Siem Reap Yolunda

3.2.19


Size yaşadığım bir günü anlatmak istiyorum. Bir Nisan sabahı, tuktukla Siem Reap yolundayım. Yalnızım. Dünyanın en güzel insanları arasında yalnızım ve görünmez. Öyle olduğumu sanıyorum. Görünmez olduğumu. Bunun da bana müthiş bir özgürlük verdiğini düşünüyorum. Çünkü onları uzun uzun izleyebiliyorum, fotoğraflarını çekiyorum, el sallıyorum. Sadece çocuklar bana geri el sallıyor. Beni sadece onlar görüyor diye düşünüyorum. Oysa gerçek şu; birbirlerine gizli bir anlaşmayla bağlı bir topluluğun dışındayım. Paralel evren gibi. Ne ben onlara dokunabiliyorum, ne de onlar bana. Gökten düşmüş bir meteor gibi yabancıyım aralarında. Ama hiç bir şeyi sorgulamayan, sormadan yoluna devam eden -ki bence bu asyalıları özel yapan bir özellik, bir yaşama becerisi- bu insanların arasına bir hayalet gibi karışıyorum.

Bir yoksulluk var ama bu asla bir yoksunluk değil. Bu insanları görmek beni üzmüyor. Daha derinde, farklı duygular hissediyorum. Anlatmaya çalışmıyorum. Biliyorum ki bildiğim kelimelerle anlatmaya çalışmak, bildiğim düşünce sistemiyle anlamaya çalışmak demek. Ama anlamak için anlamamalıyım. Onları başka duyularla anlayacağım, başka bir düşünce şekliyle. Hissederek. Bütünüyle farkına varmayarak. Aynı bir dansın ritmine kapılıp dansetmeyi öğrenmek gibi, yada seslere kapılıp bir çalgı çalmak, notaları öğrenmeden.

Ne hissediyorum. Bir mutluluk ya da mutsuzluk ile tanımlayamayacağım şeyler. Bir oluş şekli, bir akış şekli. Büyük ulu, daha ötesinde bir şeyin parçası gibi. Basit duygulara kapılmıyorum. Mutluluk ya da mutsuzluk gibi. Bunlar bir nevi duygu tuzakları. Düşmüyorum. Ya da duyguların bana bir tasma takıp beni sağa sola çekmelerine izin vermiyorum.

İşte burdayım. Bu dünyada. Tesadüfen bu coğrafyada doğmuş insanlarla. Bir yoldayım. Tuktukta. Motorsikletler ve  başka tuktuklarla beraber. Çok sıcak hava. Sağımdan ve solumdam bir kaç klübe geçiyor, sonra alabildiğine boşluk. Ağaçlar, orman, köyler. Sonra meyve satan derme çatma çadırlar.

Sonra,

akan trafik
bir anda duruyor.

Duruyoruz. Tüm araçlar duruyor. İnsanlar duruyor. Bulutlar duruyor. Rüzgar duruyor. Güneş duruyor.
Zaman duruyor.
Tek bir şey hareket ediyor. Bir sedye. Yolun sağındaki binadan çıkıyor. Üzerinde bir kız çocuğu oturuyor. Beyaz önlüğü, siyah uzun saçları, bakışlarındaki kopukluğu saklayamayan çekik gözleri ve serumuyla. Sedyeyi iki tane beyaz formalı adam yavaş yavaş iterek karşıya geçiriyor. Nefesim duruyor.
Dünya duruyor.
Kalbim duruyor.
Bir melek geçiyor karşıdan karşıya. Ordaki tüm insanların iyi niyetleriyle kutsanarak. İşte o gizli anlaşmayı, birbirlerine görünmez ipliklerle bağlanmış o insanların biraradalığını görüyorum. Bir kapı aralanıyor. Bir geçiş. Biraz daha yaklaşıyorum. Küçük bir adım, biraz daha görünür olma.

Karşı binanın içine giriyor.

Ve sonra dünya kaldığı yerden dönmeye devam ediyor.

Nisan, 2018

YAZMAK ÜZERİNE

7.1.19


Son zamanlarda daha az yazar oldum. Bir şekilde zihnimi toparlayamadım. Onu kendi akışına bıraktım. Ellerimin beynimin düşünce havuzuyla olan bağlantısını kaybettim. Akıcılığını kaybettim. Gerekliliğini sorguladım. Bir edebi telaş olmadı hiç bir zaman benimkisi. Düşünmek için bir yol ve unutmamak için bir hafıza kaydıydı yazmak. Ama gerek var mıydı? Bu kadar zorluğa, unutmamaya çalışmaya, kelimelerini çuvallarla oradan oraya taşımaya, zihnin taşlarını her seferinde tek tek yerleştirmeye.

Tüm bunları bilincimin kırılmış terazisinde tartarken bu fotoğrafı gördüm. Hanoi'de çekmiştim. Bu Vietnamlı kızın yükü ağır, ve yükünü taşımak için sahip olduğu aracı yetersizdi. Yükünü bu yüzden çok iyi düzenlemesi gerekiyordu. Dakikalarca büyük bir özenle yerleştirip çiçekleri yola koyuldu. Zordu ama sonuçta ortaya bu şiirsel görüntü çıktı.

Ruha değdi bir kere.

VİETNAM NOTLARI 3

16.12.18


O günü hatırlamaya çalışıyorum. Çalmakta olan melodi gibi. Aralıklı sesler ve aralarında derin hisler. Şimdi bir film gibi akıyor. Durdurup anlatmak istiyorum. Sabah çok erkendi. Tanıklık etmek için güneşin ilk hallerine ve insanların yaşantısına erkenden yola çıktım. Ama geç bile kalmıştım. Şehir yoğunlaşmış ve çoktan hız kazanmıştı. Bir çiçek pazarına gittim. Her renkten, her çeşit çiçeğin olduğu bir pazar. Kokular birbirine karışmış, ve sonrasında hafızamda çiçek pazarı kokusu olarak yerleşecek halini almıştı.
Bana büyülü gelen bu dünya,  satıcılar için sıradandı. Bir meyve, bir sebze, ismini bilmediğim bir baharat çeşidi ya da herhangi bir obje gibi duruyordu tezgahlarında. Yoğun bir alışveriş oluyordu. Satıcılar sürekli yeni çiçekler çıkarıp düzenliyorlar, alanlar ise bisikletlerine, motorlarına büyük bir özen ve dikkatle yerleştiriyorlardı.
Öğlene kadar dolandım aralarında. Sıradan normal bir günde, sıradan hayatlar yaşayan insanların gözlerinde sıradan olmayan hikayeleri gizliydi.

Yolda, insan fotoğrafları çekmeye yeni başladım. Bazen yolları sadece iyi bir kare yakalamak için aşıyorum. İyi bir kare yakalamaya çalışmak bana başka türlü bakmayı öğretti. Daha doğrusu bakmayı öğretti. Hislerin peşinden gitmeye başladım ve bu benim yol haritama dönüştü.

-
Beklemek seyahatin bir parçası. Öğrettiği şeylerden biri. Seyahat kendini akışa bırakmayı öğretiyor. Hiçbir şeyi kontrol edemediğini kabul etmen gerekiyor. Ve yaşam bize sürekli kontrol etmeliymişsin gibi hissettiriyor. Özgürlük kontrol etmeye çalışmayı bıraktığında senin oluyor. Beklemelisin, çevrenin şekline her seferinde girmelisin. Tekrar tekrar her gün. Bir su gibi, olduğun yere dolmalısın. Bunu yaptığında gün parlamaya başlıyor. Yapraklar ışıldıyor. Güneş ışığı cömertçe, en güzel gölgelerde sıcaklığını yayıyor.

-
İnsanların kendi hayatlarını kendimin dışına itmeyi öğrenmek için çıktım bu seyahate. Herkesin duygusunu omzumda taşımaya başlamıştım. Hayatlarında değiştirebilecekleri şeyleri değiştirmedikleri için çektikleri acıları çekmeye başlamıştım. Oysa bu onların hayatı ve onların tercihleri. Onlar yerine karar veremiyorsam niye sonuçlarını yaşamaya mahkum edeyim ki kendimi?
Herkes kendi tercih ettiği hayatı yaşıyor. Bu söylem belki yıllar önce bana acımasız gelebilirdi. Ama şimdi hayatta zihnimi ve ruhumu sağlam tutabileceğim şeyin bu olduğunu düşünüyorum. Başkalarının duygularını kendimin dışına iterek, ağırlıklarının yanına yaklaşmayarak, körleştirerek tenimi. Bu tanımadığım insanların ülkesinde mutluyum. Onların zor koşullarındaki yaşamlarına karşın mutlulukları gülümsetiyor. Ağırlıklarını değil, hafifliklerini veriyorlar. Bu nasıl oluyor.

-
Kimse beni tanımıyor. Tanımak isteyen biri nereli olduğumu sorduğunda ve ben söylediğimde hiç bir şey oluşmuyor kafasında, hiç bir imge, düşünce. Kimse geldiğim yeri bilmiyor.
Kendi merkezime kendimi oturttuğum dünyada hafif yana kayıyorum. Dünya çok büyük.
-

Bugün tapınak geziyorum. En çok dikkatimi çeken kapıların olmaması, ama bütün açıklıkların kapıya dönüşmüş olması.
-

İnsanları, çocukları izliyorum. Saf bir halleri var. Bazen onlara garip geliyorum. Havaalanında beklerken yanımda oturan iki genç kız benimle fotoğraf çektirmek istiyor. Aralarında gülüşüyorlar. Karşıma bir kız oturuyor sonra. Gözlerimi ondan alamıyorum. Delici bakışları, yüzündeki ifade.. Şunu anlatabilecek bir yolum olsa, boyalarım olsa. Ve ben hiç unutmasam.

-
Nisan 2018

VİETNAM NOTLARI 2

14.7.18


Sokakta, dünyanın en alçak taburesine oturmuş yaşlı bir kaligrafi ustası, fırçaları ve siyah mürekkebiyle insanlara kelimelerini satıyor. Karşısına, dünyanın en alçak ikinci taburesine oturuyorum. Bana bir defter veriyor, bir sürü kelimenin yazılı olduğu. Birini seçmemi söylüyor. Şöyle bir göz gezdiriyorum; -denge, mutluluk, aşk, özgürlük. Açıkçası ne yazdıracağım konusunda kararsız kalıyorum. Sayfaları çevirirken gözüm -sakin zihin-'e takılıyor.  'Bu' diyorum, 'bana bunu yazar mısın.'
Bütün bu seyahatin amacı bu değil mi?
Kalın fırça darbeleriyle kelimelerin anlamını çizgilerine hapsediyor. Altına imzasını atıyor. Kurumasını bekleyip, rulo yapıp uzatıyor. Zihnimle yaptığım anlaşmanın belgesi..


Burası çılgın motosikletlilerin şehri. Aklımın almadığı bir trafik var. Dörtyol ağzında durmuş karşıya geçmeyi beklerken bir yabancı kolumdan tutup 'yürümen gerekiyor' diyor. 'Sakın durma.' Ve o trafiği yararak karşıya geçiyorum. Trafiğin akışı tuhaf ve karmaşık. Ama karmaşıklık belli bir hızda aktığı için bir düzene dönüşmüş. Bunun nasıl olduğunu anlamanın tek yolu bir motosiklete binmek. Otelde resepsiyondaki kıza beni motoruyla gezdirebilecek birini soruyorum. Bana, otelde çalışan birini yönlendiriyor. Kendisine Black adını koymuş bir Vietnamlıyla, ertesi gün saat 5.30'da yola çıkıyoruz.

Bir an tereddüt eder gibi oluyorum, ama bu hissi hemen kovuyorum.
Sonuçta insanlara güvenmeliyim. Sığ sularda yüzmeye çalışıp, boğulmuyorum diye sevinmenin bir anlamı yok.
Bunu burada öğrendim.

O gün bütün şehri motorla gezdik. Black bana şehri koruyan tapınakları, çiçek pazarını, balık pazarını, parkları gösterdi. İngilizcesi olmadığı için çok konuşmadık. Basit kelimelerle yetindik.
Sanki hep şehrin etrafında geziyormuş ve bu defa ilk kez şehrin içine girmiş hissettim.
İki yanımdan ağaçların aktığı yoldan geçerken kafamı gökyüzüne kaldırdım. Bir an vardı, yaşamı içime çektiğim. Hiç bir şeyden korkmuyordum.
-
Motorsikletle neler taşıyorlar. Fotoğraflarını çekemedim, ama çizmeye çalıştım.

VİETNAM NOTLARI 1

10.7.18



Bir bilet aldım Vietnam'a. Hiçbir şey düşünmeden, bir yol haritası çıkarmadan. Sadece gitmek vardı aklımda. Bir gün ve bir saat belirledim. Çantamı hazırladım. Gece yola koyuldum. Benimle gelemediği için mutsuz olan bir sevgiliyi, bir şehrin mevsimini, mevsimin beklenmeyen yağmurlarını, bir evi geride bıraktım. Başıma gelecek olan her şeyi kucaklamaya, keşfetmeye, başıboşluğa, kaygısızlığa hazırdım. Dünyayı anlamaya, ve dünyayı anlamak için dünya olmaya hazırdım.
Ertesi gün akşamüstü Hanoi'e vardım.

-
Bir kente uçakla gelmek ile, tren veya gemi ile gelmek arasında çok fark var. Uçakla geldiğinde sanki havadan seni atıverirler. Bir tren veya bir gemi öyle değil. Seni oraya taşıyan her şeye, her yola, dağa, çukura, yağmura değerek gelirsin ve bu yumuşak bir geçiş olur. Aştığın yolların farkına vararak. Bir uçak seni yaşayabileceğin her şeyden izole eder. Bir gece yol alırsın, bir kaç film izleyip biraz uyuyarak.  Ve dünyanın başka bir ucundaki bir şehirde uyanırsın. Google mapi açar olduğun yeri büyütür, küçültür ve şaşırırsın. Oysa his olarak o kadar uzaklaştığını, veya tamamen başka bir kıtada olduğunu anlaman olanaksızdır. Adeta bir kapsülle ışınlanmış gibi olursun. 

Başka bir kıtaya ve başka bir zamana ışınlandım.
-

Göl kıyısındaki otelime yerleştim. Şehrin kayıtsızlığına ayak uydurmak zor değil. Fotoğraf makinamı alıp şehir merkezine doğru yürüdüm. Burada kendimi, eğlenen yüzlerce insan arasında buldum. Anlaşılan ülkede kutlanan bir bayrama denk gelmiştim. Her yer cıvıl cıvıldı. Her sokak arasında yüzlerce çocuk oyunlar oynuyordu. Uçan balonlar, kağıttan uçaklar, bisikletler, dondurmalar, kocaman pamuk şekerler. Hikayelerde anlatılan lunaparkta gibiydim. Sadece dönme dolaplar ve hızlı trenler yoktu. Çoşkusu vardı. Bir sürü çocuğun hayalinden oluşmuş bir atmosfer şehre hakim olmuştu. Bütün gün onların fotoğraflarını çektim. 

O gün  yaşamı solumuştum..  Bu hissi sevmiştim. Bağımlısı olacaktım. Yaşam buydu ve ben bunu yavaş yavaş öğreniyordum.  Yol kenarına oturup defterime şöyle yazdım: 36 yaşındayım ve hayattan keyif almayı, yaşamayı yeni öğreniyorum.

-
Bu Vietnam'a ikinci gelişim. Buraya gelişimin sebebi bir yeri görmek değil, bir duyguyu yeniden yaşamak.
Zamanla yok olmuş ama içimizde, derinimizde varlıklarını sürdürdüğünü anladığım duygulardan bahsediyorum. İnsanlara güvenmek, bir insan topluluğuna ait hissetmek, yardım etmek, insanların sana yardım etmesi, buna izin vermen, tanımadığın insanlarla konuşman, bazen hiç konuşmaman, yadırganmamak, dışlanmamak, insanları sevmek, çocukları kucaklamak ve tüm bunların sonucunda içinde yeşeren, yüzeye çıkan duygular... Anlatması zor.
Döndüğümde herkes bana neden Vietnam'a gittiğimi sordu. Ve ben buna hiç bir zaman bir cevap veremedim.
-
Bu not benim Hanoi'de iki kez hastanede serum almam üzerine. Belki bir seyahatte başıma gelebilecek en zor şeyi yaşıyorum. Kollarım ve bacaklarım şiş, kaşınıyor ve yanıyor. Anlaşılan alerji olmuşum ve bana serum veriyorlar. Beni hastaneye otelde resepsiyonda çalışan biri getirdi, adını bilmediğim. (Zaten hiç kimsenin adını aklımda tutamıyorum. Ama bunun böyle olmasını seviyorum.) Ve saatlerce beni kapıda bekledi. Vietnamlı bir doktor ilgileniyor benimle. Tansiyonumu ölçüyor, ateşime bakıyor. Hayatımda karşılaştığım en kibar ve sakin doktor. Sanki narin bir yaprakmışım gibi dokunup nabzımı dinliyor. Serum için iğne yapan hemşire de aynı hafiflikte dokunuyor. Dokunduğunu düşündüğümde anlıyorum. Özenli, kibar, sakin, kırılgan, güçlü. Ve saydam. İnsanların, insanlığın bir özü var, bunu görebildiğim bir yerdeyim.

Buranın insanlarının suyu derin ve berrak. İnsanlığın özü görünüyor.


İnsanları sevmeyi burada öğreniyorum.

SAATLER

19.3.18


Duvar saatleri ile iyi bir ilişki kuramadım. Her saniye geçişinde çıkardığı ses, boşlukta ateş edermişçesine güçlü gelir kulağıma. Ve saatin kendisi böylece zamanı, her defasında öldürmüş olur.

Kol saatleri ise, bir nevi ayağına bağladığın gülle gibidir. Öyle bir ağırlığı vardır. Zaman durmadan geçer, çok az vaktin vardır. Hele de dijital bir saatse zaman daha da hızlanır. Ve bir de bakmışsın zamanın dolmuştur ötmeye başlar, düğmelerine basarsın ama durduramazsın, artık çok geçtir. 

Peki ya kum saatine ne demeli, o rakamları olmayan zarif saate. Zaman, milyonlarca kum tanesine dönüşür ve akar. Sonsuza kadar devam edebilecek bir döngü. 

Geçenlerde ise eskicide akrep ve yelkovanı olmayan bir saat görmüştüm.  Hangi zamandan kopup geldiğini bilemediğim bu antika saat bence zamanı doğru gösteren tek saatti. 

-Saat formları üzerinden zaman algısının gösterdiği değişkinlik üzerine düşünürken bunları karalamışım. Sonra bu yukarıda saat çıktı karşıma. Sanki gerçekliğine karşı durduğumuz zaman, derinlerde kalp atışı gibi tiktak işliyor.  

RASTGELE YAZILAR

EN ÇOK OKUNANLAR

 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger