Zaman

12.12.15



Bir saniye, bir saniye. Çok ciddi bir durum bu. Bu fotoğrafa bakıyorum ve o anı hatırlamakta zorlanıyorum. Unutmak berbat bir şey. Zamanın geçtiğini anladığın an kalbine saplanan o şey. Nedir bu? Nasıl kurtulacağım?

Çok mu geç kaldım 'zaman' kelimesinin olmadığı o dili öğrenmekte?

Durmak


Galiba ben durmayı seviyorum. Bir dağ gibi, ya da bir kaya. Gittiğim yerde durmak istiyorum. Yanlış anlamayın gitmeyi seviyorum ama gittiğim yerde durmak istiyorum, yosun tutmak istiyorum. Bulutların şekli yüzlerce kez değişecek kadar uzun gökyüzüne bakmak istiyorum, değiştirdiği bütün renklere tanık olmak istiyorum.
Durmak istiyorum. Kelimeleri taşıyan rüzgarları duymak istiyorum. Yüzüme çarpsın tüm şiirler. Saçlarımı dağıtsın bilmediğim kafiyeler.
Tüm nefesler bana gelsin. Yavaşça içeme çekeyim.
Ben güneşi kovalamayayım. Güneş bana gelsin. Ay ışığı beni kovalasın.

Hem sadece durursam batmam. Bataklığın herkesçe bilinen kuralı değil mi bu?
Durmak.

Ve ben şayet bunu başarabilirsem, durmanın sonsuzluğuna kapılabilirsem,
gidebilirim.

Kayıp


Kaybolmalarına izin verdiklerimiz.
İstemeden kaybettiklerimiz.
Kaybolduklarını bir gün ansızın farkettiklerimiz.
Kaybolmak zorunda olanlar.
Kaybettiğimizi farketmediklerimiz.
Ancak kaybettiğimizde sahip olabildiklerimiz.
Kaybettiğimizi sandığımız ama aslında kaybolmayanlar, unuttuklarımız.
Ve gönüllü unutuşların, gönüllü kayıplara dönüşmesi.

Zıd Düşünceler


Her şey doğru. Her şeyin zıddı da doğru.
.

Bir insanın hayatında asılı kalmak.
Bir insan varsa hayatında değer verdiğin, onunda değer verdiği o zaman ne düşersin ne de kopup gidersin. Orda öylece asılı kalırsın.
Ve aslında bu müthiş bir özgürlüktür, ayaklarının yerden kesen.
İşte  uçuyorsun.
.

Hayır uçmuyorsun. Ne düşebiliyor ne de süzülebiliyorsun. Hareketsizsin. Bu boktan birşey.

Aklımda Tuttuğum Numaralar II


Bir kaç sene önce oturmuş bloga aklımda tutmaya çalıştığım beynime kazınmış tüm numaraları, rakamları yazmıştım. Şimdi onlara yenileri eklendi. Her geçen gün gittikçe büyüyen bir liste.
Kimi numaralar aklımda tutmak zorunda olduğum için aklımda, diğerleri ise anlamsızca duruyorlar. Hepsini yazdım.

kimlik numaram
sevgilinin kimlik numarası
telefon numaram
annemin telefon numarası
babamın telefon numarası
sevgilinin telefon numarası
kardeşimin telefon numarası
ablamın telefon numarası
evin telefon numarası
ailemin ev telefonu numarası
atölyemin telefon numarası
mağazamın telefon numarası
kapı numaram
mağaza kapısının numarası
atölye kapısının numarası
sevgilinin ofis kapı numarası
annemlerin oturduğu evin kapı numarası
apartmanın numarası
atölyenin apartman numarası
sevgilinin ofisinin apartman numarası
annemlerin oturduğu apartmanın numarası
ablamların oturduğu apartmanın numarası
anneannemin oturduğu apartman numarası
ablamlarının yazlıklarının kapı numarası
kredi kartı numaram
diğer kredi kartı numaram
kredi kartı arkasında yazan 3 rakam
diğer kredi kartının arkasında yazan 3 rakam
banka kartı numaram
diğer banka kartı numaram
kredi kartı şifrem
2.kredi kartı şifrem
3.kredi kartı şifrem
4.kredi kartı şifrem
banka kartı şifrem
2.banka kartı şifrem
3.banka kartı şifrem
4.banka kartı şifrem
banka hesap numaram
diğer banka hesabı numaram
3. banka hesabı numaram
1.banka hesabı internet giriş şifrem
1.banka hesabı internet girişi ikinci aşamada sorulan şifrem
1.banka hesabı internet girişi üçüncü aşamada sorulan şifrem
2.banka hesabı internet giriş şifrem
2.banka hesabı internet girişi ikinci aşamada sorulan şifrem
2.banka hesabı internet girişi üçüncü aşamada sorulan şifrem
3.banka hesabı internet giriş şifrem
3.banka hesabı internet girişi ikinci aşamada sorulan şifrem
3.banka hesabı internet girişi üçüncü aşamada sorulan şifrem
email hesabı şifresi
2.email hesabı şifresi
3.email hesabı şifresi
4.email hesabı şifresi
5. email hesabı şifresi
miles and miles kartı şifrem
alo garanti şifresi
websaihibi.com şifrem
paypal şifresi
tumblr şifresi
flickr şifresi
facebook şifresi
pinterest şifresi
twitter şifresi
ebay şifresi
gittigidiyor şifresi
etsy şifresi
amazon şifresi
pandora şifresi
youtube şifresi
instagram şifresi
markamın instagram şifresi
itunes şifresi
wireless internet ev şifresi
wireless atölye şifresi
wireless mağaza şifresi
ttnet servis numaram
ev kirası
mağaza kirası
atölye kirası
1.çalışanın maaşı
2.çalışanın maaşı
3.çalışanın maaşı
4.çalışanın maaşı
5.çalışanın maaşı
6.çalışanın maaşı
7.çalışanın maaşı
1.çalışanın maaşın tarihi
2.çalışanın maaşın tarihi
3.çalışanın maaşın tarihi
4.çalışanın maaşın tarihi
5.çalışanın maaşın tarihi
6.çalışanın maaşın tarihi
7.çalışanın maaşın tarihi
SSK miktarı
Bağkur miktarı
iş yeri sicil numaram
ticaret odası sicil numarası
mersis numarası
atölyedeki kasa şifresi
mağazadaki kasa şifresi 
doğduğum tarih
annemin doğduğu tarih
babamın doğduğu tarih
sevgilin doğduğu tarih
kardeşimin doğduğu tarih
ablamın doğduğu tarih
yeğenimin doğduğu tarih
2.yeğenimin doğduğu tarih
sevgilinin doğduğu tarih
sevgilinin nufüs cüzdanında yazan doğum tarihi
yaşım
annemin yaşı
babamın yaşı
sevgilinin yaşı
ablamın yaşı
kardeşimin yaşı
yeğenimin yaşı
2.yeğenimin yaşı
kilom
boyum
beden ölçüm
ayakkabı numaram
gözlük numaram
lens numaram
yaşadığım evin metrekaresi
mağazanın metrekaresi
atölyenin metrekaresi
eski evimin metrekaresi
elektrik tesisatı numaram
doğalgaz tesisatı numaram
su tesisatı numaram
mağazanın elektrik tesisatı numarası
atölyenin elektrik tesisatı numarası
evin boya kodu numarası
evin koyu kısmının boya kodu numarası
mağazanın boya numarası
mağazanın yer boya numarası
atölyenin boya numarası
atölyenin yer boya kodu numarası
sevgilinin ofisinin boya numarası 
ikokul numaram
ortaokul numaram
lise numaram
üniversite numaram
üniversite ortalamam
telefon açılış şifrem
telefon diğer şifresi
bilgisayar giriş parolam
spor salonu giriş parolam
spor salonundaki dolabın şifresi
ve
sürekli değişkenlik gösteren okuduğum kitabın kaldığım sayfa numarası 

Dünyanın Eğimi

29.11.15


Doktor düz yat diyor ama dünya eğimli.

Sigiriya

31.10.15



Sigiriya. Günlerdir düşünüyorum. Nasıl yazabilirim diye.
Eğer daha önceden bilseydim bana yaşatacaklarını, hiç şüphesiz şansa bırakmazdım orayı keşfetmeyi.
.
Hakkında hiç bir şeyi bilmiyor olmakta güzeldi gittiğimde.
Tesadüfen Bawa'nın bir otelinin Sri Lanka'da olduğunu öğrenip o otelden yer ayırttım. Sevdiğim mimarların hayal dünyalarında gezinmeyi seviyorum. 
.
Otele, gece 4 saatlik bir araba yolculuğundan sonra ulaştık. Gece vardığımız için güneş ışığını beklememiz gerekti nerde olduğumuzu anlamak için.
.
O sabah, Sri Lanka'daki ilk sabahımızda, uçsuz bucaksız kelimesinin ne anlama geldiğini o boşluğun ortasında bir dağa sokulmuş otelde anlayacaktım. Ve karşımda, o çok uzaktaki, Sigiriya'daki kayayı gördüğümde bu kadar uzaktaki bir yeri görmenin garip hissiyatını yaşayacaktım.

Bu durağan doğanın içinde öylece duran tek kayayı, otelin kıyısından bakıp görüyor ve hayal kurabiliyordum. O an uzaktaki yerleri görmenin önemini anladım. -Önce gözün yolculuğu.-
.
O gün otelden çıkıp yaklaşık yarım saat sonra Sigiriya'ya ulaştık.  Yanımıza yaşlı, mavi yerel kıyafetleri içinde bir Sri Lanka'lı yanaştı. Rehberlik yapabileceğini, adının Chai* olduğunu ve bize eşlik edebileceğini söyledi. Sevgili hemen tamam dedi. Bir rehber olmasından daha çok bu dişleri dökülmüş, çıplak ayaklı adamı tanımak istediği için ona evet demişti
-hadi beraber gidelim.
.
Kayanın tepesine ne kadar sürede çıktığımızı hatırlamıyorum. Aslında bildiğim her şeyin şaştığı bir yerdeydim. Zaman ve uzaklık arasında bir ilişki kuramadığımı farkettim. Bir süre geçiyordu ve biz biraz daha yukarı çıkıyorduk ama dönüp aşağıya baktığımda sanki günlerdir yürüyormuşcasına bulunduğumuz yerden uzaklaşıyorduk. Her şey o kadar küçülüyor ve uzakta kalıyordu. Oysa belki sadece 10 dakika geçmiş oluyordu.
.
Kayanın bir ucuna yapışmış o en uzak yerindeki arı kovanlarını görüp büyüklüğünü hesaplama çabalarımda boşunaydı. Öngörebildiğim tek şey çok büyük olduklarıydı.
.
Eski bir krallık, yok olmuş bir medeniyetin geriye kalmış topraklarında ve yıkık dökük taşlarının arasında, eski bir yaşamın hayalini kurmaya çalışırken en tepesine vardık kayanın. O tepeden gördüğüm şey beni esir aldı. Zamanın durduğu bir boşlukta, alabildiğine giden toprakları gördüm. O dünyada zaman durmuş gibiydi. Gökyüzü ve yeryüzü durmuştu. Aralarını kesen ufuk çizgisi durmuştu.  Kesinlikle orada faklı bir zaman akıyordu.
Gördüğüm şey binlerce yıl öncesiyle aynıydı belki de. Görünmez Kentteki topraklarına bakıp iç geçiren Kubilay Han'ın hislerine yaklaşabildiğim andı, o an.
İnsan böyle bir boşluğa bakıp aynı kalamaz.
.
Nefes aldım. Yaşadığımı hissettiğim nadir bir anın nefesini aldım.
.
Hiçbirşeysizliğin ortasında başıboş gezinen gözüm, sevgili ve Chai'ye takıldı. Konuşuyorlardı. Yanlarına gittim. Sevgili Chai'e neden ayakkabı giymediğini soruyordu. Chai ise ömrü boyunca hiç ayakkabı giymediğini ve düşünebilmek için çıplak ayak kalması gerektiğini anlatıyordu ona. Toprağa, taşa basmayı seviyordu. Sonra yerden bir çöp aldı Chai ve ayağına batırdı,  çöp kırıldı. Tabanlarının sertleştiğini ve rahat yürüyebildiğini anlatmak için yaptı. Bunun üzerine sevgili onun ayaklarına dokundu, bir çocuk içgüdüsüyle. Anlamak ve hissetmek istedi.
60 yaşında bu incecik adam eski bir tarih öğretmeniydi. Eşini bir patlamada kaybetmişti. (sri lanka da uzun bir süre iç savaşın o sarılamayan yaralarından biri) 4 dil konuşabilen bu adam bize Sigiriya hakkında bir çok şey anlattı. Çok konuştuk, çok güldük, ayakkabılarımızı çıkardık, cebimize toprak doldurduk, birbirimizin fotoğraflarını çektik, kralın odasından dünyaya bakıp kral olduğumuzu hayal ettik, cebimize dolduramayacağımız kadar çok topraklarımızın olduğunu.  Sigiriya'da beraber geçirdiğimiz o an, Sigiriya'nın durağan zamanının tarihinde yerini aldı.
.
Ne garip, otele geri dönüp yeni bir sabaha uyandığımızda gördüğüm kaya başkaydı.



-Bahsettiğim yer Sigiriya.
-Bahsettiğim mimar / Geoffrey Bawa
-Bahsettiğim otel / Heritance Kandalama


*Nasıl yazıldığını bilmediğim bir isim. 

Palmiye Ağaçları ve Mantalar

20.9.15


Bir adada, uzun palmiye ağaçlarının sert rüzgarlara nasıl dayandığını düşünerek geçti yaz tatilim. Tanrım ne kadar şanslıyım! En keyif aldığım kısmı ise Maldivli deniz adamı arkadaşlarımızın mantaların gelişini haber vermesiyle bir tekneye atlamamız ve onlarla yüzmeye gitmemiz oldu. -Hey mantalar geldi, hadi gidelim- dediklerinde sanki dünyada başka hiç bir derdimiz yokmuş gibi, ben ve sevgilinin, büyük bir arzuyla oraya gitmesini, beni olduğum insandan olabildiğince uzaklaştırdığı için sevdim. O an onları çok iyi tanıyormuş ve sanki ben de, o deniz adamları gibi bütün bir yıl o anı bekliyomuş gibi aldım snorkelemi ve paletlerimi. Oysa bu son iki kelimeyi bir yazıda ilk kez kullanmam gibi, gerçek hayatta da snorkel ve paletleri ilk defa kullanacaktım. Ve daha da utanç verici  kısmı beni neyin beklediğinden habersizdim, yani mantaların ne olduğundan.  Denizin ortasına geldiğimizde*, yüzeyde balinayı andıran yüzgeçleri gördüğümde korktuğumu itiraf etmeliyim. Onların devasa boyutlarından, kocaman ağızlarından, zarar vermediklerinden, suyun içinde dans ettiklerinden habersizdim. Kara tenli deniz adamalarının ve beni yüreklendirmeye çalışan sevgili sevgilinin -hadi atla yasemin- diye bağırdıklarını görüyor ama duyamıyordum. Ama o anın bile, teknenin ucuna oturmuş, ayak parmaklarımın en ucu hafifçe suya değerken,  tadını çıkardığımı söylemeliyim. Çünkü bir şeyden korkmak, ve ona cesaret edip edemeyeceğinizi sınamak bazen çok keyiflidir. Ve öyle bir anı çok yaşayamaz insan. Hele benim ki gibi bir şehir yaşantısının ortasındaysanız, cesaretinizin sınanabileceği tek şey yeni bir sosu denemek olabilir ya da metro tam kapılarını kapatacakken içeri atmak kendini. Bu yüzden hint okyanusunun ortasında, mantalarla yüzme cesaretini gösterip gösteremeyeceğimi bilemediğin o an bile keyifliydi. 

Sonrasında yüzdüm onlarla, ve bu sefer de bir anlığına palmiye ağaçlarını unuttum, nasıl sert rüzgarlara dayandığını.


*Bahsi geçen mantaların yüzdüğü yer Hanifaru Bay. 


Burdayım

13.7.15


SEVGİLİ OKUYUCU

17.6.15


Blog yeni bir görünüme kavuştu ve ben bu görüntüsünü çok sevdim. Sanki bakan, sadece yazıyla veya koyduğum fotoğrafla başbaşa kalabiliyor gibi hissettim tekrar dönüp baktığımda ve tüm amacım da buydu.
Bu blogu 2009'dan beri yazıyorum. Bu yeni haliyle beraber dönüp geçmişine baktığımda tam 745 yazı yazıp bunun 641ini yayınlamışım.
Geçmişteki yazılara doğru gittikçe kendimi tuhaf hissettim. Okuyunca hatırladığım ama okumadığımda yitirdiğimi farkettiğim bir sürü anı, olay, fotoğraf, hikaye, notlar...

Karşıma çıktığında gülümsetenler:

Sevmediğim kelimeler listesi link yapmışım.
Sonra aklımda tutmaya çalıştığım numaralar link listem.
En sevdiğim yazılardan biri: link
En etkilendiğim yolculuk:  link
En saçma yolculuğum link
Tavşanlarım: link
Sevgiliyi anlattığım ve sevdiğim bir yazı link

Tüm düşüncelerimi, hislerimi hiç bir kaygı duymadan, -okunma kaygısı, takipçi kaygısı, reklam kaygısı, insanları kırma kaygısı vs.-  yazdığım/paylaştığım dünyamdan tekrar selam.  Yazmak çok keyifli.

Ve sevgili okuyucu sevdiğin/ etkilendiğin yazıları paylaşırsan çok mutlu olurum.

sevgiler,

yasemin




AN

16.6.15


Güzel bir gündü. Hava kapalıydı. Bakışlarımı esir alan topraktaki güzelliklerden kurtarabildiğimde kendimi, yukarı baktım, gökyüzüne. Bulutlar bazen oldukça cömert davranır; tüm ağaçlar ve yukarıda gezinen canlılar için harika bir fon oluşturur.
Ve ben gördüklerim karşısında büyülendiğimde elim polaroid makinama gider.
Vizörden baktığım dünyayı dondurmak isterim.
Derken bir polaroid çıkar, ağır ağır -onu rüzgara kaptırmamayı çok sonraları öğrendim-. Ve yavaşça görüntüler belirmeye başlar. Yavaşça. Bir sürü hayallere sürükleyerek.
Ve bazen bu beklemenin sonunda yüzünde hafif bir tebessüm oluşur. Bir an. Bir andır bu. Ben daha bu anı tanımlayabilen bir saate, bir resme, bir kitaba rastlamadım. Ama yaşamın bundan ibaret olduğunu düşünüyorum.
Hikaye burada bitmiyor. Sonra bu polaroidi biri görür, eline alır, rast gelir, bulur/ bir duvarda, rafta, internet sayfasında, kitap arasında.  Gördüğü an kendi anını yaratır. Bunu, benzer bir tebessüm oluşmasından anlayabiliriz.
Ve işte şimdi bitiriyorum: ben yaşamın bundan ibaret olduğunu düşünüyorum. 

1 DAVETİYE

13.6.15


Bu fotoğrafta gördüğünüz kaşe, ibrahim'le hazırladığımız davetiye. Yeni mekanının açılışı için. Açılış ile ilgili tüm bilgiler kaşede yazıyor. Ve beyaza boyadığımız kaşenin, ve kutunun üzerinde hiç bir şey yazmıyor. Yani gerçekten basmanız gerekiyor ne olduğunu anlamak için. Uzun süredir yaptığım en sevdiğim tasarımlardan biri oldu.



CEBİNE DOLDURDUĞU HİKAYELER

21.5.15


Bir yumurta çıkıyor, sevgilinin günlerdir giymeyi bırakmadığı ceketinin cebinden. Evet doğru duydunuz bir yumurta. Kırılmamış bir yumurta.  Benim yine bir sabah -kim bilir hangi sabah- ona haşladığım bir yumurta. Yemediğini göre göre, bile bile her sabah yaptığım,  yemediği için bir daha hiç yapmayacağım dediğim, ama yapmaya devam ettiğim yumurtalardan biri. Cebinde taşımış, kim bilir kaç gün.  Şimdi o mışıl mışıl uykusunu uyurken, yumurtaya dokunduğumda anlıyorum ki bu onu mutlu etmiş.



-
Bir sabah, kendinden bir kaç beden büyük olan kabanını asmak için elime aldığımda beklenmedik bir ağırlıkla kalakalıyorum. Silkeliyorum kabanı önce, taş sesleri geliyor. O koskocaman ceplerine çakıl taşları doldurmuş.  Belki bana göstermek için, belki de sadece çok sevdiğinden. Beraber topladığımızı zannediyor bile olabilir.



-
Hiçbir eşyası olmayan, her eşyasını kaybeden bir adamın, kaybetmediği ve hala sahip çıktığı bir eşyasının olduğunu bilmek tuhaf hissettirdi. Ona aldığım bir ceket; iç cebinde bir çakmağın sığabileceği küçücük bir cep; ve içinden o küçücük ahşap parça çıkıyor, üzerinde japonca harflerin bulunduğu. Seneler önce japon birinin ona verdiği bir hediye, japonca bir kelime. Küçük kumaş kılıfının içinde hayatına saklamış.

Boşluk

19.5.15



Boşluk.

İlk keşfedişim mimarlık okumaya başlamamla oluyor. Koyduklarından daha çok koymadıklarınla bir mekanı yaratmaktan bahsediyorlar. Bana büyüleyici geliyor. Bunun üzerine çok düşünüyorum. İlk duyduğum an bunun hayatıma bu kadar değeceğinden habersizim. Yıllar geçiyor. Koymamaya çalışarak yaratmaya çalışıyorum. Ve bu benim her yaptığım işin çıkış noktası oluyor. Dokunmak ama boşluğu yaratmak için dokunmak ve sonrasında hiç dokunmamış gibi olması.

Gördüğüm her boşluk beni etkiliyor. Yeryüzünün boşluğu, boş odalar, boş duygular, boş sayfalar, boş gökyüzü, boş tablolar, müzik parçasının arasındaki boşluklar...
ve yazının burasındaki boşluk





























































susmak.


Bunları yazmamın sebebi, bir şeyi farketmiş olmam, bu yazdıklarımın hissine yakın.  Hayatında da aslında koyduklarından/seçtiklerinden/tercih ettiklerinden daha çok koymadıkların/seçmediklerin/tercih etmediklerin kimliğini belirliyor.

İnsanlar karşılarındakini hep tercih ettiği yaşam şekliyle, giydikleriyle, yaptıklarıyla, işiyle yargılıyor ve ona göre davranıyor, ona göre kafasında bir sen çiziyor. Oysa seni sen yapan boşlukların, tercih etmediklerin, giymediklerin, yapmadıkların...
Ve kendini anlatmaya çalışmaktansa anlatmaman.
Susmak.

Onun Gözünden Ben

2.5.15


Aradan 1 ay geçti. Tüm yaşadıklarım Fas'ta dibe çöküp anıya dönüştü. Her geçen gün unutmamak için daha çok çaba sarfetmek gerekiyor.
Sevgili kendi çektiği filmleri yıkatmış. Onun gözünden kenti bir daha gördüm. Ve ara ara beni çekmiş. Bu da onlardan biri. Onun gözünden ben.

Nisan Notları

23.4.15


Evet bahar bir türlü gelmedi ve havalar ısınmadı. Ve ben bu yüzden havada taklalar atarak haykırmak ve mutluluğumu dışa vurduğum dans gösterileri yapmak istiyorum. İzin verirseniz...
.
Kış benim için beklenmedik bir zamanda gelmişti ve onun keyfini çıkartamadan geçti. Uzun ve yorucu bir kış geçirdim. Soğuk hava, kar, yağmur; sadece soğuk hava, kar, yağmur olarak kaldı. Yataktan çıkmadan uzun uzun kitap okuyabildiğim pazarları yaşayamadım. Kendimce uzun uzun yazılar yazamadım. Her şeyi erteledim.
.
Şimdi keyifli bir nisan yanı başımdaki sevgili gibi sessiz sessiz nefes alıp vererek uyuyor. Uyandığı an çiçekler açacak.
.
Doyamadığım Marakeş gezisiyle başladı nisan. Yolculuk yapmayı özlemişim.
Hiç bir anının ve anlamın yüklenmediği yeni bir kente gitmek. Ve tüm kenti duyularınla yeniden inşa etmek.
Sana ait olan bir izin bile olmaması, böylece yabancılaşman. Kentteki her bir yerliye ve kendine.
Kendine yabancılaştığın an ise, kendini bulmaya yaklaştığın an oluyor. Hep kayıp hissettiğimi düşünürsek, durmadan gitmem gerekiyor.
.
Öyle çok aç kalmışım ki kitaplara şu an ne bulsam okuyorum. Günlerdir aç kalmış bir insanın yemek ile buluştuğu anı düşünün. Yok yok beni düşünün, kitabın sayfalarını koparıp yediğimi. Nasıl içime alabilirim, nasıl sindirebilirim onca şeyi. (bazen bazı cümleler o kadar hoşuma gidiyor ki, o anda kitabı okumayı bırakıyorum, kaldıramayacağım bir haz)
.
Okumaya başladığım an ise yazmaya başlıyorum.  Yanlış anlamayın yazan bir edebi yanım yok, yazmanın kendisi hoşuma gidiyor. Bir düşünme biçimi, benim için.
.
Durmadan yeni fikirler dolanıyor kafamda. Defterime daha çok notlar alıyorum,  unutmamak için. 'Delirmeme engel olan defter' koydum adını. Bir şeyleri unuttuğum an, evrende dağılan bir mekiğin parçaları gibi sonsuzluğa doğru yavaş yavaş ilerliyor.
Peki hatırlamanın ne faydası var, bazen inanın onu da bilmiyorum. -Evrende yeri tespit edilmiş bir mekik parçası.-

Polaroid: Yasemin Ozeri

Anılar / Marakeş 5

22.4.15




1-Bitkinin ne işe yaradığını sorduk. Abdurrahman bir tane dalını koparıp ağzına koydu. 'Toothpick' dedi. Sevgili fikri çok sevdi. Abdurrahman'da bunun üzerine bize bir avuç hediye etti.

2-Bindiğimiz taksiyi sevince, şöföründen numarasını istedik. Bir kağıt parçasına numarasını yazdı. Ona adını sordum. Cevabını anlayamadım. Yazmasını söyledim. Yazdığında anladım; yazarak anlaşamayacağım bir ülkedeyim. Garip geldi. Afalladım. Bir de üzerine farkettim ki, herkes fransızca konuşuyor, ama kimse fransızcayı okuyup yazamıyor. Bildiğin her şeyi hala unutamamışsın Yasemin, ezberden yaşıyorsun.

3-Hayatımda ilk defa bir şapkam oldu. Onu çok sevdim. Yanımda her yere götürmeyi düşünüyorum. Kafamdayken şapka, sevgili, parkta bulduğu bir tüyü koymuş. Artık yeni yerleri keşfedebilirim.


Mavi Boya Tozu / Marakeş 4

21.4.15


Önünde türlü türlü sabunlar, yağlar ve baharatların bulunduğu bir dükkana giriyoruz. İçeride raflar kavanozlara doldurulmuş boya tozlarıyla dolu.   İlk gözümüze çarpan renk mavi, ama Fas'ta karşımıza çıkan tüm renkler, toz halinde kavanozlara dolmuş. Merakla etrafımıza baktığımızı gören, dükkan sahibi Abdulrahman,  yanımıza yaklaşıp, anlatmaya başlıyor;  sattığı yağları, baharatları, sivrisinek kovan aromaları, nefes açan nane toplarını. Ona sürekli gördüğümüz, hatta dükkanın duvarları da öyleydi, mat duvarları nasıl boyadıklarını soruyoruz. Bazı anlayamadığım malzemeleri birbirlerine karıştırdıklarını, bir kaç gün beklettiklerini, sonra taşla ovalaya ovalaya duvara uyguladıklarınından bahsediyor, taşı göstererek. Nasıl yapıldığına dair kafamızda hiç bir şey oluşmamasına rağmen, belki bir gün yaparız diye 500 gram mavi boya tozu ve taşı alıp ayrılıyoruz dükkandan.

Bitki ve Hayvanlara Dair / Marakeş 3

20.4.15


Zamanın durduğu bir bahçedeyim. Ve bu bahçe tamamen bitkilere ait. Kuşlara, kaplumbağalara ve türlü türlü böceklere de cömert davrandıklarını, onlara da yer verdiklerini söylemeliyim.
Son zamanlarda doğayı çok fazla düşünüyorum. Ve biz insanlar dışındaki canlıları. Evet bizim dışımızda da canlılar var. İlkokul 1 den itibaren okuduk ders kitaplarında: Canlılar hep üçe ayrıldı; insanlar, bitkiler ve hayvanlar. Bir bitkinin de canı olduğu gerçeğini yadsımamız çok garip değil mi? Bitkileri, ve hayvanları sürekli yiyecek olarak görmekten ne zaman vazgeçeceğiz acaba?

Bazen onların, -bitki ve hayvanların- / -eğer insanlar rahat bırakmışsa, daha doğrusu bir şekilde ulaşamamışlarsa-  yaşamlarının yeryüzünde biz insanlara göre daha güzel geçtiğini düşünüyorum. Güneşi doya doya içtiklerini, havadan müthiş bir keyif aldıklarını hissediyorum. Yaşıyorlar. Toprağa dokunuyorlar, kokluyorlar, eğiliyorlar kalkıyorlar, yuvarlanıyorlar. Birbirlerinin içine geçiyorlar, birbirlerine dokunuyorlar.  Zaman hiç şüphesiz onlar için farklı akıyor. Ve yeryüzü onlara bizim ulaşamadığımız bir sırrı/keyfi/bilinmezliği bahşediyor.

Sevgili Flore / Marakeş 2

19.4.15

Sevgili Flore

Kitabını, kitap satılmayan bir şehirde buldum. Elime aldığım an aşık oldum. Fotoğraflar olağanüstü, ve sayfalarıda çok güzel fotoğrafların basıldığı. Dokunmak çok keyifli, keza kapağı da öyle. Dokunmaya doyamıyorum.
Tanıştığımıza çok memnun oldum.

sevgiler,

yasemin

not: Kapağı gördüğümde arapça harflerin ne kadar güzel olduğunu keşfettim. Sürekli din ile, geri kalmışlıkla ve hatta terörle bağdaştırılan bir dile bağımsız bakamamışım. Oysa hep etkilenmeden, etiketlemeden bakmak çok önemli hayatta. Kelimelerin akıcılığı ve rastlantısallığı, hayatla çok güzel örtüşmüyor mu?

Marakeş I

18.4.15


Göz nadiren takılmaz bir şeye, taş oymaları yerini mavi yeşil mozaiklere bırakır, mozaikler çaydanlıktan süzülen çaya, çay çeşmenin tersine akan suyuna. Biçimleri takip edebilirsin yönünü bulmak için, ama yeri geldiğinde kokuların seni götürmesine izin vermelisin. Toz kokusu, ardından beliren taze nane kokusu ve aşağıya doğru yürümeye devam edersen duyumsanmayı bekleyen adını bilmediğin onlarca baharatın, meyvenin, yağın kokusu.
.
Karmaşık sokaklar, sokakların iki yanında yükselen kiremit rengi duvarlar ve duvarların yüzeyindeki tek açıklık kapılar. Büyük ahşap kapılar, ardındaki yaşamın tek işareti. Bu şehirde kapıların başka bir sırrı var. Geçtiğim her kapının ardında kendimi,  ortasında yüksek palmiyelerin ve muz ağaçlarının bulunduğu, taş oymalarla kaplı duvarların çerçevelediği, mozaiklerle bezenmiş avlularda, riadlarda, saraylarda buldum. Geçtiğim her kapının ardından büyülendim.
.
Bir riadda kaldım. Güneş ışığının cömertçe tüm avlusunu aydınlattığı, arap melodilerinin duvarlara değerek yayıldığı,  uzun ağaçların gölgelendirdiği avlusunda şiir okumayı sevebileceğin bir riad. Günlerce burda kaldığımı, ve bir kitap yazdığımı hayal ettim. Hava güzeldi ve kelimelerim arapça harfler gibi yayılarak, kayarak, yuvarlanarak onlara verdiğim anlamlara gömülüyorlardı. Doğudan, kaktüslerden ve bir de develerden bahsediyordum. Yazdığım tüm yazıları orada bıraktım. Çektiğim tüm fotoğraflarla birlikte.
.
Bu yazıyı yazdığım masadan süzülen kokuya bıraktım kalemi. O kelimelerimi yönlendiriyor. Oradan aldığım sabunlar, boya pigmentleri, bir kilim, argan yağı, hasır şapka, taşlar ve bir kitap. Tüm şehrin kokusunu tutuyorlar, doğa bilimcilerinin açıklayamadığı en küçük parçacıklarında. Her geçen gün biraz daha kayboluyor, tüm canlı renklerinin giderek soluklaştığı anılar gibi.

Fotoğraf: Yasemin Özeri

Terres De Cafe

26.3.15


Güzel bir hava vardı. Küçücük bir cafede biraz oturduk. Kahvemizi içtik. Sonra yolumuza devam ettik.  Köşeyi dönünce onun orda fotoğrafını çekmek istediğimi, ama unuttuğumu söyledim. Geri döndük. Oturduğumuz masaya oturup eline şeker dolu bardağı aldı. Kahve içiyormuş gibi yaptı. Ben de fotoğrafını çektim.

Bugün İlk Defa

20.3.15


Bir süre önce bir yerlerde; 'insan hayatında her gün daha önce hiç yapmadığı bir şeyi yapmalı.' diyen bir yazı okudum.   Bu fikri çok sevdim. Bir yandan da farkettim ki: çoğu zaman bir çok şeyi ilk kez yapıyoruz ama farketmiyoruz. Ya da üzerinde durmadan, hatta üzerini ezerek geçiyoruz. (Eğer farkına varabilseydik çocuklar gibi şen olurduk, hep, öyle değil mi?)

Sonra defterime her gün ilk kez yaptığım şeyleri yazmaya başladım. Gece, gün bitmeye yakın kendime sordum (bazen unuttuğumu itiraf edeyim) bugün ilk kez ne yaptım diye.

Bazı günler, ilklerim*


Bir Mekan Düşlemek

18.3.15



Dekorunu yaptığım / tüm mobilya ve aydınlatmalarını tasarladığım no.21 (sevgilinin saç tasarım stüdyosu) 'in iç mekanından görseller.

Benim için çok keyifli bir proje oldu. Her bir duvarına, içeri süzülen ışığına, hacmine dokundum. Bir mekan tasarlamanın kesinlikle hiç bir şeye benzemeyen bir keyfi var. Dün mekanın fotoğrafları çekilirken, gelen insanları izledim, onların mekanla olan iletişimlerine tanık oldum. Konulan bir şeyle (masayla, duvarla, sandalye ile) bir mekan tanımlamanın ötesinde, insanlara bir eylem tanımlıyorsunuz. Ve insanların o eylemlerde bulunurken konulan objelerle erimesi bu işin başarısı oluyor bence.
Müşteri sandalyelerinin karşısında duran masaların altına gizlediğim çanta asma yerlerini keşfetmeleri bile hoşuma gitti.

Mekanı tasarlarken aklımda hep insanların birbirleriyle iletişime geçebileceği alanlar kurgulamak vardı. Galata'daki daha önceki yerleri insanların buluşma, paylaşma, sohbet etme mekanları gibi olmuştu. Orada yakaladığım duygu bu mekanın çıkışı oldu.

Mekanda ağırlıklı olarak ahşap kullandım. Mobilyaları şekillendirirken her zamanki gibi işlevsellikten yola çıktım ama hep estetik kaygılarla yol aldım. Ortaya gerçekten heykelimsi objeler çıktı. Bu anlamda malzemenin dilini iyi keşfettiğimi ve yorumladığımı düşünüyorum.
Sonuç olarak oldukça sakin, dingin, boşluğun var olduğu, dokuların birbirleriyle uyumlu olduğu keyifli bir mekan oluştu.

Merhaba Annette, Tanıştığımıza Çok Memnun Oldum.

2.3.15


Sevdiğim sanatçılar şehre gelince kendimi mutlu hissediyorum. Mutlu hissetmek ne kelime, ayaklarım yere basmıyor. Sanki zamanı delip geçip, onlar beni ziyarete geliyormuş gibi uçarak gidiyorum yanlarına. 
Sevgili Giacometti Pera'da. 
Ne yazık ki sadece bir nefeslik küçük bir sergi. 
Ama özenli hazırlanmış (yormayan renkler, çerceveler, aydınlatma) ve çok güzel işlerin olduğu bir sergi. Andan koparıp kendi dünyasının içine çekebiliyor. 
.
Bu onun işlerini ilk kez yakından görüşüm. Şunu söylemeliyim; hiç bir fotoğraf, o etkiyi verememiş. Hayalimdekinden daha da ötede. 
.
Çok garip hislerle çevrili heykeller. Yaşadıklarına eminim. Sadece uzaktalar. Ama yaşıyorlar. Öyle ki 
hepsiyle tek tek tanışma isteği uyandırıyor.- Merhaba Annette, merhaba Diego, tanıştığımıza çok memnun oldum. Ben de Yasemin. 
.
Heykellerin boyutları ise olağanüstü. Sanki onlara çok yakından ya da çok uzaktan bakıyormuşssun gibi hissettiriyor. Ama arada hep bir mesafe var. Heykele biraz yakından bakmak için eğildiğinde ise sanki gizli gizli birini inceliyormuşsun gibi bir tuhaf bir duygu veriyor. 
.
Heykellere dokunarak bakmak özlemimi biliyorsunuz. En çok Anish Kapoor'da yaşamıştım. Ama nedense Giacometti heykellerine dokunmak istemedim. Sanki dokunursam onları rahatsız edebilirmişim gibi geldi. 
.
Sanatçıların yazı ve mektuplarının sergilenmesi ise bana hep biraz tuhaf geliyor. Sanki o sanatçı diye bütün gizli defterlerine bizim bakma hakkımız varmış gibi davranıyoruz onlara. 
.
El yazısı çok güzel ama. 
.

Mimar Notları*

15.2.15


Ahşabın büyüsüne kapıldım ve betonun, ışığın, ışığın vurduğu boş beyaz duvarların. Günlerim böyle geçiyor bir süredir. Keşiflerim ve hayranlık duyuşlarımla. Bir mekanın içerisindeyim. Şekillendirmem için ordayım. Ama bunu yapmaya çalışırken asıl mekan beni şekillendiriyor.   Ben sadece onu dinlemeye, duymaya dönüşmek istediği şeye tercüman olmaya çalışıyorum. Zira tercümanlık zor zanaat. Öyle ya gördüm o gün; iki japon, sevgiliadam ve ben masada oturmuş akşam yemeğini yerken bir tercüman, tercüman olmaya çalışmıştı sözlerimize. Hiç durmadan ayrıştırmış, konuşmuş, konuşmuştu. Ne kadar anlatılan anlaşıldı, anlatılmak istenen aktarıldı bilemiyorum. Bildiğim tek şey, o gün, o masada her şeyi anlayan tek kişi tercümandı.

Mimarda biraz tercüman gibi. Tüm dilleri anlayan bir tercüman. Ahşabın dili, betonun dili, duvarın dili, ışığın dili.
Kendimi şanslı hissediyorum. Duyuyorum ve anlıyorum.
Anlamak müthiş bir keyfi büyük bir yükle beraber veriyor. Japoncanın şiirsel dilini, Türkçenin kısıtlı kelimelerine sığdırmaya çalışan tercümanın takdire şayan çabasını hayal edin istiyorum.
Tercüman olabildiğimden daha fazlasını duyuyorum, daha azını aktarıyorum, bir çok şeyin karşılığını bulamıyorum.

.
Yaşanmışlığın görünen ve görünmeyen izleri. Örtmek ve açığa çıkarmak.
Sanki her şey bir zamanlar ordaymış gibi, olabilecek olanı bulmak. Hatırlamaya çalışır gibi aramak/yaratmak.

.
Eski binaları seviyorum. Duvarların ardında gömülmüş tuğlaları, kat kat boyaların altında saklanan isponyeletleri, akmış camları, yerin altında saklı kalmış rabıtaları.

.
Kurtların kemirmeye doyamadığı kapıların çelimsiz halleri hiçte güvenli gelmeyebilir kulağa, ama bir menteşenin aldığı hafif eğimden dolayı kapıyı açtığınızda kibarca havaya kalkışını başka hangi kurtların kemirmesine karşı koyan kapı başarabilir. Şimdi bir kapı sadece bir kapı. Size kapı açmayan bir kaba şahıs kadar kaba bir kapı. Hiç bir  roman kahramanının açmak istemeyeceği kadar duygusuz,  metaforların yüklenemeyeceği  kadar zayıf ve ruhsuz. Tercümanınız olarak size söylemeliyim, bu çelik kapılar size tercüme edebileceğim hiç bir şey söylemiyor.

.
Pencereler.. Ahşap çerçevelerin uzunluğu ile rüzgarı baştan aşağıya bütün mekana doldurabilen pencerelerin fısıldadıkları ise çok derinden. Ve ışığın mekanın her bir noktasına  dokunmasına olanak veren büyüleyici saydamlığı. İşte başka bir keşifim: yere kadar uzanan pencerelerin oadalara kattığı muazzam etki. (Galata'daki küçük evimizde yatağın hemen yanıbaşında balkon kapısının olmasının şansını yaşıyorum.Havayı bütünüyle bütün odaya doldurabiliyorum) 

.
Tek derdim bu: her şeyi olduğu gibi, hep ordaymış gibi bırakmak. 


(Çalıştığım proje boyunca aldığım kısa kısa notlar)

İlham #26

8.1.15


Bir kitabın içinden dünyaya bakmak...

Oyun Hamuru

3.1.15

Selam,

Yine gecenin, gündüzün, sabahın, akşamın birbirine karıştığı günler yaşıyorum. Yine bazen kafam çok karışıyor, bazen hayallerim yaşadığım hayatın önüne geçiyor. Hayat yaşadıkça şekilleniyor. Bazen de şekil verdiğini sandığın an bir oyun hamuru gibi eski haline dönüveriyor. Bunu her ne kadar olumsuz bir cümlenin içinde kullanmış gibi görünsemde aslında bu kırılıp parçalanmasından daha iyi. Hatta düşünüyorum da, çocuk oyuncakları belki de bu yüzden camdan değil. Hamurdan. Kırdıkları, parçaladıkları ve geri dönüşü olmadığından atmak zorunda oldukları şeyler yerine, pişmanlık duymayacakları moleküllerden oluşan bir dünyaları var.

Çocukları kıskanıyorum ve neden hayatımızın en güzel evresini bu kadar az hatırlıyoruz anlayamıyorum, ki bu yaşamın benim için en büyük sırrı. Çoğu zaman kendimi koca bir toprak alanda gömü arar gibi çocukluğumu geçmişin koca yığınında ararken buluyorum. Neler hissederdim? Ne yapardım? Ağaçları sever miydim, gökyüzüne bakınca ne düşünürdüm, bulutları neye benzetirdim? Ve onu, çocukluğumu aradığım her an, ondan biraz daha uzaklaşıyorum. Bu da zamanın bizimle oynadığı oyun işte. Anları birbirine bağlıyor ve bazen seni şaşırtıcak ipuçlarını serpiveriyor geçmişinden. Bir koku örneğin, al kokla, kokladıkça git ve bulmaya çalış. Aynı geçen gün kokladığım sabun gibi. Küçükken resim yaptığım pastel boyalarım gibi kokuyordu. Ve beni o ana taşıyıverdi. Tamamen unuttuğum çocuk olduğum bir ana.

Aslında bu yazı ilerlemeyle ilgiliydi. İlerlemeyi başaramadığımı düşündüğüm bir anda kalemim harekete geçti. İlerleyemeyişimi yazacaktım. Bir şekilde hep aynı yerde kaldığımı, yaptıklarımın bir jenga oyunu gibi zar zor dengede kaldığını, ve sürekli olarak yıkıldığından bahsedecektim.
Belki de bunları hissetmemek için bir kaptan olmalıydım. Bir yük gemisinde denizleri aşıp, yükü indireceğim kıyıya vardığımda, ilerlemenin mutlak mutluluğu ile tanışabilirdim. Öyle değil mi?

Bu yazıyı yarım bırakıp, sonra tekrar geri dönüp, sonra tekrar bıraktığım bir anda -öyle ya, burda bile ilerleyemiyorum, işte size kanıtı, eksik yazılar- bir söz okudum. 'Hayat' demiş bir aktrist 'ileriye değil içeriye akar. ' *

Hayatın ileriye istemsiz, izinsiz akıp gittiğini düşünürken bir an durdum bu sözü okuduğumda. İleriye değil içeriye akması çok keyifli değil mi hayatın?  Her şeyi daha bir anlamlı kılmıyor mu o zaman.

Demek ki ulaşmaya çalıştığın şey -her ne ise-, ilerisinde değil, kendi olduğun yerin derinliğinde.

Bırak dağılsın jengalar, renklerini dahi ayrıştıramayacağın kadar kadar karışsın oyun hamurları şekilsizce, ve bitmesin bu yazı hiç bir zaman.

-Belki de hayatın ara ara seni çocukluğuna götürmesi de bu yüzdendir. İnsanın derinliği çocukluğunda değilse nerde olabilir ki?-


*Bahsedilen aktrist, Juliette Binoche.
Yukarıdaki heykel Anish Kapoor'a ait. 
 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger