden sevgili de durdu ve bana doğru geri gelmeye başladı. Yolun sonundaki evleri görmemde ısrar etti. Yolun sonu krokide çizili olan köydü. Köye girmemle birilerinin hikayesine de girdiğimi hissettim. Onların benim hikayeme girmeleri gibi..

Köy farklıydı. Sadece dışını çevreleyen bir yoldan geçebildik. Yosun tutmuş duvarlar aralanıyor ve her bir aralık bir ailenin barınağına çıkıyordu. Nasıl anlatsam iç içe geçmiş bir yaşam. Duvarlar var ve araları sokak gibi. Duvarlar her ailenin yaşam alanını çevreliyor (ve bu yaşam alanlarında kendilerine ait tapınakları var) ama kapıları yok.

Kafalarında yük taşıyan insanlar görüyoruz. Kimi kadınların yanlarında çocuklar var ve bizi gören herkes selam veriyor. Çocuklar dahil.

Burada bulunduğum süre boyunca hep kafalarında bir şeyler taşıyan insanlar gördüm. Çalı, bambu yaprakları, yiyecek, su, toprak, kuru dal,.. Bütün bu dünyayı kafalarında taşıyan insanların görüntüsünde bir şiirsellik var.

Yol ormana çıkana kadar bisikletle ilerledik ve sonra otele geri döndük.  Biraz uyuduk, bir şeyler yedik. Konuştuk. Sustuk. Susmak, konuşmak gibi.

Ertesi günün planını yaparken hindistan cevizi suyu içtik. Hindistan cevizi doğanın sunduğu en muhteşem şeylerden biri değil de ne?

Biraz havuzda yüzdük.

Akşam yemeğimizi Sayan House adında bir restoranda yedik. Çok güzel bir bahçesi vardı. Böyle bir evde yaşadığımızı, çat pat Bali dilini söktüğümüzü, yemekler yaptığımızı ve ağaçlarından ampuller sarkan bahçesinde yediğimizi, bir restoranda yemek yerken hayal ettiğimizi, hayal ettik.

Yemekler ve hayaller... İkisi de besinim.


Ubud Günlüğü 1 / Adaya Varış

10.10.17


Gece Ubud'a vardık. Otele ulaşır ulaşmaz odamıza geçtik. Karanlık ve çok sessiz bir yer. Issız yollardan, ormanların içinden arabayla ilerlerken Sri Lanka geldi aklıma. Sri Lanka'daki otelimize de aynı böyle bir gecede, böyle bir yoldan geçerek ulaşmıştık. Şimdi tekrar Asya topraklarındayız ve kucaklayarak geçiyoruz, gecenin içinden. Bir yere gece varmanın başka bir büyüsü var. Sabah seni bekleyen ışıktan, havadan habersiz uykuya dalıyorsun. Sabah uyandığın gün ise tam bir sürpriz oluyor. Odamıza vardığımızda hemen yatağa yattık. Sevgili arkamdan bana sarıldı. Gözlerimi kapadığımda kendimi kilometrelerce uzakta değil de evimde hissettim. Yumuşak ve hafif bir duyguydu. 

Sabah uyandığımda sevgili hala uyuyordu. Onu uyandırmak istemedim. Odamız küçük bir bahçeye açılıyordu. Ve bahçede kocaman bir palmiye ağacının gövdesi vardı. Palmiye ağaçları ne kadar uzun olabiliyor. Kitabımı alıp kahvaltıya gittim.

Bu adanın mimarisiyle tanışmam kahvaltı mekanına adım atmamla oldu. Bambu ağaçlarından yapılmış büyük bir strüktür düşünün. Duvarlar yok, sadece çok yüksek bir çatı var, (etrafı orman, tepe ve tarlalarla çevrili) altında ahşap, sert hatları olan masa ve sandalyelerin olduğu. İç ve dışın birbirine aktığı, duvarlarla ayrılmadığı, güvenlik tasasıyla tasarlanmamış bir mimarlık bu. Bir de tropikal iklimin verdiği bir özgürlük var. Mimarlık kapalı kutular anlamına gelmiyor burada. 

Her şey olması gerektiği gibi, kendi halinde, kendi dilinde. Bütün duyularım nasıl mest oluyor. Gördüklerimin sadeliği, kokusu, dokusu... Ve insanlar. Bu toprakları bu kadar büyülü yapan bir şey de insanları. Yanıma, çekik gözlü, varlığı varla yok arasında bir Asyalı geliyor. Gözlerimi ondan alamıyorum. Çünkü bana çok güzel bir his veriyor. Günaydın, kahve ya da çay diye soran o kısık sesi, büyük sessizliği kırıyor. (Bu noktada otelleri sevdiğimi ama sömürülmüş insanların hizmet ettiği bir anlayıştan nefret ettiğimi ve ne zaman otele gitsem bunun suçluluğunu duyduğumu eklemeliyim. Bu yüzden olabildiğince butik otellere gitmeye çalışıyorum, insanların insani koşulda çalıştığı yerlere.) Kahve diyorum. Kahve derken görünmez ellerim bedenimden uzayıp ona sarılıyor. Biraz sonrasında bana hayatımda içtiğim en güzel kahveyi getiriyor. Güne başlamak için birisinin sana kahve yapmasından daha güzel ne olabilir? Ardından kahvaltım geliyor. Masada suyun içinde büyümekte olan pirinçlerin olduğu küçük, beyaz seramik bir saksı var. Gözün görebildiği her yer pirinç tarlaları ile çevrili ve bunun bir parçası da masamda. Bir şey bütünden kopup sana sunulduğunda ona bakış açın değişiyor. Ona gerçekten bakıyorsun. Ona bakıp, tekrar bakışlarımı etrafımdaki pirinç tarlalarına çevirdiğimde gördüğüm şey de değişti.

Masamdaki meyve tabağı bir tablo gibi. Tüm bu sakin renklerin arasında en doygun ve canlı renklerde olan şey meyveler. Bu arada ben menüdeki hangi smoothieyi seçsem diye düşünürken önüme 3 tane smoothie geliyor; bambu kamışlarıyla, küçük cam şişelerde. Tat serüvenim böylece başlamış oluyor. Cam ve bambuyla tatmak ise apayrı bir tecrübe. Bir de tabak olarak kullanılan kocaman yaprakları söylemem gerekir bu noktada. Ah her şey ne kadar güzel.

Bambu yaşamın her yerinde, farklı farklı şekillerde karşıma çıkıyor. Çatıdan sarkan katlanmış jaluziler de bambu ağacından. Ve şapkaları, o muhteşem geometrideki şapkalarıda bambudan. 

Kahvaltımı yaparken biraz kitaba, biraz düşüncelere dalıyorum. O an kafamı toparlayamıyorum. Düşünceler bölük pörçük dağılmış ve düşünmem gereken çok şey varmış gibi geliyor. Aniden ne zaman başladığını anlayamadığım bir ses duymaya başlıyorum. Biraz uzağımda koyu yeşil üniformaları içinde bahçede çalışanları görüyorum. Uzun çalılardan süpürgeleri var ve düşen yaprakları süpürüyorlar. Süpürgelerin kısa kısa sürekli tekrarlayan kuvvetli sesleri o an bütün düşüncelerimi dağıtıyor. Sanki kafamın içindeki düşünceleri süpürüyorlar. Ama bu hoşuma gidiyor. Ne de olsa buraya düşünmemeye geldim.

Sevgili geliyor, o da kahvaltısını yapıyor ve havuz kenarına geçiyoruz. Bir yamaçtayız. Bu yamaç devasa bir ormana bakıyor. Yüzlerce belki binlerce farklı ağaç var ve ben hiç birinin adını bilmiyorum. Ama hepsine tek tek sarılıp öpmek istiyorum. Onlarla tanışmak istiyorum. Bizim taktığımız adlarını öğrenmek istiyorum. Hoş bulduk demek istiyorum onlara. Havuzun ilerisine, yamacın en dibine oturuyoruz. Sadece bir adım var uçuruma. Sevgili kitabının sayfalarını aralarken uyuyakalıyor. Ben ise defterimi açıp şunları yazıyorum:

Burası hayatın anlamını kavramak için bir yer. Seni aşağı, yukarı, sağa sola çekiştiren hiçbir düşünce yok. (Aşağı geçmiş, yukarı gelecek, sağa ve solda korkular ve endişeler ve hayaller) 
Böylece anda kalabiliyorum. Anda kalmak hayatın en değerli şeyi. Bunu başarabildiğinde buna yaşam deniyor. 
Düşünceler kaygan bir zeminde tutunmaya çalışıp, akıp gidiyor. Doğa bütün dikkatini avcunun içine alıp sallıyor, sallıyor ve fırlatıyor. Aynı yıldızların gökyüzüne savrulması gibi, dağılıyor. 
Bir örümceğin avını saran ağlar gibi, korku ve endişelerle örülmüş ağlardan kendimi sıyırıyorum. Kendimi iyi hissediyorum.

SELAMLAŞMAK ÜZERİNE

26.8.17


Her selamlaşmanın ardından kendimi karşımdaki insanla gizli bir anlaşma yapmış gibi hissederim.
Bu anlaşmayla birbirimizin hayatında nerede durduğunu ve birbirimize karşı ne hissettiğimizi anlamış ve kabullenmiş oluruz. Bu da bizim bundan sonraki karşılaşmalarımızı şekillendirir. Bu durum, yani bir selamlaşmanın bu kadar anlam, duygu ve mesajlarla yoğun olması ve sana ait bir şeyden öte karşındakiyle şekillenen ve değişen bir tavra dönüşmesi tuhaf ve saçmadır. Ve gereksiz bir duygu karmaşası yaratır.

ASYA NOTLARI 5 / TAM COC VE BAŞKA BİR DÜNYA

25.4.17

Tam Coc

Burası başka bir dünya. Burası bizim yaşadığımız dünya ile aynı değil, diye düşünüyorum, Tam Coc’ta ayaklarıyla pedal çevirir gibi kürekleri çeviren bir Vietnamlının teknesinde yol alırken. Nehrin üzerinden yavaş yavaş gidiyoruz. Daha huzurlu ve daha mutlu olduğum başka bir anı hatırlamıyorum.

Bir his doldu içime.  Kendimi iyi hissettim. İstanbul’da uzun süredir yaşadığım korkuların hiçbirini günlerdir yaşamıyordum. Sadece yaşıyordum, yürüyordum, geçiyordum. Ve yürüdüğüm yerdeydim, durduğum yerdeydim*. Nefes aldığım her yerde kendimi iyi hissediyordum. Geçmiş ve gelecek. Bütün mesele bunları düşünmeden yaşayabilmek.
Bu toprakların büyüsü burda. Sana anda kalmayı öğretiyor.
Geri döndüğünde bile onu çok özlememen için, olduğun yerde anda kalman için kendisini unutturuyor. Çünkü hatırladıkça acı vereceğini biliyor.


-

Başka bir dünyadan dönmüş gibiyiz dedim sevgiliye. Başka bir ülke, kıta ya da bir yer değil, başka bir dünyadan dönmüş gibi. O da bana -öyle çünkü dünyanın başka tanımlandığı bir yerden döndük dedi. Onların tanımladığı dünyadan döndük dedi. Bu çok hoşuma gitti. Günlerce bunu düşündüm.

-

Döndüğümde okuduğum Yuval Noah Harari’nin kitabında, hissettiğim bu durumun güzel bir açıklamasına denk geldim.  Kitabında eskiden insanlığın ortaya çıkıp, dünyanın çeşitli yerlerinde yaşadığı zamanlardan itibaren her topluluğun kendi dünyası olduğunu yazıyor. Birbirilerinden kopuk ve habersizdiler. Şimdi ise koca ve tek bir dünyada yaşadığımzı söylüyor.  Şöyle diyor: ‘‘Bugün dünyayı bir bütün olarak ele almaya alışığız, ancak tarihin büyük bölümünde Dünya birbirinden çok ayrı insan dünyalarından oluşan bir galaksiydi. ‘’
Bir sürü farklı kültür, gelenek ve dünya tanımı vardı. Bunun ne anlama geldiğini Asya topraklarını görmeden anlamam mümkün olamazdı.

Vietnamlıların dünyası hala farklı. Bir uçağa binip, 12 saat yol aldıktan sonra vardığın yerde ki zamanla geldiğin yerdeki zaman aynı değil. Yıllar öncesine gidiyor gibi tarif ediyorum ama bu da değil. En güzel tanım Salgado’nun..  'Zamanın geçmişin ritmiyle aktığı kültürlerin içine yolculuk’

-

Şunu öğrendim: Yaşamın her anında kendinin bir halini o anda bırakıyorsun. Geriye kalanı beslemek ve yeni anlar yaşaman için onları bırakmayı hazır hale gelmen yaşamın tüm çabası. İçinde her şeyden bir parça var.

-

*Ben bazen aniden dururum ve hiç bir zaman durduğum yerde olmadığımı farkederim.



ASYA NOTLARI 4 / DOĞU + BATI

24.4.17


Vietnamlılar kadar gezginler de çok ülkede. Gezgin ile turisti ayırabiliyorsun birbirinden. Gezginin kalkanları yok. Turistler ise hep şaşkın, hep yargılayıcı ve uyumsuz. Vietnamlıları bazen anladığımı hissediyorum, topraklarına ziyarete gelen batılılar onlara neden garip geliyor bunu anlıyorum. Batılılara nelerin tuhaf geldiğini de görüyorum.  Doğunun topraklarında batı düşüncesiyle eğitilmenin sonucu bu galiba; iki tarafı da anlamak.


Turizme kucak açmaya çalışan Vietnamlıların, gelen batılılara davranışları çok şey anlatıyor. Onların düşünce biçimiyle batılıların ki kesinlikle iki zıt uç.  Vietnamlılar batılıları anlamaya çalışmışlar, anlayamamışlar ve anlamlandıramamışlar. Sonra da anlamaya çalışmayı bırakmışlar. Ve batılıların bitmek tükenmek bilmeyen isteklerine çözüm üretmeye çalışmışlar.

Misal batılıların kendilerine seçenek sunulması isteği. Bizim de öyle. Hep bir seçeneğimiz daha olsun istiyoruz. Vietnamlılar için bu garip geliyor. Ama batılılara seçenek sunuyorlar. Örneğin Halong Bay turu. Bir sürü seçenekten birini seçiyormuşsun gibi hissediyorsun. Otelini seçiyorsun, kaç gün geçirmek istediğini seçiyorsun, gemini seçiyorsun. Bütün gün oradan oraya sürükleniyorsun. Teknelerle gemi değiştiriyorsun; bazı gemilerde bekleyip, bazı gemilerde yol alıp, bazı gemilerde geceyi geçiriyorsun. Sürekli farklı gruplarla bir araya gelip, sonra ayrılıyorsun ve günün sonunda yüzlerce insanla aynı yerde aynı otobüsü beklerken buluyorsun kendini. Tüm seçenekler aynı kapıya çıkıyor. Bu da Vietnamlıların batıyla dalga geçme şekli gibi bir şey. Büyük bir ihtimalle bu büyük bekleyen kalabalığa bakarken de yorgunlukla beraber kıs kıs gülüyorlardır. Çünkü onlar için müthiş yorucu ve karmaşık bir organizasyona dönüşüyor. 


Özgürmüş gibi hissettiren seçim yapma şansımız aslında topluma kaos ve bireylere de stres yaratmaktan başka bir işe yaramıyor.
Her seçim yani her kararın beni nasıl yorduğunu düşünüyorum. 
Bir seçim yaptığında her zaman  seçmediğin şeyin seni kemirmesini de seçmiş oluyorsun. Acaba diyorsun hata mı ettim, onu mu tercih etmeliydim. Durmadan geriye dönüp sorguluyorsun. Sonra paralel evrenlerde seçmediğin yaşamın uzantılarıyla bir gün karşılaşmayı umut ederek yaşıyorsun.  Tercih etmek sadece ve sadece tuhaf hisler kitlesiyle yaşamana sebep oluyor. Seçenekler arttıkça, seçilen şeylerin değerini göremez oluyorsun.

Vietnamlılara tuhaf gelen tüm alışkanlıklarımızı onların gözünden gördüğümde bana da tuhaf geldi.

ASYA NOTLARI 3 / HA LONG BAY'DE PUSLU BİR GÜN

23.4.17

Ha Long Bay’i anlatmaya çalışacağım.

Puslu bir gün.
Soğuk ve ara ara yağmurlu. 

Her kitabın bir zamanı vardır diye düşünürüm. Okunması için. Onu en iyi anlayabileceğin, hissedebileceğin bir anda okursun. Belki eline defalarca geçmiş olur, sayfalarını karıştırmış olursun. Ama kesinlikle bir zaman var, duygularının kitapla kesiştiği.

Yerler de böyle olabilir diye düşünüyorum. Tesadüflere çok fazla anlam yüklememek gerektiğini söylüyor bilim. Ama iç dünyamı gördüğüm bu yerde, hayatımın bu kesitinde Ha Long Bay’e gitmem tuhaf bir tesadüf değil mi?

Hanoi’den dört saatlik bir araba yolculuğu hazırlıyor bu yolculuğa. Onlarca pirinç tarlası geçiyorsun, her birinde bir duygunu bırakıyorsun. Ağaçları geçiyorsun, derme çatma kulübeleri, başıboş köpekleri, küçük köyleri. Bir gemiye biniyorsun sonra. Senin gibi bu yolculuğa çıkmayı düşünüp, yollarının aynı gün kesiştiği farklı insanlarla. Sanki onlar da duygularını bırakıp gelmiş gibi. Yaşayacağımız her şeye hazırız.

Kıyıdan yavaş yavaş uzaklaşıyoruz. Yağmurlu ve soğuk bir hava var. Ve aynı zamanda yaşadığım anı daha da sonsuzlaştıran bir sis. Küçük küçük onlarca adanın arasından geçiyoruz. Sis her şeyi büyük bir boşluğa çeviriyor. Burası, işte burası, bu büyük boşluk, bu büyük sessizlik içimdeki her şeyi yutuyor. Ve daha da derin de bir şeyi içime dolduruyor. Hiç bir şeye tutunamıyorum. Hiç bir şeyi tanımlayamıyorum. Bir gemide suyun üstünde sadece geçiyorum oradan. Hiç bir şeyim. Hiçbirşeysizliğin ortasındayım. Zaman yok. Yol aldıkça kayalar, adalar değişiyor. Ben değişiyorum. 
Gemiler görünür oluyor ve sonra görünmez. Bir dal görünüyor suyun üstünde sonra o da gözden kayboluyor. Sonra bir eldiven geçiyor yanımdan, suyun üstünde beyaz bir eldiven. Her şey o kadar soyut. Ama somut. Ve yol alıyoruz saatler sonra eldivenin diğer tekini de görüyorum.   
Her an sonsuzluğa açılıyor. Ve bu sonsuz anların içinde bir an var. Bir teknenin, küçük bir teknenin uzakta ama çok uzakta, sisin arasında belirdiği bir an. Bir adam var teknede. O boşluğun yokluğun hiçsizliğin ortasında, dünyanın bu köşesinde rüyalarımdaki yeri, o tekneyi o adamı buluyorum. Kesişiyor yolumuz ve ben bende kalan son duyguyu da ona bırakıyorum. Sonra onu bir kere daha rüyamda görüyorum. Halong Bay’den dönerken otobüste. O anı bir kez daha yaşatıyor.

Ölüm müdür nedir bilmiyorum. Belki başka bir zamanda başka bir yolculuk. Ama oraya döneceğimi hissediyorum.

ASYA NOTLARI 2 / VİETNAMLILAR

2.4.17



Bir ifade var yüzlerinde. Eziklikle kibarlığın karışımı bir ifade. Ama ne eziklik, ne kibarlık. 
Her akşam gün batımında insanın içini kaplayan boşluk duygusuyla başbaşa kaldığında, gün doğumu aklına gelip de bir anlığına, sadece bir anlığına mutlu olduğunu düşün; işte o ifade. Kabul edilmiş bir yenilgi gibi. Ama umudun olduğu. Anlatması zor. Bakışlarında, hareketlerinde, dillerinin dönmediği İngilizce konuşmalarında, bir ifade var. Anlatması çok zor. Cinsiyet ve yaşları yok. Bir erkekle bir kadını ayırt edemiyorum. Çocuklar haricinde herkes aynı yaşta kalmış gibi. Yaşlı ve genci ayırt edemiyorum. Meslekleri ayırt edemiyorum, kıyafetler aynı. Önüme çıkan tüm bu yargılardan arındığımda –erkek ya da kadın olması, genç veya yaşlı olması gibi- geriye kalan değerleri ilk defa bir toplulukta görebiliyorum. Bu insanları sevmemi sağlıyor. 

-
Vietnam yemeklerini yemekte zorlanıyorum. Otelin restoranında yemeğime umutsuzca bakarken garson yanıma geliyor, aynı zamanda yemeği hazırlayan da o olabilir. Meraklı bir şekilde yemeğimi neden yemediğimi soruyor. Ona yemekleri sevemediğimi söyleyemiyorum. Buna üzüleceğine eminim. Midemde bir sorun var diyorum. Bana biraz sonrasında muz getiriyor. Ve ben tam giderken arkamdan bir şeyler söylüyor. Anlayamadığımı belirten bir şekilde kafamı sallıyorum. Tekrar ediyor -kendine iyi bak-.  Dünyanın bu ucunda, tanımadığım ama benim için endişelendiğini hissettiğim bir ses tonu, kendime iyi bakmalıyım dedirtiyor. 
Onun resmini yapmaya çalıştım. Yukarıda. 

ASYA NOTLARI 1 / YAĞMURUN ÖĞRETTİKLERİ


Tayland, Kamboçya ve Vietnam seyahatlerinde aldığım notları aklımda kalanları yazmak istedim. Biraz karışık ve düzensiz.

1 / Yağmurun Öğrettikleri

Koh Samui adasında günlerce yağmur yağdı. Bazı günler hiç ara vermeden. Denizin maviliğini yok eden fırtınalar çıktı. Hava sıcaktı. Ama güneş hiç görünmedi.  Elimde telefonla sürekli hava durumunu kontrol ediyordum. Ne kadar şansız olduğumu düşünüyordum. Önce üzüldüm. Hatta çok üzüldüm. Sonra duygularımı bir kenara bıraktım. Sonuçta alt tarafı yağmur yağıyordu. Ve adadaki herkes yağmuru olduğu gibi kabullenmiş, yaşıyordu. Ben de öyle yaşamalıydım.

İstanbul’daki yaşantımı düşündüm. Her gün sabah hava durumunu kontrol edip sokağa çıkmamız ne kadar garip aslında. Kontrol ederken kontrol altında tuttuğumuzu sanıyoruz. Hava bizi buralarda fazla yanıltmıyor. –o da bizden bıkmış olacak ki elinden geldiğince sürpriz yapmamaya çalışıyor diyor sevgili-
Yağmur bekleniyorsa yağmur geliyor. Çok yağmur gelirse hava çok kötü diyoruz. Gri bulutları sevmiyoruz. Yıldırımlar korkutuyor. Ne bilim milyon tane duygu yaşıyoruz hava ile ilgili. Ne kadar gereksiz. Bu kadar çok duygu yüklemeye gerek var mı? Neden olduğu gibi yaşayamıyoruz ki? Neden kendimizi teslim edemiyoruz.


Durmadan değişen ve tahmin edilemeyen havanın Asya topraklarına öğrettiği çok şey olmalı. Ben de yavaş yavaş öğreniyorum.
 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger