İnsanları Anlamamak

3.12.16


İnsanları anlamadın. Onları dinledin, onları sevdin, onlara yol verdin, kuyrukta önüne geçmelerine ses etmedin, sana yol soranlara büyük bir sabırla bildiklerini anlattın, sana fikrini soranları da eliboş göndermedin, ama anlamadın. Kitaplar okudun, filmler izledin, sokakta izledin onları ama yine anlamadın.  Onlar gibi olmaya çalıştın, onların dilini öğrendin, onlar gibi giyindin. Selam verene selam verdin, 'selâmu aleyküm' diyene 'aleyküm selam' dedin. Kolay gelsin dedin, kısmet dedin, Allah yardımcısı olsun dedin. Kimliğini değiştirdin. Empati kurdun. Duyguların denizinde yüzdün. 
Ama anlamadın. 

Görseldeki heykel: Johnson Tsang

Zaman ≠ Yaşanılmışlıklar


27.10.2009 tarihinden


Koştukça, zamanın benimle birlikte daha da hızlı ilerlediğini hissediyorum.Çok fazla şey oluyor ve ben kendime bile anlatamadan, üzerine düşünemeden olanları unutuyorum.


Gözlerimi sımsıkı kapatıp beyimin dip köşelerinde ilerleyerek anları yakalamaya çalışıyorum . Yakaladığım her andan ileriye doğru gitme çabam ise bir anda ileriye doğru sarılmış bir film gibi, hiç bir detayı yakalayamadan beni olduğum ana atıveriyor. Çok fazla şey oluyor. Yaşananlar değer olarak varlığını sürdürmek yerine, harcanılmış kavramlar olarak yok oluyor. Okuduğum bir haber aklıma geliyor. Bir insanın bir haftada ortalama duyduğu, okuduğu, izlediği haber, orta çağda yaşayan bir insanın bir ömür boyunca aldığı habere eşit. Bu çokluğun içerisinde hiç olmadığı kadar sakin kalmaya başladım. Bazı şeyleri daha az dert etmeye başladığımı düşündüğümde aslında bunun nedeninin de bu çokluk olduğunun farkına vardım. Çünkü zaman bu yaşanılmışlıkla orantılı değil. Yaşanılmışlık zamanın içine alamadığı bir büyüklükte. Dolayısıyla her yaşanılmışlıktan kar etmek zorundasın ki, zamanı orantılayabilesin. Bu da şu demek: bir şeyleri dert edecek, bir şeyler için üzülecek, hayal kırıklıkları yaşayacak zaman yok. Yani yaşam bizi duygusallıktan koparmaya zorunlu hale getiriyor. Duygular, fikir ve düşüncelerin, stratejilerin gerisinde kalıyor. Karşılaştığın her olay, kişi matematiksel bir denklem gibi beliriveriyor. Ve sen bunlarla karşılaştığın an çözmeye başlıyorsun. Kaç bilinmeyeni olduğunu bile bilmediğin bu denklemler, her kişide ve olayda fark ediyor. Ama sen bu denklemlerle sadece yüzleştiğin an boyunca kafa yormalı, kapıdan çıkıp gittiği an sende bu denklemin kapılarını kafanda kapamalısın. Çünkü sağına döndüğünde başka bir denklem orada çoktan seni beklemeye koyulmuş oluyor. Ve söz konusu olan zaman içerisinde senin daha yapacak çok işin var. Kaç kişi varsa hayatında o kadar çok denklemin var. 


Belki de sevdiğin insanlar bu yüzden yok gibidir. Belki görüpte bir anda donakaldığım o kız için 'ne kadar silik' dememin nedeni de budur.(-Sanki yok gibi derken buldum ona bakan kendimi.) Sevgilinin de yanımdaki yokluğunu sevdim galiba ben.

Yazıya daha erken başlamalıydım. Bugün yaşamak zorunda olduklarım yazacaklarımında önüne geçti.

Tasarım + Tatmin


15.09.2009 tarihli bir yazım

Bir tasarımcının tatmin olduğu an hangi andır? Tasarımın gerçekleştiği -soyut bir düşünceden somut hale dönüştüğü- an mı? Birilerinin o tasarımı hayatına dahil ettiği an mı? Başka iyi bir tasarımcının beğendiği an mı? O tasarıma iyi bir değer biçildiği an mı? Bir ödül mü? Ya da tasarımcının hayatında gerçekten tatmin olabildiği bir an var mı?
İtiraf etmeliyim ki kısa süreli o duyguyu hissediyorum, ama uzun süre içimde yaşatamıyorum. Bazen bir fikrin aklıma gelmesi, bazen fikrin aldığı somut hal, bazen fikri bir adım öteye götüren o çok küçük adım, bazen birilerinin o tasarımı alıp kullanması bana kısa süreli hazlar tattırıyor. Ve herşey öyle çabuk içimde olup bitiyor ki, ne birisine anlatacak paylaşacak zaman kalıyor, ne de kendime o duyguyu tekrar hatırlatacak bir iz. Zaman düz bir çizgi şeklinde ilerliyorsa, o küçük nokta kadar zaman dilimini kapsayan arada hissediyorum -hazzı-, kısa- ama derin. Saniyenin binde biri gibi bir zamanda çok derin bir okyanusun en derinine dalıp çıkmak gibi. Yüzünden kayan su, değişen renkler, gün ışığından karanlığa ordan tekrar aydınlığa bir anda ulaşmak. Sonrasında ise hissin nasıl olduğunu bile hatırlamıyorum. Tekrar derin bir su bulmam gerekiyor anımsamak için. Ve ordan kendimi atmam.

Görseldeki kapı: Peter Zumthor

POST TRUTH

29.11.16


Aylar öncesinde bir sohbet esnasında birisi algılanan gerçekliğin üstünde demişti. Bu saptamayı çok sevmiştim. Hatta uzun uzun sevgiliyle üzerine konuşmuştuk. Farkına vardığımız ama dile nasıl getireceğimiz bilemediğimiz durumlardan biriydi.
Bir kere herkes kendi gerçeğine inanıyor. Ve bu gerçekliği de kendi algıladığı, hissettiği. Ve kimse gerçek-in peşinden gitmiyor gitmek istemiyor.
Bütün bunlar aylardır kafamı meşgül ederken, Sabit Fikir'de Oxford Sözlüğünün yılın kelimesini post-truth olarak açıkladıklarını okudum. Kelimenin açıklaması işe şu şekilde : Nesnel gerçekliklerin kamuoyunu şekillendirmede duygusal ve kişisel görüşlerden daha az etkili olması. 
Türkçeye post-gerçeklik diye çevrilmiş. İnternette biraz daha araştırdığımda hep politik olarak ele alınmış örnekler verilsede ben yaşamın bulduğu bütün çatlaklardan en içine kadar sızmış bir durum olduğunu düşünüyorum.

Resim: Peter Martensen

Bunlar Yaşanılsın Diye

6.10.16


Güneş, gölgeliğin arasından gözlerimi alıyor. Ama yine de bakmamı durduramıyorum, kısarak gözlerimi.  Yakması hoşuma gidiyor, bir eylül sabahını yaz diye yaşarken. İçeride sevgili uyuyor. Ben ise dışardayım. Ayağım suda, elimde bir kitap, gözlerimi güneşten alabildiğim her an bir cümle okuyorum. Sonra cümlenin bir kelimesine takılıyorum, bazen birden fazla. O an işte gözlerimi kapatıyorum. Hayaller kurarken uyukluyorum*. Gözlerimi açıp okumaya devam edip, güneşe bakıyorum, sonra camdan uyuyan sevgilinin gövdesine, sonra tekrar uyukluyorum. Yaz ayları bunlar yaşanılsın diye var aslında. Ayağın suda, başın güneşte, düşüncelerin gölgede, sevgili uykuda.
Her şey olması gerektiği yerde.

-

Zamanın geçtiğini güneşin tenimi yakmasından anlıyorum. Bir kum saatinin kumu gibi ışığı dökülüyor yüzüme ve tüm yeryüzüne. Belki aylardan sonra ilk defa zihnim bedenimin durduğu yerde. Kendim ile dünya arasındaki sınırın olmadığı yer burası; Tek yapman gereken şeyin yaşamak olduğu. Aynı aşağıdaki evin bahçesinde gördüğün kuzular gibi, ya da kayaya tutunmuş şu ince uzun bitkiler. Sadece yaşamak. O zaman işte insan, şu hayatı kahreden ve ölümcül bir zehir gibi yavaş yavaş kanına karışan korkuları duymuyor. Gündüzün yerini geceye bırakması acı vermiyor. İçin, kendi içini kemirmiyor anlamsız hissiyatlarla. Ruhun, aynı suyun bir havuzu doldurması gibi tüm bedenini dolduruyor ve serinliği içini kaplarken, parmak uçların bile yaşamı hissetmeye başlıyor. Ve her gün doğumunu, ve gün batışını aynı çoşkuyla kutluyor.
Kaktüsün dikenli meyvelerini toplayabilmek gibi bir mutluluktan bahsediyorum.

-

Görünmez olmayı istedik bu yolculuğa çıkarken. Yanından geçerken farketmediğin biri gibi. Varsın ama farkedilmiyorsun. İsimsiz olmayı istedik. Aynı hayvanlar gibi. Bazı günler hiç konuşmakdık. Düşüncelerini tetikleyen hiç bir şey kalmadığında geriye, yok olmaya başlıyorsun. Diğer renklere karışıyorsun, buhar oluyorsun. Yaşantının arka fonuyla aynı renk oluyorsun.

Aslında tüm bunlar varlığımızı unutmak içindi. Bütün mesele bu. Var olduğunu unutmakta. Basitçe yaşamak.

-

*uyuklamak: uyanıklıkla, uyumak arasında / hem uyumak hem uyumamak.
Dünyanın belirsiz bir köşesine usulca kıvrılmak istiyorum. 

ETKİ

28.5.16


Galiba beni son zamanlarda en çok etkileyen sanatçı Berlinde De Bruyckere. Yıllar önce şunu yazmışım:  link , onunla ilk tanışmamın ardından.  İlk karşılaşmamın ardından ise büyülendiğimi söylemek istiyorum. Tarifi imkansız tuhaf duygulara sürüklüyor yaptıkları. Yüzeyinde gözünü gezdirirken, detaylarında kayboluyorsun, ve her bir detay seni başka bir yere taşıyor. Deforme olmuş bedenler, sanki yaşadığımız hayattaki hislerin ruhu dönüştürdüğü şekillere benziyor. Hani yaşadıklarımız bedenimizde iz bırakır ya, o yaşadıklarımız ruhumuzu neye dönüştürüyor, ruh bedenin içinde nasıl bir şekle giriyor onların heykelini yapmış gibi. 

İki yarım


Bakıyorum. Önce bir bütün görüyorum. Sonra onların yarım olduğunu farkediyorum. Sonra iki yarım bir bütün yapıyor mu yapmıyor mu onu düşünüyorum.

*Yapan sanatçının adını not etmemişim. 

İLETKENLER

9.4.16


Bir kitap okudum. Şöyle diyordu: Bir dili sadece tek bir kişi konuşuyor diye o adamın bilgeliğini yok mu sayacağız?*
Diller ölüyor. Her gün. Bir dilin ölmesiyle dünya eksiliyor. Düşündüm. Hepimiz yabancı dil öğrenmeye çabaladık. Ama derdimiz hep o dünyada en çok konuşulan yabancı dili öğrenmekti. Oysa öğrenmemiz gereken ölmekte olan bir dil olmalıydı.

Hepimiz kendimizi büyük bir depo zannediyoruz ve her şeyi kendimize depolamaya çalışıyoruz.
Oysa bana kalırsa sadece birer iletkeniz.

Sevgili, hep bana ona anlattıklarımın onun için olan değerinden bahseder, bildiklerimi ona aktarmamın onun için olan öneminden.
Ben ise kendimi bir şey bilmiyormuş ve okuduğum öğrendiğim şeylerin hakkını veremiyormuş gibi hissettim hep. Mimarlık okudum, ama yapamadım. Bir şeyler yazdım ama dönüştüremedim, vs vs. Ama belki de öğrendiğim her şeyi ona aktarmak için öğrenmiş olabilirim. Çünkü ben okulun sıralarında bana hap gibi bilgiyi önüme sunan bilge insanları dinlerken o bu düzenin mağduru olarak mahrum kalmıştı o bilgiden. Belki de ben ona aktarmak için öğrendim onca şeyi - bir kitabı tek bir cümlesi için okumak gibi. Ben ona aktardım ki o,  o güzel fotoğraflarına dönüştürebilsin duygularını. Sonra onun fotoğraflarını gören başka biri, ondan etkilenip bir heykel yapsın. Ve biri onun yaptığı heykelden etkilenip mimarlık okusun.
Hatırlasana Yasemin sen de bir heykelden etkilenmiştin.



*Bahsi geçen kitap 'Yol Bilenler'. Ancak cümle birebir alıntı değil. 
**İletkenin İngilizcesi conductor aynı zamanda orkestra şefi anlamına geliyormuş. 


Su ve Bu *

26.3.16


Bugün beslenme günü. İlkokuldaki beslenme çantalarımızdan beslendiğimiz günlerden farklı. Gerçek bir beslenme. Ve dinleme. Dinlenme değil. Bir haftasonu klasiği. Kendini işine taşıdığın her günün ardından özlemini duyduğun arınma ve ayrıştırma günü. Çamaşırlarla beynini beraber yıkadığın, ama ayrı ayrı kuruttuğun gün. Yine de ikisinin de aynı rüzgarda uçuşmasına izin veriyorsun.
Geçen haftasonu kaldığın yerden çizmeye, yapmaya, boyamaya, okumaya devam ediyorsun.  Her şey bıraktığın gibi kalmış sanıyorsun, belki öyle olabilir ama kaldığın yeri hatırlamıyorsun. Olsun. Kalan kırıntıları parmağını yalayıp toplamayı ve yemeyi seviyorsun. Gün geliyor biriktirdiğin her şeyin kırıntılarından tat almayı öğreniyorsun. Ve aynı parmağınla bir kaç sayfa daha çeviriyorsun. Geriye doğru.
Düşünüyorsun. Düşüncelerinle beraber havalanan çamaşırlarını astığın çatıdasın.  Hiç bir şeyin olmadığını ilan etmiştin dünyaya. Mal varlığını açıklamıştın. Evin yok, araban yok, köpeğin yok. Sahip olmayı sevmedin. Ama insanların senden durmadan istiyor olmalarına akıl sır erdiremedin.
Kıyafet yapıp para kazanmaya çalıştın. Bir gün bir kadın geldi. Sana ressam olduğunu söyledi. Almak istediği bluzu uzatıp, resim satıp bunları alabiliyorum dedi. Yakındığı tonundan belliydi.  Sen de ona, ben de bunları satıyorum ama ben resim alamıyorum dedin. Senin ki yakınma değil, bilmediğin bir kabullenişti. Aradan günler geçti, tekrar geldi. Bu sefer beğendiği gömlek için indirim yapmanı istedi. Sana bir resim verirse ona indirim yapabileceğini söyledin. Küçük bir karalama da olabilir dedin sonrasında. Seni ciddiye almadı. Herkesin almaya odaklı olduğunu, vermeye yanaşmadığını anlaman için güzel bir gündü.
Say hadi aklına gelenleri. Bu hafta ev sahibin aradı, kiranı arttırmak istedi, bankan aradı şimdi hatırlayamadığın bir şeylere karşılık para istedi, bir reklamcı mekanında reklam filmi çekmek istedi ama para vermek istemedi, dilenci 1 tl istedi, devlet bilmem ne vergisini istedi, her şeyi yanlış anlayan marangozun üstüne para istedi, elektrik idaresi bile telefon açıp bir şeyler istedi. Tam uçan kuşa bile borcun var herhalde diye düşünürken, kuş havada bir takla attı. İşte o gün ilk defa taklacı kuşların farkına vardın. Utan! 35 yaşındasın. Ve havada takla atan kuşlardan habersiz kalmışsın. Kuş senden bir şey istemedi. Çünkü kuşlar hiç bir şeye sahip değillerdir ve konuşamazlar. Bir canlı türü düşün ki, konuşmaya gerek duymasın. Ve insan, kuştan daha üstün yaratıklar olduğunu fen kitabına yazıp ilkokulda tüm çocuklara bunu okutsun. Kuşlar konuşamıyorlar, böylece ne bilim mesela örümcekten bir şey isteyemiyor. Sadece yaşıyor. Sadece yaşamak. İşte yapamadığın ve ihtiyacın olan o şeyi o gün anladın. Sen zaten içi doldurulan, bir sürü anlamları olan kelimeleri sevmedin. Hiç bir zaman. Kelimelerin, gerçek anlamlarını yitirdiğini düşündün onca benzetmelerin.
Yaşamak. Sadece yaşamak. İşte kuşlar bunu yapıyordu.
Bunu anladın, o gün çatıda, kuruyan çamaşırların arasında, kuşları izlerken. İhtiyacın olan da buydu, yaşamak için. Su ve bu.


*Yazının başlığı, dünyada ki en güzel kitap başlığından esinlenerek yazıldı. Bu Su.

Yontmak

13.3.16


Yontmak kelimesini seviyorum.
'Bir şeye istenilen biçimi vermek için dış bölümünü keskin bir araçla biçmek, kesmek'  şeklinde bir tanımı var, fakir türk dil kurumunun online sözlüğünde.

Bir heykeltraşın bir taşı yontması bana olağanüstü geliyor. Kocaman bir taşın küçük bir heykele dönüşmesi;
2 mm doğup, 2 ton ağırlığa kadar ulaşan güneş balıkları kadar olağanüstü.

Güneş balıklarını merak ediyorsanız, buyrun vikipedia nın korkunç anlatımına. https://tr.wikipedia.org/wiki/G%C3%BCne%C5%9F_bal%C4%B1%C4%9F%C4%B1   
İlk iki cümlesi şöyle:

Güneş balığı ya da Ay balığı (İngilizceSunfish)(Mola molaLatince mola değirmen taşı demektir), Molidaefamilyasına ait balık türüdür. Lezzetsiz ve kötü kokan etinden dolayı ticari değeri yoktur.

Özellikle ikinci cümlesi insana; balıklar kendi aralarında toplanıp, insan için lezzetsiz ve kötü kokan etinden dolayı ticari değeri yoktur, yazan bir sözlük yazmadıkları için insanlardan daha akıllı dedirtiyor. 
Açıklmanın devamında şöyle diyor: Eti yenilmediğinden, insanlar için hiçbir değeri olmasa bile ay balıklarının sayıları denizlerin kirlenmesiyle azalmaya devam etmektedir. Bilgiye erişim. 


Neyse konumuza dönelim. Kelimemiz yontmak. 


Bir gün oturdum, taşçıdan aldığım büyük bir taşı yontmaya başladım. Aklımda bir şekil vermek yoktu. Sadece yontmak istedim. Hissini yaşamak istedim. Bir taş, toz diye tanımlayabileceğim küçük parçalar atılarak yontuluyor. Taş toza dönüşüyor. Büyük bir zaman ve güç sarfederek.
Sonra yontmak, garip bir hazzı getiriyor. Sanki yontarak zamana yayılabiliyorsun. Hani o  zamanı delme isteği varya, kendine yer açmak için, işte yontarak zamanı delebiliyorsun sanki. 

Yontarken taşa şekil vermenin ne kadar zor olduğunu gördüm. Taşın yüzeyindeki çukurlara dalıp, onları büyütürken bir şekil veriyor olmanın da müthiş bir hazza dönüşebileceğini anladım. 
Sonra yontmaya devam ettim. Çünkü yonttukça gerçekten yontası geliyor insanın. Hele de benimki gibi, bir şekil verme amacın yok ise, yontarak taşı yok etmen mümkün. Taşın toza dönüşmesi ve açık kalan penceren esen rüzgarla dağılması an meselesi, arkasında bir iz bırakmadan.

Bir şeyi daha farkettim. Taşın olduğu hali, o halinin yontarak verebileceğin bütün şekillerden daha güzel. Öyle hissettim


Yontmak kelimesinin bir de insanda kullanılan hali var. Hani hepimiz yontuluyoruz ya. Yaşam bizi yontuyor. Ruhumuzu, duygularımızı yontuyor. Bunu çoğunlukla bir şekil verme amacı olmadan yaptığı için yontukça yontuluyoruz. 
Sonra,  bu yukarıdaki çalışmaya denk geldim. Ayakları yontulan sandalyeye. Aniden biten filmler gibi izin verirseniz yazıyı bitirmek, ve hala sandalye kalabilmeyi başarmış, (tabi üzerine oturalamayan bir sandalye ne kadar sandalye ise), bu çalışmaya uzun uzun bakmanızı istiyorum. 
  
the end

Görseldeki çalışma Jamie Pitarch'e ait. 

NOTLAR

16.2.16


Bana öyle geliyor ki; kaldırımı eve bağlayan aralık ne kadar uzunsa, bir çocuğun hayalleri o kadar büyük olur.

Görsel: Ron Gilad

Küçük Bir Şiir

6.2.16

Bazen dünyadan koparsınız,
bazen kopmak için gittiğiniz yer dünya olur.
Bazen siz dünyanın ağırlığını taşıyamazsınız,
bazen de dünya sizin ağırlığınızı taşıyamaz.

Bazen size dünya ağır gelir,
bazen de siz dünyaya.

Bir Matlaşma Hikayesi

7.1.16


Her şey parlak olmayan bir dünyanın keşfiyle başladı.
Kelimemiz MAT. 
Mat kitapları sevdim. Mat kağıtlara vuruldum. Sonra mat kumaşları buldum. Mat düğme bulamayınca gömleklere düğmelerin tersini dikmeye başladım. Bazen kumaşların da diğer yüzünü kullandım. Derileri mat aldım, takıların gümüşlerini mat yaptırdım. Atölyeyi mat bir renge boyadım, ahşap yerleri de matlaştırdım.
Yaptığım iç mimari proje ise bu kelimeyi en çok kullandığım aralık oldu, ki etrafımdaki her şeyi matlaştırma çabasını da böylece farketmiş oldum. Duvarlar mat olsun, ahşap mat olsun, yer mat olsun, aydınlatmalar mat olsun, tavan mat olsun, koltuk kumaşı mat olsun, çerçeveler mat olsun, aynalar mat olsun (evet aynaların da matı var), musluklar mat, lavobo mat, klozet mat, pleksiglas mat. Sonra fotoğraflarımı tabi ki hep mat kağıda bastırıyordum. Ve gerçek şu ki her hangi bir şey tercih ederken eğer mat diye belirtmezsen,  seçenek sunmazlar ve önüne parlak olanı koyarlar. Mesela mağazadaki askılarım. Askıları yapacak olanlara verdiğim örnek mattı, ama bana iyilik yaptıklarını düşünerek parlattıkları onlarca askıyla kalakaldım. Çünkü bu ülke sınırlarında ne olursa olsun parlak olan iyidir. Lafı bile olmaz. Hal böyle olunca aldığım her şeyi mat istemeliyim diye defalarca tekrarlarken bulmaya başladım kendimi. Nerede ise bakkaldan yumurtayı bile mat isteyecek hale geldim. (Tamam, yumurtayı koyduğum kağıt keselerin de matını tercih ettiğimi itiraf ediyorum)
Kitabım da mat bir kapağa sahip, mat sayfalarıyla beraber. Parlak bir sayfaya ışık vurduğunda okumanın imkansız olduğunun kimse farkında değil mi?
Etrafıma bakıyorum, kahve içtiğim kupam mat, ve altındaki altlığı da ters çevirmişim, nispeten parlak olan yüzeyi görmüyorum/kullanmıyorum. Masam mat, kalemlerim mat, aydınlatmalarım mat. Parlak olan hiç bir şey yok çevremde.

Ben mat istedikçe, zamanla parlak olanda gözüme daha kötü görünmeye başladı. Çünkü parlak yansıtıyor. Oysa mat emiyor, eritiyor, yok olabiliyor.
Ve doğanın matlığını da seviyorum.
Sevmediğim kelimeler listeme cilayı da ekleyebilirmiyiz.

Peki hikayenin sonrasında ne oldu.

Benim gece uyku sorunlarım içinden çıkılamaz bir hale gelmişti. Bir çok doktora gidip bir çok ilaç denedim. Ama ilaçları düzenli kullanamadım. Bazen yaşadıklarımı anlatmada zorlandım ve doğru ilaçları alamadım belki, çoğunlukla da aldığım ilaçların etkilerini sevmedim. Yaşamamı zorlaştırdı.
Bir gün bir sabah, arka arkaya yaşadığım çok zor gecelerin ardından, son bir kez bir doktoru daha denemeye karar verdim. Çok yoğun olduğu için beni sabah 8e 15 kala görebileceğini söyledi. O saatte orda, küçük odasına oturdum ve anlatmaya başladım. Gecelerin ne kadar zor geçtiğinden, neler olduğundan, ne yaşadığımdam bahsettim. Bana önerdiği ilaç bir önceki ve ondan önceki doktor ile aynıydı. O ilacı kullanmak istemediğimi söyledim. Sabahın erken saatlerinin verdiği zihin netliğinden midir bilmiyorum, ilk defa kendimi bir doktora bu kadar net  anlatabildim. Bana bir ilacın ne yaptığını, neden kullanmak istemediğimi anlattım.  Hatta bir şiir okur gibiydi ilacı kullanan ben'e neler olduğunu aktarmam. Ve bu şiiri, kendim de ilk defa duydum. 'Sanki bir cam fanusa giriyorum ve hayattan zevk alamıyorum, hiç bir şeye dokunamıyorum, hissedemiyorum' diye başladım. Kendim de şaşırdım hislerime. Bana olanlar aynen buydu ve ben sanki geceleri yaptığım savaşla gündüz barışı arasında bir seçim yapmak zorunda gibiydim. Beni dikkatlice dinledikten sonra doktor, bana dönüp şöyle dedi.

''-Seni çok iyi anlıyorum, biz buna psikiyatride matlaşma diyoruz. Adeta matlaşırsın.''

Evet sevgili dünya ben de matlaşmıştım. Gerçekten de matlaşma kelimesi kendimi çok iyi ifade ediyordu. Az önceki tanımlamamı şuraya tekrar iliştirebilir miyim?
.....mat emiyor, eritiyor, yok olabiliyor. 

Bir günde belki onlarca kez mat kelimesini kullanan ben, çevremdeki  ilk defa karşımdaki bir insandan mat kelimesini duyup, bu kelimeyle beni tanımlaması küçük tarihimde tekrar tekrar hatırlayacağım bir anı oldu.

Çevremdeki  her şeyi matlaştırırken ben de matlaşmıştım.

Sonra hikaye bitmedi. Ertesi gün sevgili saçımı boyadı, ve bu sefer biraz  daha mat yapalım dedi.

Size kendimi tanıştırayım:
Etrafımdaki her şeyin mat olduğu, mat saçlara sahip, matlaşmış bir insanım ben. nokta

Resim: Koen Lybaert

 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger