ALTUS

11.1.18


Derinleştikçe yükselmenin, yükseldikçe derinleşmenin hikayesi.
Bir kelime var, Latince; Altus. Hem derin, hem yüksek anlamına geliyor. Dil, düşünce şeklimizi şekle sokuyor. Altus kelimesinin anlamını okuduğumda büyüleniyorum. Asıl anlamını kavradığımda, içimdeki okyanusun tahmin ettiğimden daha derin, yıldızların ise ölçülenden daha uzak olduğunu anlıyorum.
Bir teknede yol alıyorum. Denizcilere özeniyorum. Bu yumuşak ve kaygan zeminde zihnine ne takılabilir ki, bir ağ ile tuzak kurmadıktan sonra. Açılıyoruz yavaş yavaş. Bir nokta var. Bir koordinatla tarif edebileceğim nokta. Orada duruyoruz. Kaptan bize dalış yapabileceğimizi söylüyor. Suyun altının güzelliğini keşfettiğimden beri buna aşığım. Hemen deniz gözlüklerimi takıyorum, suya atlıyorum. Suya başımı sokar sokmaz, bir dağın üstünde olduğumu fark ediyorum. Bir dağ var ve derinliği derinlere doğru iniyor. Bir an, bir dağın yamacında ayaklarım yere değmeden nasıl durduğuma şaşırıyorum. Düşmem gerekirken nasıl olur da düşmüyorum? Ve hiç tırmanmadan bir dağın en tepesine nasıl çıkmıştım?
Biraz yol alıyorum, dağın eteklerine. Ama gittikçe derinleşiyor. Derinlik yüksekliği tanımlıyor. Derine indikçe ne kadar yüksekte olduğumu farkediyorum.
Su ile beraber kelime de derinleşiyor. Kelime doğuruyor. Kelime yeniden doğuyor. Derinliği ve yüksekliği aynı kelime ile anlatmak anlam kazanıyor. Bu kelimeleri buluşturan bu denizin dağı tüm bilinmezlikleri çözüyor. Aslında denklem basit; Derinleştikçe yükselirsin ve yükseldikçe derinleşirsin. Bunu bir formül olarak buraya not edebilir miyim bir matematikçi gururuyla?

ARALIK MEKTUBU

5.12.17


Yaş almanın yadsınamaz bir güzelliği var. Karşılaştıklarını daha güzel sindiriyorsun. Okuduklarınının anlamı derinleşiyor. Düşüncelerinle baş edebiliyorsun. Dönüştürebiliyorsun. Yoldaki çukurlara daha az düşüyorsun. Düşünce daha çabuk toparlanıyorsun. Umursamamayı öğreniyorsun. Önceliklerin, sevme şeklin, baş etme yöntemlerin, yardım eden ellerin değişiyor. Kusurlarını, zaaflarını kabul ediyorsun.

Kendini fark ediyorsun. İçindeki düzensiz ses karmaşan, parçanın içinde güzel eriyor. Hatta parçanın tadı, vazgeçilmezi oluyor bu kakofoni. Eskiden kaçardın bu karmaşadan, onları düzene sokmaya çalışmakla bir ömür geçti. Şimdi yağlı boya tablolarının ilhamı.

Derinliğin, yüzeyin ve arasındaki tüm tonlar senin.  Adlandırmaya çalışmıyorsun. Sözlükte karşılıklarını aramıyorsun. Biliyorsun ki duyguların milyonlarca tonu var. Adlandıramadığın renkler vardır ya, onun gibi isimsiz hepsi. Biraz uğraşarak tanımlamaya çalışabilirsin. Öfkeden daha açık bir renk, biraz kabullenilmişlik var içinde, çok hafif. Ya da  içine kapanıklığın bir tonu var mesela, sakinlik ve yalnızlıkla karışmış.

Nasıl hissediyorsun kendini? -Ara bir tonda. Anlatması çok zor.

Kendinle barışıyorsun. Olduğun kişi, büyük bir törenle, geçmişte olduğun tüm kişilikleri, ve olamadıklarını kucaklıyor. Bu aynı zamanda bağımsızlığının yıl dönümü. Her histen, kendinden, her halinden kurtuluşunun.

Bir konuşma yapmak ister misin? -Şey ben, hepinize teşekkür ederim geldiğiniz için.

Sonuç olarak günler kısalıyor, evren genişliyor,  hava daha erken kararıyor. Melankoli daha erken hissettiriyor kendini. Gün, onu yakalayamadan bitiyor hissini daha erken veriyor. Yine de hafif bir geçiş. Işık yakmamaya direniyorsun. Harfleri hala seçebildiğin sürece gün ışığın gitmiyor. Duruyorsun, duruyorsun, oturuyorsun, okuyorsun, hayaller kuruyorsun, denizi izliyorsun, kendini dinliyorsun ve kısa ama sert bir ses yankılanıyor. Işığını yakıyorsun. Geceyi kabulleniyorsun.
Aralık.
-

1-Bu yazıyı hatırladım Yeni Dünyamdan Selam
2-Yukarıdaki resim: Kazuo Shiraga

UBUD GÜNLÜĞÜ 7 - SÖRFÜN ÖĞRETTİKLERİ

25.11.17


O gün ada için sıradan bir gündü. Pırıl pırıl, saydam bir havaya uyanmıştık. Kendimi iyi hissediyordum. Sörfçüler dalgalarla oynamaya başlamıştı. Yollar kalabalıktı. Sahil doluyordu.
İnsan hayatında hani her gün daha önce yapmadığı bir şeyi yapmalıymış ya , bugün o benim için sörftü.

(Bugünün öncesine dönelim. 

Dağılmıştım. Dağılmak... Yere düşüp kırılan bir bardağın bir anda etrafa dağılan cam parçaları gibi. Ya da yapraklar... Sert bir rüzgarla etrafa dağılan yapraklar. Birbirinden uzaklaşan ve kopan.
Sanki kuvvetli bir rüzgar esmiş beni de dağıtmıştı, ya da düşmüş ve kırılmıştım.

EKİM VE KASIM MEKTUBU

21.11.17


Ekim.
Artık sonbaharın melankolik havası pencereyi açar açmaz içeri doluyor. Beni bu hava, bu soğuk, yağmurlu, sabahları puslu hava sakinleştiriyor. Dışarı çıkmadığım zaman birşeyleri kaçırmış hissini veren güneşli havaların aksine, soğuk havalar seçimlerimi haklı çıkarıyor.

UBUD GÜNLÜKLERİ 6 - ATEŞİN ETRAFINDA OYNAYAN ÇOCUKLAR

26.10.17

Öğlen Ubud'dan ayrılıp adanın güneyine doğru yola çıktık. Yolda bir şelaleye uğradık. Uzun uzun akan suları seyrettikten sonra, hindistan cevizi suyu içtiğimiz yol üstünde bir yere oturduk. Burada bir baba, oğlu ve kızı çalışıyordu. Çekik gözleri, kara tenleri, farklı dillerini bir kenara bırakırsak, konuşma tarzları, davranışları, mahcubiyetleri, savunmasızlıkları Anadolu'da bir köyde, benzer bir yer işleten bir aile ile çok benzerlik gösteriyordu.

UBUD GÜNLÜĞÜ 5 / SALINCAK

19.10.17


Ubud'dan ayrılamadık. Bir gün daha burada kalmaya karar verdik. Asya'da plan yapma konusundaki esnekliği seviyorum. Değişen dünyada herşeyi günler ve hatta aylar öncesinden planlamak gerekiyor. Asya ise bizimki gibi plansızlar ve kararsızlar için kollarını açıyor.

EN ÇOK OKUNANLAR

RASTGELE YAZILAR

 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger