UBUD GÜNLÜKLERİ 6 - ATEŞİN ETRAFINDA OYNAYAN ÇOCUKLAR

26.10.17

Öğlen Ubud'dan ayrılıp adanın güneyine doğru yola çıktık. Yolda bir şelaleye uğradık. Uzun uzun akan suları seyrettikten sonra, hindistan cevizi suyu içtiğimiz yol üstünde bir yere oturduk. Burada bir baba, oğlu ve kızı çalışıyordu. Çekik gözleri, kara tenleri, farklı dillerini bir kenara bırakırsak, konuşma tarzları, davranışları, mahcubiyetleri, savunmasızlıkları Anadolu'da bir köyde, benzer bir yer işleten bir aile ile çok benzerlik gösteriyordu. Avupa'nın Endonezya halkına yaşattıklarından bahsettiler biraz. Yaşamlarından, tarihten, madenlerinden bahsettiler. Zengin ve güzel ülkelerin kaderi hep aynı. 'Latin Amerika'nın Kesik Damarları' kitabında Galeano'nun yazdığı gibi.
Akşama doğru Uluwatu'ya vardık. Uluwatu'da bir villanın odasında kaldık. Ertesi gün sabah kalkıp kahvaltımızı yaptıktan sonra bir scooter kiralayıp dolaşmaya başladık. Önce Padang Padang plajına gittik. Sular oldukça çekilmişti. Okyanus çok garip görünüyordu. Burada biraz vakit geçirip, tekrar yola çıktık, başka bir plaja doğru. Bu kez yolda kaybolduk. Kaybolduğumuz yolun bizi taşıdığı yer ise olağanüstüydü. Scooterın da bir özgürlüğü var. Sevgiliye arkadan sarılıp o bomboş yolda giderken mutluluk yavaş yavaş kanıma karışıyordu.
Sahile vardığımızda bir sürü merdivenden inip, fünikerlere binip okyanusun kenarına ulaştık. Adanın her yeri birbirinden çok farklı. Duygusal bağlarla birleşen bir ada olsa da, hissettirdikleri bağımsız.  Burada yüzdük, sonra birşeyler yedik. Yavaş yavaş hava kararmaya başladı. Sahilde ateş yaktılar. Tanımadığımız ama yabancı gelmeyen insanlarla beraber etrafında oturduk. Şeker -marshmallow- ikram ettiler. Uzun çubuklarımıza takıp ateşte erittik. Ateşi seyrettik. Ateşi sevdik. Kokusu bizi çocukluğumuza taşıdı. O an, ateşin etrafında oynayan çocukların bizim çocukluğumuz olduğunu hayal ettim.

Ertesi sabah sörfe gitmek için plan yapmıştık. Eğer sevmezsek sörfü buraya tekrar geliriz diye konuştuk. Ama sörfü çok sevecektik ve bu sahile bir daha hiç gidemedik. İyice karanlık olmuştu ve hava soğumuştu. Motora bindik. Yol çok ıssızdı. Yola çıkarken korkma dedi, sakin ol. Oysa hiç korkmuyordum. Hayatımda, hiçbir şeyden.

Ubud Günlüğü 5 / Salıncak

19.10.17


Ubud'dan ayrılamadık. Bir gün daha burada kalmaya karar verdik. Asya'da plan yapma konusundaki esnekliği seviyorum. Değişen dünyada herşeyi günler ve hatta aylar öncesinden planlamak gerekiyor. Asya ise bizimki gibi plansızlar ve kararsızlar için kollarını açıyor.

Otelde, kahvaltıdan sonra yine uçurumun kıyısındaki yerimize gittik. Kendimizi uçurumdan atma planları yaptık. Dövmemin anlamı. L'appel du vide -Kendini yüksek bir yerden bırakma isteği. Burası bunu hissettiğim ilk yamaç. (daha önce bu duyguyu yaşatan diğer bütün yamaçlar hayal ürünüydü.) 
İkinci yamaç ise akşamüstü gittiğimiz yer oldu. Bu uçurumda bu arzumuza biraz daha yaklaştık diyebilirim. Çünkü koskocaman iki palmiye arasına halatlarla asılmış  bir salıncak vardı. Her salıncaktaki sallanış kendini atmanın bir antremanı gibiydi.
Olduğun yer ile olmak istediğin yer arasında gidip gelmek.
Dünyanın en eşsiz salıncağı bu olsa gerek.

Ubud Günlüğü 4 / Ubud'da Yaşam

16.10.17


Tirta Empul tapınağındayız. Kutsal olduğuna inanılan çeşmeden akan sular altında insanlar ibadetlerini yerine getiriyor. Havada garip, tanımlayamadığım hisler asılı. İnanç, bu ülkelerin insanları için çok farklı bir anlam taşıyor.

Öğle yemeğimizi bir warungda yedik. Etrafı bomboştu, daha doğrusu uçsuz bucaksızdı. Kocaman yapraklarla sunulan Bali'nin muhteşem yemeklerinden yedik. Yediğim çoğu şeyi ilk kez tattım. Eskiden yeni tatlar korkuturdu. Ama burda yeni tatlar tatmak için sabırsızlanıyorum. Yemeğe de, yediklerimin şekillerine bakmaya da doyamıyorum. Uzakta uçan uçurtmalar, hatırlayabildiğim her şeyin arka fonunda.

Yemekten sonra Gunung Kawi tapınağına doğru yoldayız. Bir sürü merdivenle tapınağın olduğu yere iniyoruz. Kafalarında taşıdıkları yükleriyle insanlar geçiyor yanımızdan. Sepetler, bambular, kuru dallar, su bidonları. Koca dünyayı taşıyorlar. Sevgili yaşlı bir adama taşımasında yardım etmek istiyor ama adam izin vermiyor. -Belki biz de kafamızda bir şey taşımalıyız, bu duygunun ağırlığını taşımaktansa- diye düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum.

Güneş yavaş yavaş batmaya yaklaşıyor. Herşeyin rengi  olağanüstü. Bir nehirin üzerinde yer alan köprüden geçiyoruz. Nehirin akan sularının yönünü değiştiren kocaman kayalar var. Bu kocaman kayaların her biri bir şiir gibi.

Biraz fotoğraf çekip, yürümeye devam ediyoruz. Yosun tutmuş taşlara, duvarlara dokunuyorum. Bir köşede hindistan cevizlerinin kabuları birikmiş. Akan suyun üzerinde sarkan dallar, ait olduğu ağaç gövdelerine ne kadar uzak.

Akşam yemeği için otelimize geri döndüğümüzde hava kararmıştı ve bütün yıldızlar çıkmıştı ortaya. Sakin bir gece. Siyah kimonomu giydim, saçlarımı topladım ve bordo renkli bir ruj sürdüm. Sevgili duştayken ben restorana, yemek masasına geçtim. Onu orda bekledim. Yanıma gelip beni gördüğü ilk an gözlerindeki ışığı ve hissi asla unutmayacağım. Eğer hislerin ve ışıkların bir koleksiyonunu yapabiliyor olsaydım bu his ve ışık koleksiyonumun en nadide parçası olurdu hiç şüphesiz.

Birer şarap söyleyip derin bir sohbete daldık.

Odamıza döndük.
Bu arada söylemiş miydim, yatağımız kocaman bir ağaç gövdesine bakıyor. Gece, aydınlatmalar bu ağaç gövdesini hafif belirginleştiriyor ve bahçedeki iki sandalye ve küçük masanın silüetlerini de okunur kılıyor. Başka bir zamandan kopup gelmiş gibi görünüyor.

Düş dünyasına gitmek için buradan geçiyoruz her gece.

UBUD Günlüğü 3 / Pirinç Tarlaları

13.10.17


Yine eşsiz bir kahvaltıyla güne başladık. Yine ağaçlara sarılmak, dallarıyla şakalaşmak istiyorum. Şakalaşırken onları yanlışlıkla kırmaktan korkuyorum.

Bugün programımız biraz yoğun. Ubud'u keşfe çıkacağız. İlk durağımız: Tegallalang pirinç Tarlaları.
Arabayla yol almak bile keyifli. Penceremden gördüklerim: ev, ev, ev bir anda boşluk -ufuk çizgisine kadar giden-, sonra pirinç tarlası, ağaç, ağaç, ağaç, tarla, tarla, tarla ve uçurtmalar.

Ubud'dan ayrılmak çok zor alacak. Buna eminim.

Pirinç Tarlaları.

Buranın anlamını anlatmak için biraz çocukluğumdan bahsetmeliyim. Çocukluğum bir lojmanda, yani etrafımdaki diğer bütün çocuklarla aynı olan bir evde geçti. 4. kat, 7 numara. İnternet yok. Televizyonda saçma sapan şeyler var. Kitaplar yok. Sadece günlük gazete geliyor. Dünyaya açılan iki pencerem var. Birincisi İngilizce öğrendiğim ders kitaplarım, ikincisi de sık sık yurtdışına iş seyahatlerine çıkan babamın getirdiği havayollarının dergileri. En çok Air France'ın dergisi geliyor. Yeni çıkan filmler, albümler ve gezi rehberleri var. Yıllar önce benim hayal üreten beyin hücrelerim o dergilerin seyahat yazılarıyla hareketlenmeye başlıyor. Bir sayfa var hiç aklımdan gitmeyen; Bali'nin pirinç tarlalarını gösteriyor, hafif güneş batarken. O zaman bir hayal kuruyorum. Seyahat etme hayalini. Bu topraklara gitme, ve görme hayalini. İşte o gün, o tepenin kıyısından uzanan pirinç tarlalarına bakarken o derginin içine girip, o sayfasından, çocukluğuma selam gönderdim, ona el salladım. Ve o sayfaya bakan çocuğu gülümsettim.

Aynı bir gün, Asya'ya yerleşip bu yazıyı yazan kızı gülümseteceğim gibi.

UBUD Günlüğü 2 / Ada Yaşantısı

12.10.17


Sabah 8'de yoga dersine katıldık. Güne yogayla başlıyor olma fikri bile beni mutlu etmeye yetti. Bedenim ve zihnim gevşedi. Nefesim genişledi. Asyalılar yaşamın bütün sırrını çözmüşler gibi.
Yogadan sonra bisikletle dolaşmaya çıktık. Bisiklete aşığım. Bisiklette de yogaya benzer bir şey var. Hayat yanından akıp giderken, düşünceler de akıp gidiyor. Beyninden tek tek ipleri çözülüyor ve uçuyor. Özgürlük bu değilse ne?

Semalarında büyük beyaz kuşların uçtuğu pirinç tarlalarından geçtik, sonra ormandan. Kuşlar ve heykeller gördük yolda ve evler. Güneş iyice dikleştiğinde ben yorulmaya başladım. Bisikletin önüne yapıştırılmış küçük krokide oraya en yakın köy çiziliydi ama ulaşamayacağımı düşündüm. Durdum. Biraz sonrasında önümden giden sevgili de durdu ve bana doğru geri gelmeye başladı. Yolun sonundaki evleri görmemde ısrar etti. Yolun sonu krokide çizili olan köydü. Köye girmemle birilerinin hikayesine de girdiğimi hissettim. Onların benim hikayeme girmeleri gibi..

Köy farklıydı. Sadece dışını çevreleyen bir yoldan geçebildik. Yosun tutmuş duvarlar aralanıyor ve her bir aralık bir ailenin barınağına çıkıyordu. Nasıl anlatsam iç içe geçmiş bir yaşam. Duvarlar var ve araları sokak gibi. Duvarlar her ailenin yaşam alanını çevreliyor (ve bu yaşam alanlarında kendilerine ait tapınakları var) ama kapıları yok.

Kafalarında yük taşıyan insanlar görüyoruz. Kimi kadınların yanlarında çocuklar var ve bizi gören herkes selam veriyor. Çocuklar dahil.

Burada bulunduğum süre boyunca hep kafalarında bir şeyler taşıyan insanlar gördüm. Çalı, bambu yaprakları, yiyecek, su, toprak, kuru dal,.. Bütün bu dünyayı kafalarında taşıyan insanların görüntüsünde bir şiirsellik var.

Yol ormana çıkana kadar bisikletle ilerledik ve sonra otele geri döndük.  Biraz uyuduk, bir şeyler yedik. Konuştuk. Sustuk. Susmak, konuşmak gibi.

Ertesi günün planını yaparken hindistan cevizi suyu içtik. Hindistan cevizi doğanın sunduğu en muhteşem şeylerden biri değil de ne?

Biraz havuzda yüzdük.

Akşam yemeğimizi Sayan House adında bir restoranda yedik. Çok güzel bir bahçesi vardı. Böyle bir evde yaşadığımızı, çat pat Bali dilini söktüğümüzü, yemekler yaptığımızı ve ağaçlarından ampuller sarkan bahçesinde yediğimizi, bir restoranda yemek yerken hayal ettiğimizi, hayal ettik.

Yemekler ve hayaller... İkisi de besinim.


Ubud Günlüğü 1 / Adaya Varış

10.10.17


Gece Ubud'a vardık. Otele ulaşır ulaşmaz odamıza geçtik. Karanlık ve çok sessiz bir yer. Issız yollardan, ormanların içinden arabayla ilerlerken Sri Lanka geldi aklıma. Sri Lanka'daki otelimize de aynı böyle bir gecede, böyle bir yoldan geçerek ulaşmıştık. Şimdi tekrar Asya topraklarındayız ve kucaklayarak geçiyoruz, gecenin içinden. Bir yere gece varmanın başka bir büyüsü var. Sabah seni bekleyen ışıktan, havadan habersiz uykuya dalıyorsun. Sabah uyandığın gün ise tam bir sürpriz oluyor. Odamıza vardığımızda hemen yatağa yattık. Sevgili arkamdan bana sarıldı. Gözlerimi kapadığımda kendimi kilometrelerce uzakta değil de evimde hissettim. Yumuşak ve hafif bir duyguydu. 

Sabah uyandığımda sevgili hala uyuyordu. Onu uyandırmak istemedim. Odamız küçük bir bahçeye açılıyordu. Ve bahçede kocaman bir palmiye ağacının gövdesi vardı. Palmiye ağaçları ne kadar uzun olabiliyor. Kitabımı alıp kahvaltıya gittim.

Bu adanın mimarisiyle tanışmam kahvaltı mekanına adım atmamla oldu. Bambu ağaçlarından yapılmış büyük bir strüktür düşünün. Duvarlar yok, sadece çok yüksek bir çatı var, (etrafı orman, tepe ve tarlalarla çevrili) altında ahşap, sert hatları olan masa ve sandalyelerin olduğu. İç ve dışın birbirine aktığı, duvarlarla ayrılmadığı, güvenlik tasasıyla tasarlanmamış bir mimarlık bu. Bir de tropikal iklimin verdiği bir özgürlük var. Mimarlık kapalı kutular anlamına gelmiyor burada. 

Her şey olması gerektiği gibi, kendi halinde, kendi dilinde. Bütün duyularım nasıl mest oluyor. Gördüklerimin sadeliği, kokusu, dokusu... Ve insanlar. Bu toprakları bu kadar büyülü yapan bir şey de insanları. Yanıma, çekik gözlü, varlığı varla yok arasında bir Asyalı geliyor. Gözlerimi ondan alamıyorum. Çünkü bana çok güzel bir his veriyor. Günaydın, kahve ya da çay diye soran o kısık sesi, büyük sessizliği kırıyor. (Bu noktada otelleri sevdiğimi ama sömürülmüş insanların hizmet ettiği bir anlayıştan nefret ettiğimi ve ne zaman otele gitsem bunun suçluluğunu duyduğumu eklemeliyim. Bu yüzden olabildiğince butik otellere gitmeye çalışıyorum, insanların insani koşulda çalıştığı yerlere.) Kahve diyorum. Kahve derken görünmez ellerim bedenimden uzayıp ona sarılıyor. Biraz sonrasında bana hayatımda içtiğim en güzel kahveyi getiriyor. Güne başlamak için birisinin sana kahve yapmasından daha güzel ne olabilir? Ardından kahvaltım geliyor. Masada suyun içinde büyümekte olan pirinçlerin olduğu küçük, beyaz seramik bir saksı var. Gözün görebildiği her yer pirinç tarlaları ile çevrili ve bunun bir parçası da masamda. Bir şey bütünden kopup sana sunulduğunda ona bakış açın değişiyor. Ona gerçekten bakıyorsun. Ona bakıp, tekrar bakışlarımı etrafımdaki pirinç tarlalarına çevirdiğimde gördüğüm şey de değişti.

Masamdaki meyve tabağı bir tablo gibi. Tüm bu sakin renklerin arasında en doygun ve canlı renklerde olan şey meyveler. Bu arada ben menüdeki hangi smoothieyi seçsem diye düşünürken önüme 3 tane smoothie geliyor; bambu kamışlarıyla, küçük cam şişelerde. Tat serüvenim böylece başlamış oluyor. Cam ve bambuyla tatmak ise apayrı bir tecrübe. Bir de tabak olarak kullanılan kocaman yaprakları söylemem gerekir bu noktada. Ah her şey ne kadar güzel.

Bambu yaşamın her yerinde, farklı farklı şekillerde karşıma çıkıyor. Çatıdan sarkan katlanmış jaluziler de bambu ağacından. Ve şapkaları, o muhteşem geometrideki şapkalarıda bambudan. 

Kahvaltımı yaparken biraz kitaba, biraz düşüncelere dalıyorum. O an kafamı toparlayamıyorum. Düşünceler bölük pörçük dağılmış ve düşünmem gereken çok şey varmış gibi geliyor. Aniden ne zaman başladığını anlayamadığım bir ses duymaya başlıyorum. Biraz uzağımda koyu yeşil üniformaları içinde bahçede çalışanları görüyorum. Uzun çalılardan süpürgeleri var ve düşen yaprakları süpürüyorlar. Süpürgelerin kısa kısa sürekli tekrarlayan kuvvetli sesleri o an bütün düşüncelerimi dağıtıyor. Sanki kafamın içindeki düşünceleri süpürüyorlar. Ama bu hoşuma gidiyor. Ne de olsa buraya düşünmemeye geldim.

Sevgili geliyor, o da kahvaltısını yapıyor ve havuz kenarına geçiyoruz. Bir yamaçtayız. Bu yamaç devasa bir ormana bakıyor. Yüzlerce belki binlerce farklı ağaç var ve ben hiç birinin adını bilmiyorum. Ama hepsine tek tek sarılıp öpmek istiyorum. Onlarla tanışmak istiyorum. Bizim taktığımız adlarını öğrenmek istiyorum. Hoş bulduk demek istiyorum onlara. Havuzun ilerisine, yamacın en dibine oturuyoruz. Sadece bir adım var uçuruma. Sevgili kitabının sayfalarını aralarken uyuyakalıyor. Ben ise defterimi açıp şunları yazıyorum:

Burası hayatın anlamını kavramak için bir yer. Seni aşağı, yukarı, sağa sola çekiştiren hiçbir düşünce yok. (Aşağı geçmiş, yukarı gelecek, sağa ve solda korkular ve endişeler ve hayaller) 
Böylece anda kalabiliyorum. Anda kalmak hayatın en değerli şeyi. Bunu başarabildiğinde buna yaşam deniyor. 
Düşünceler kaygan bir zeminde tutunmaya çalışıp, akıp gidiyor. Doğa bütün dikkatini avcunun içine alıp sallıyor, sallıyor ve fırlatıyor. Aynı yıldızların gökyüzüne savrulması gibi, dağılıyor. 
Bir örümceğin avını saran ağlar gibi, korku ve endişelerle örülmüş ağlardan kendimi sıyırıyorum. Kendimi iyi hissediyorum.

KARIŞIK DÜŞÜNCELER 2

1.10.17


-Dünyaya bakmak
Hint Okyanusunun ortasındaki küçük bir adada gökyüzüne baktığınızda dünya küçük görünür. Kara, gözün gördüğü sınırlar içinde kalır, ufuk çizgisini ise aynılıkta devam eden deniz ve gökyüzü oluşturur. Dünyanın bir küre olduğundan daha çok sanki sen bir küreye hapsolmuşsun hissi uyandırır. Geceleri kapkaranlık gökyüzü adeta seni uzay boşluğuna fırlatmış gibi hissettiren yıldızlar ve galaksilerle kaplıdır. Hatta uzayın fotoğraflarında görmeye alışık olduğumuz sisler belirir. Dünya küçük ama gökyüzü büyüktür.

BELLEK MÜZESİ

23.9.17


- Yer: Doğa Tarihi Müzesi / New York - 
Bir kişi buradan içeriye girerken şöyle düşünebilir: Tüm dünyayı ve üzerindeki herşeyi ve tarihini koca bir binaya yerleştirmişler. 
Çıkarken ise kesinlikle şunu düşünür: Tüm dünyayı ve üzerindeki herşeyi ve tarihini küçük bir binaya sıkıştırmaya çalışmışlar.
İçeri girerken küçük olduğunu sonradan farkettiğin kendi dünyan, çıkarken büyümüş kapıdan sığamaz olmuştur. (bu yazıyı düzeltmek için tekrar okuduğumda aklıma Alice geldi. Bir odada kocaman olup, diğer odada küçücük kalması gibi bir benzerlik)

SELAMLAŞMAK ÜZERİNE

26.8.17


Her selamlaşmanın ardından kendimi karşımdaki insanla gizli bir anlaşma yapmış gibi hissederim.
Bu anlaşmayla birbirimizin hayatında nerede durduğunu ve birbirimize karşı ne hissettiğimizi anlamış ve kabullenmiş oluruz. Bu da bizim bundan sonraki karşılaşmalarımızı şekillendirir. Bu durum, yani bir selamlaşmanın bu kadar anlam, duygu ve mesajlarla yoğun olması ve sana ait bir şeyden öte karşındakiyle şekillenen ve değişen bir tavra dönüşmesi tuhaf ve saçmadır. Ve gereksiz bir duygu karmaşası yaratır.

KARIŞIK DÜŞÜNCELER 1

1.7.17


3 hafta önce ayağımı burktum. Yere basmanın ipte yürümek gibi birşey olduğunun farkına vardım. Her adımın kendi içinde bir kırılganlığı var. Her adım narin bir kırılma olasılığı ile diğerine yol veriyor.

Hayatımın aniden beliren bu dinlenme noktasında biraz okudum, biraz düşündüm, biraz hayal kurdum, biraz yazı yazdım. Yazdığım yazıları tamamlayamadım. Düşünceler kopuk bir şekilde havada uçuşuyor. Onlardan bir demet yapıp buraya suya koymaya karar verdim. (ya da onları kurutmuş mu oluyorum?)
Buyrun topladığım düşüncelere.

 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger