VİETNAM NOTLARI 2

14.7.18


Sokakta, dünyanın en alçak taburesine oturmuş yaşlı bir kaligrafi ustası, fırçaları ve siyah mürekkebiyle insanlara kelimelerini satıyor. Karşısına, dünyanın en alçak ikinci taburesine oturuyorum. Bana bir defter veriyor, bir sürü kelimenin yazılı olduğu. Birini seçmemi söylüyor. Şöyle bir göz gezdiriyorum; -denge, mutluluk, aşk, özgürlük. Açıkçası ne yazdıracağım konusunda kararsız kalıyorum. Sayfaları çevirirken gözüm -sakin zihin-'e takılıyor.  'Bu' diyorum, 'bana bunu yazar mısın.'
Bütün bu seyahatin amacı bu değil mi?
Kalın fırça darbeleriyle kelimelerin anlamını çizgilerine hapsediyor. Altına imzasını atıyor. Kurumasını bekleyip, rulo yapıp uzatıyor. Zihnimle yaptığım anlaşmanın belgesi..


Burası çılgın motosikletlilerin şehri. Aklımın almadığı bir trafik var. Dörtyol ağzında durmuş karşıya geçmeyi beklerken bir yabancı kolumdan tutup 'yürümen gerekiyor' diyor. 'Sakın durma.' Ve o trafiği yararak karşıya geçiyorum. Trafiğin akışı tuhaf ve karmaşık. Ama karmaşıklık belli bir hızda aktığı için bir düzene dönüşmüş. Bunun nasıl olduğunu anlamanın tek yolu bir motosiklete binmek. Otelde resepsiyondaki kıza beni motoruyla gezdirebilecek birini soruyorum. Bana, otelde çalışan birini yönlendiriyor. Kendisine Black adını koymuş bir Vietnamlıyla, ertesi gün saat 5.30'da yola çıkıyoruz.

Bir an tereddüt eder gibi oluyorum, ama bu hissi hemen kovuyorum.
Sonuçta insanlara güvenmeliyim. Sığ sularda yüzmeye çalışıp, boğulmuyorum diye sevinmenin bir anlamı yok.
Bunu burada öğrendim.

O gün bütün şehri motorla gezdik. Black bana şehri koruyan tapınakları, çiçek pazarını, balık pazarını, parkları gösterdi. İngilizcesi olmadığı için çok konuşmadık. Basit kelimelerle yetindik.
Sanki hep şehrin etrafında geziyormuş ve bu defa ilk kez şehrin içine girmiş hissettim.
İki yanımdan ağaçların aktığı yoldan geçerken kafamı gökyüzüne kaldırdım. Bir an vardı, yaşamı içime çektiğim. Hiç bir şeyden korkmuyordum.
-
Motorsikletle neler taşıyorlar. Fotoğraflarını çekemedim, ama çizmeye çalıştım.

VİETNAM NOTLARI 1

10.7.18



Bir bilet aldım Vietnam'a. Hiçbir şey düşünmeden, bir yol haritası çıkarmadan. Sadece gitmek vardı aklımda. Bir gün ve bir saat belirledim. Çantamı hazırladım. Gece yola koyuldum. Benimle gelemediği için mutsuz olan bir sevgiliyi, bir şehrin mevsimini, mevsimin beklenmeyen yağmurlarını, bir evi geride bıraktım. Başıma gelecek olan her şeyi kucaklamaya, keşfetmeye, başıboşluğa, kaygısızlığa hazırdım. Dünyayı anlamaya, ve dünyayı anlamak için dünya olmaya hazırdım.
Ertesi gün akşamüstü Hanoi'e vardım.

-
Bir kente uçakla gelmek ile, tren veya gemi ile gelmek arasında çok fark var. Uçakla geldiğinde sanki havadan seni atıverirler. Bir tren veya bir gemi öyle değil. Seni oraya taşıyan her şeye, her yola, dağa, çukura, yağmura değerek gelirsin ve bu yumuşak bir geçiş olur. Aştığın yolların farkına vararak. Bir uçak seni yaşayabileceğin her şeyden izole eder. Bir gece yol alırsın, bir kaç film izleyip biraz uyuyarak.  Ve dünyanın başka bir ucundaki bir şehirde uyanırsın. Google mapi açar olduğun yeri büyütür, küçültür ve şaşırırsın. Oysa his olarak o kadar uzaklaştığını, veya tamamen başka bir kıtada olduğunu anlaman olanaksızdır. Adeta bir kapsülle ışınlanmış gibi olursun. 

Başka bir kıtaya ve başka bir zamana ışınlandım.
-

Göl kıyısındaki otelime yerleştim. Şehrin kayıtsızlığına ayak uydurmak zor değil. Fotoğraf makinamı alıp şehir merkezine doğru yürüdüm. Burada kendimi, eğlenen yüzlerce insan arasında buldum. Anlaşılan ülkede kutlanan bir bayrama denk gelmiştim. Her yer cıvıl cıvıldı. Her sokak arasında yüzlerce çocuk oyunlar oynuyordu. Uçan balonlar, kağıttan uçaklar, bisikletler, dondurmalar, kocaman pamuk şekerler. Hikayelerde anlatılan lunaparkta gibiydim. Sadece dönme dolaplar ve hızlı trenler yoktu. Çoşkusu vardı. Bir sürü çocuğun hayalinden oluşmuş bir atmosfer şehre hakim olmuştu. Bütün gün onların fotoğraflarını çektim. 

O gün  yaşamı solumuştum..  Bu hissi sevmiştim. Bağımlısı olacaktım. Yaşam buydu ve ben bunu yavaş yavaş öğreniyordum.  Yol kenarına oturup defterime şöyle yazdım: 36 yaşındayım ve hayattan keyif almayı, yaşamayı yeni öğreniyorum.

-
Bu Vietnam'a ikinci gelişim. Buraya gelişimin sebebi bir yeri görmek değil, bir duyguyu yeniden yaşamak.
Zamanla yok olmuş ama içimizde, derinimizde varlıklarını sürdürdüğünü anladığım duygulardan bahsediyorum. İnsanlara güvenmek, bir insan topluluğuna ait hissetmek, yardım etmek, insanların sana yardım etmesi, buna izin vermen, tanımadığın insanlarla konuşman, bazen hiç konuşmaman, yadırganmamak, dışlanmamak, insanları sevmek, çocukları kucaklamak ve tüm bunların sonucunda içinde yeşeren, yüzeye çıkan duygular... Anlatması zor.
Döndüğümde herkes bana neden Vietnam'a gittiğimi sordu. Ve ben buna hiç bir zaman bir cevap veremedim.
-
Bu not benim Hanoi'de iki kez hastanede serum almam üzerine. Belki bir seyahatte başıma gelebilecek en zor şeyi yaşıyorum. Kollarım ve bacaklarım şiş, kaşınıyor ve yanıyor. Anlaşılan alerji olmuşum ve bana serum veriyorlar. Beni hastaneye otelde resepsiyonda çalışan biri getirdi, adını bilmediğim. (Zaten hiç kimsenin adını aklımda tutamıyorum. Ama bunun böyle olmasını seviyorum.) Ve saatlerce beni kapıda bekledi. Vietnamlı bir doktor ilgileniyor benimle. Tansiyonumu ölçüyor, ateşime bakıyor. Hayatımda karşılaştığım en kibar ve sakin doktor. Sanki narin bir yaprakmışım gibi dokunup nabzımı dinliyor. Serum için iğne yapan hemşire de aynı hafiflikte dokunuyor. Dokunduğunu düşündüğümde anlıyorum. Özenli, kibar, sakin, kırılgan, güçlü. Ve saydam. İnsanların, insanlığın bir özü var, bunu görebildiğim bir yerdeyim.

Buranın insanlarının suyu derin ve berrak. İnsanlığın özü görünüyor.


İnsanları sevmeyi burada öğreniyorum.

SAATLER

19.3.18


Duvar saatleri ile iyi bir ilişki kuramadım. Her saniye geçişinde çıkardığı ses, boşlukta ateş edermişçesine güçlü gelir kulağıma. Ve saatin kendisi böylece zamanı, her defasında öldürmüş olur.

Kol saatleri ise, bir nevi ayağına bağladığın gülle gibidir. Öyle bir ağırlığı vardır. Zaman durmadan geçer, çok az vaktin vardır. Hele de dijital bir saatse zaman daha da hızlanır. Ve bir de bakmışsın zamanın dolmuştur ötmeye başlar, düğmelerine basarsın ama durduramazsın, artık çok geçtir. 

Peki ya kum saatine ne demeli, o rakamları olmayan zarif saate. Zaman, milyonlarca kum tanesine dönüşür ve akar. Sonsuza kadar devam edebilecek bir döngü. 

Geçenlerde ise eskicide akrep ve yelkovanı olmayan bir saat görmüştüm.  Hangi zamandan kopup geldiğini bilemediğim bu antika saat bence zamanı doğru gösteren tek saatti. 

-Saat formları üzerinden zaman algısının gösterdiği değişkinlik üzerine düşünürken bunları karalamışım. Sonra bu yukarıda saat çıktı karşıma. Sanki gerçekliğine karşı durduğumuz zaman, derinlerde kalp atışı gibi tiktak işliyor.  

KELEBEK ETKİSİ VE FIRTINALAR

18.3.18


Bir matematikçi ve meteorolojist olan Lorenz hava tahmini hesaplamalarında zaman kazanmak için, denklemlerinde verilerin sadece ilk üç hanesini kullanıp, çok zayıf olarak gördüğü binlik haneleri atmış. (Bu arada hava kütlelerinin hareketlerini hesaplayarak hava tahminleri çıkıyormuş ortaya)
Ufak bir rüzgar esintisi kadar fark yaratacağını düşünmüş bunun. Ama oluşturduğu model sakin ve güneşli bir hava yerine bir kasırga tahmininde bulunmuş. Böylece 'ilk koşullara duyarlılık' olarak adlandırdığımız fenomeni bulmuş. (bu tanımı çok sevdim)
Ve bir anda dünyada kelebek etkisi olarak tanınanacak yaklaşımı ortaya koymuş.

Kelebek etkisi teorisi beni, ilk duyduğum andan beri her okuduğumda etkiledi. Ve hayatımda hep küçük kararların, ya da önemsiz gibi duran kabullenilmişliklerin, ya da rastgele gibi duran olayların büyük etkilerini ve sonuçlarını yaşadım. Yani cümlemin başına dönersek hiç bir kararın küçük, kabullenilmişliklerin önemsiz ve olayların rastgele olmadığını anladım. 

ZİHNİN GİZLİ KAPILARI


Bazı hislerin dilde bir karşılığı yok. Ve bazen o hisleri düşündüğümde, yaşadığımda, kendimi girmemem gereken gizli odalarda buluyorum. Dil, düşüncemize şekil veriyorsa, dilin şekil veremediği ve bu yüzden varlığından habersiz olduğumuz duyguları yaşamak zihnimde yeni bir kapı araladı.

Bastırılmış Karakterler


Ayıp olacak, ya da seni şımarık gösterecek, ya da tamamen seni bir deliye dönüştürecek bütün hareketlerini bastırdığında, gerçek karakterin daha ortaya çıkamadan üzerine toprak atmış oluyorsun. Mesela ben, buraya gelirken çiçek açmış olan bütün ağaçların dallarına sarılmak istedim. Ama bunu yapamadım, çünkü insanların tuhaf tepkilerinden çekindim. Bir yerlerde 'Martta çiçek açmış her ağaca sarılmayı severdi' diye yazarsa bilin ki o ben değilim. Ben sadece yürüyerek buraya, bu cafeye gelmiş sıradan bir insanım.

RASTGELE YAZILAR

EN ÇOK OKUNANLAR

 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger