Gökyüzünün Çizili Olduğu Duvar

24.12.14


The Truman Show filminde, izleyen herkesin kesinlikle hatırlayacağı -ve eminim ki etkilenmiş olduğu- şöyle bir sahne vardı; bir televizyon programının içerisinde yaşadığından habersiz Truman, bir tekneyle  gitmeye çalışırken, tekne denizin sonunda bir duvara toslar. Gökyüzünün çizili olduğu bir duvar. Gökyüzünün ve uzak sandığı her şeyin, yakın ve gerçek olmadığını görür. Ve bir yandan gerçeği görür.

İşte, bence her insanın hayatında tam olarak böyle, gökyüzünün çizili olduğu duvara tosladığı bir an oluyor. Hayatın gerçekleriyle yüzleştiği bir an. Hiç bir şeyin düşündüğü ve hayal ettiği gibi olmadığı bir an.

Kimi Truman gibi teknesinde ölüm savaşı vererek ulaşıyor, kimi günlerce yüzerek. Hani büyüklerimiz yüzdün yüzdün kuyruğuna geldin derler ya, aslında  yüzdüğünde kuyruğunda denk geldiğin şey böyle bir duvar.

Duvarı kimi aşmaya çalışıyor, kimi yüzleşmenin verdiği melankolik duygularla boğuşuyor.

Kabullenmenin ise hayatın her kapısını açan anahtarı olduğunu işte tam olarak burda öğreniyor insan. Bu duvarın karşısında.

(Bir de hayatlarında böyle bir duvar olmadığını düşünüp yaşayanlar var. Onlar ise aslında yeterince uzağa gitmemiş olanlar. Duvarın çok gerisinde olduklarından, duvarın olmadığını düşünenler.)

Duyu Hafızası Oyunu

7.12.14


Günlük yaşamda tanımlayamadığın, üzerinde durmadığın sadece yaşayıp geçtiğin anlar oluyor. Geçen gece sevgiliyle birbirimize bu anlardan farkettiklerimizi saydık. Ve o anın verdiği duyguları anımsamaya çalıştık.

-Bisküvini süte batırıyosun, ısırıyorsun, sonra tekrar batırıyorsun tekrar ısırıyorsun. Son kalan parçasını süte batırmaya çalışırken parmak uçlarına değen sütün hissi.

-Kahve söylüyorsun, sıcak olmasını beklerken buz gibi olan aldığın ilk yudum.

-Yağmur dinmiş yürüyorsun, ve binanın yanından geçerken saçaktan tam kafana damlayan bir damla.

-Markette alışveriş yapmışsın, torbaların dolu, eve taşıyorsun, kapıyı açıyorsun ve torbayı bıraktığın an parmaklarında hissettiğin sızı.

-İğne olduğunda, iğne çıkarkenki son temasta duyduğun his.

-Çakıl taşlarının üzerinde yalınayak yürümenin verdiği his.

Bunlar şimdilik hatırladıklarım.

Değişik Dünyalar

6.12.14


Aşkla okuduğum mimarlığı bitirip, güzel ve yavaş yol alırken aniden dümeni kırıp yönümü değiştirdiğimde hayatım boyunca kafamı kurcalayacak olan soruyla kendimi başbaşa bırakacağımdan habersizdim belki de. Ya devam etseydim ne olurdu? Ya mimar olsaydım şu an neler yapıyor olurdum?
Tamamen uzaklaşmış ya da hayatımdan çıkarmış değilim. Yanlış anlamayın. Benim hayatıma şekil veren başlangıç mimarlık bölümünü okumaya başlamamla olmuştur. Bu yüzden hala hayatımın temel taşları mimarlığın öğrettiklerinden oluşur. Hatta şunu da itiraf edeyim; Bugün geldiğim noktada, yani tam mezuniyetimden 10 sene sonra bir çok şeyi daha yeni henüz anlayabildim. (bununla ilgili bir yazı burdaDaha yeni kendim oldum. Duygularımın dünyasına yeni hükmedebilmeyi öğrendim. Doğru sorular sormayı da. Belki bugün geri dönmeyi düşlesem olacağım mimar, 10 sene öncesinden mimar olarak yok alandan daha iyi olabilir. Bilemiyorum.

Seçmediğimiz yol ile, seçtiğimiz yol hayatta bir gün kesişir mi acaba?

Dünyanın En Keskin Bıçağı


Cuma akşamı, yoğun ve karmaşık bir haftanın akşamı ne düşünüyorum:

Biliyorsunuz ki ben mimarlık mezunu, sanatı ve tasarımı seven, ve yaratarak, ve üreterek yaşayan biriyim. (kendime ne mimar, ne sanatçı ne tasarımcı ne de bilmem neci diye ad takmak istemiyorum, bundan nefret ediyorum) 
Uzun bir süredir tasarımla uğraşmanın sonucunda (hatta bu aralar bir de iç mekan ve mobilya tasarımına bulaştım) gözlerimin hassas bir terazi kıvamına geldiğini söylemek isterim. Hatta o kadar hassaslaştılar ki orantısız, yapay, uyumsuz, çirkin bir şey gördüğümde gözlerim ağlamak istiyor ve şayet bunu yaptığında kan akacağını biliyorum.

Bu arada gerçekten güzel olmayan, orantısız, uyumsuz bir şeyi diğerinden ayırmada çok fazla hızlandığımı ve bu konudaki beğenilerimin, dünyanın en keskin bıçağından daha da keskin hale geldiğini söylemeliyim. (bu yukarıdaki videoyu şimdi konuyle ilşkilendirebilmişsinizdir)

İlham #25

1.12.14


Açıklanamayanlar

30.11.14


'' Sürekli bir şeyleri açıklamaya çalışıyoruz. Bazen kendimizi açıklamaya çalışmamız yetmiyormuş gibi başkalarını da açıklamaya çalışıyoruz. Örneğin:
Bir intihar haberi alıyoruz. İntihar haberinden bir kaç saat sonra da gelen açıklamaları okuyoruz: Annesinin ölümüne üzülmüştü, bilmem neyi kaldıramadı, depresyondaydı, sevgilisinden ayrılmıştı vs vs.
Belki de intihar gibi, bazen hiç bir şekilde açıklanamayacak bir şeyi bile açıkladığımızı sanıp içimizi rahatlatıyoruz. ''

Tam olarak buna benzer şeyler düşünüyordum, Rodin müzesini gezerken. Çünkü sürekli insanlar kulaklarında dinleme cihazları Rodin in neyi neden yaptığını duymaya çalışıyorlardı. (Oysa biraz daha dikkatli dinleseler duyabilecekler, heykelleri)

Demek istediğim bu dünyada her şeyin bir açıklaması yok ve olmak zorunda da değil.
Hatta dünyada güzel olan bir çok şeyin açıklaması yok.

Duvara yasladığım fotoğrafın, tesadüfi karşılaşmaların, sevgilinin kokusunun sindiği tişörtlere olan bağlılığımın, resmin yüzeyinde kalan fırça kılının, koparıp atamadığım kurumuş dalların. 

yukarıdaki heykel: Rodin

Siyah Beyaz

29.11.14


Bu muhteşem bahçede, sevgili kitabımı okurken.
(Siyah beyaz film)

Musée Rodin

23.11.14


Çatımızda sevgiliyle dinlediğimiz müzik geldi aklıma, müzenin heykellerle dolu bahçesini gezerken. Notalar havaya doğru akıp giderken kulağıma değen melodi olağanüstüydü. Başka bir şekilde dinlemekti bu. Beni çok etkilemişti.* Benzer bir duyguyu bu açık alanda donup kalmış taşlara bakarken hissettim. Başka bir tür özgürlükleri vardı sanki. Varlıkları etkileyici ve keskindi. 
Bir ağaç gövdesinin hemen yanı başında, onun gibi hafif eğilmiş. Suyun kenarında, bedeninin kıvrımlarına dolan yağmur suyuyla. Ya da yerde uzanmış, düşen yaprakların seslerini dinliyor. 









-Yer: Rodin Müzesi / Paris
-Fotoğraflar: İbrahim Zengin

*Hatta şu yazıda biraz bahsetmişim.



Continuum

21.11.14


Bugün, dünün aynısı. Dün, ondan önceki günün aynısı. Ondan önceki gün, 2 gün öncesinin aynısı. 2 gün öncesi, 3 gün öncesinin aynısı. 3 gün öncesi, 4 gün öncesinin aynısı. 4 gün öncesi, 5 gün öncesinin aynısı. 5 gün öncesi, 6 gün öncesinin aynısı. 6 gün öncesi, 7 gün öncesinin aynısı. 7 gün öncesi, 8 gün öncesinin aynısı. 8 gün öncesi, 9 gün öncesinin aynısı. 9 gün öncesi, 10 gün öncesinin aynısı. 10 gün öncesi,11 gün öncesinin aynısı. 11 gün öncesi, 12 gün öncesinin aynısı. 12 gün öncesi, 13 gün öncesinin aynısı. 13 gün öncesi, 14 gün öncesinin aynısı. 14 gün öncesi, 15 gün öncesinin aynısı. 15 gün öncesi, 16 gün öncesinin aynısı. 16 gün öncesi, 17 gün öncesinin aynısı. 17 gün öncesi, 18 gün öncesinin aynısı. 18 gün öncesi, 19 gün öncesinin aynısı. 19 gün öncesi, 20 gün öncesinin aynısı. 20 gün öncesi, 21 gün öncesinin aynısı. 21 gün öncesi, 22 gün öncesinin aynısı. 22 gün öncesi, 23 gün öncesinin aynısı. 23 gün öncesi, 24 gün öncesinin aynısı. 24 gün öncesi, 25 gün öncesinin aynısı. 25 gün öncesi, 26 gün öncesinin aynısı. 26 gün öncesi, 27 gün öncesinin aynısı. 27 gün öncesi, 28 gün öncesinin aynısı. 28 gün öncesi, 29 gün öncesinin aynısı. 29 gün öncesi, 30 gün öncesinin aynısı. 30 gün öncesi, 31 gün öncesinin aynısı. 31 gün öncesi, 32 gün öncesinin aynısı. 33 gün öncesi, 33 gün öncesinin aynısı. 33 gün öncesi, 34 gün öncesinin aynısı. 34 gün öncesi, 35 gün öncesinin aynısı. 35 gün öncesi, 36 gün öncesinin aynısı. 36 gün öncesi, 37 gün öncesinin aynısı. 37 gün öncesi, 38 gün öncesinin aynısı. 38 gün öncesi, 39 gün öncesinin aynısı. 39 gün öncesi, 40 gün öncesinin aynısı. 40 gün öncesi, 41 gün öncesinin aynısı.

Ama 41 gün öncesi bugün ile aynı değil.


görsel: Anish Kapoor / Blind

İlham #24


Sanat Sepet

17.11.14


Dün Contemporary İstanbul'u son gününde yakaladım.

Geçen Contemporary notlarım a şöyle bir bakınca değişen pek de bir şey olmadığını söylemeliyim. Kalabalığa çok dayanamadığım için tamamını gezemedim. Gerçekten inanılmaz kalabalıktı.
İşler bana yine çok fazla ve zorlama geldi. Her şey olabildiğince canlı, parlak, abartılı ve garip dedirtiyordu. (iyi anlamda bir garip değil). Sanki görülmek için biraz fazla çabalıyorlarmış gibi. Ve şaşırtmak için ellerinden geleni yapmışlar sanki.

Bu sene gerçekten çok beğendiğim 3 iş oldu.

1. Şükran Moral'ın Balkon Performansı.
2. Zimoun'un yerleştirmesi.
3. Bu yukarıdaki Berkay Buğdanoğlu tablosu. Ne yazık ki görüntü etkisi hakkında hiç bir ipucu vermiyor. Ama gerçekten çok etkileyici duruyordu.


Özet

4.11.14


Yaşadığın anları güzel anılara dönüştürmeye çalışmak,
yapamadığın anlarda da anıları anımsayarak yaşamak...

Polaroid : İbrahim Zengin

İlham #23

3.11.14

Marie-Josée Roy

Web Sitesi / The Selby

2.11.14


Biliyorum, internet bizi umursamaz teşhircilere dönüştürürken, bir yandan meraklı röntgenci yaptı. Ben sosyal medya sayesinde herkesin aynı şeylerden hoşlandığını, aynı şeyleri yediğini içtiğini, aynı şeyleri izlediğini, dinlediğini, giydiğini görmüş oldum. 
Anlaşılan kendi yaşam formüllerini yaratan insanlar çok az kalmış. ( bir link daha )

Arada göz atmasını sevdiğim bir site var. The Selby. Yaratıcı ve farklı mesleklerden insanların yaşam alanlarına, çalışma alanlarına göz gezdirebiliyorsunuz. Home decor, bilmem ne maison dergilerinden farklı olarak gördüklerinizin gerçek olması güzel bir şey. İnsanların duyguları ve karakterleriyle şekillenmiş mekanlara bakıyorsunuz. Dağınıklıklarıyla, kırık dökük halleriyle kısacası neyse o.  

Kartonpiyersiz, süpürgeliksiz ve komşunla aynı mimariye sahip olmayan, site yönetiminin olmadığı, çöpçünün aidat toplamadığı, pimapenin hayatımıza hükmemediği, televizyonların hayatımızın orta alanını işgal etmediği, üst üste koyduğumuz tencerelerle taşan mutfak dolaplarının olmadığı yaşama!

Hiç Durmadan Susmak


Marina Abramoviç müzede, bir odada 736 saat boyunca hiç konuşmadan bir sandalyede oturdu ve karşısına oturan insanla sadece bakarak iletişim kurdu. Karşısına oturan insanın dilediği kadar gözleriyle konuştu.
Burda ve burda bu insanların portreleri var.
Acaba ne hissettiler ve neden bu kadar duygulandılar?

--
Bu yazıyı aylar önce yazmaya başlamış bitirememişim. Sadece çok etkileyici olduğunu ve göz gezdirmenizi tavsiye ederim.



Çevirdiğin Toplar


Hayat tek topla başlıyor. Onunla oynuyorsun, yukarı atıp tutmaya çalışıyorsun.  Eğleniyorsun,  öğreniyorsun. Sonra biraz büyüyünce bir topun daha oluyor.  İki top çevirmeye başlıyorsun. Birini havaya atıp diğerini tutuyorsun. Önce zor oluyor ama yapmayı başarıyorsun ve sen daha yapabiliyor olmanın keyfini çıkaramadan üçüncü top katılıyor. Üç top çevirmeye başlıyorsun. Bunu öğrenecek vakit yok ve hemen adapte olmalısın. Ve derken dördüncü top da geliyor. Dört top çeviriyorsun. Dört topu çevirmeyi başardığında kimisi beşinci ve altıncı toplara da geçiyor.
Hayat tam olarak böyle bir şey.

Teşekkürler Almıyım

1.11.14


Cumartesi sabahı.
Koşturmanın hemen öncesi. Sabahın en değerli saatleri.
Kahvemi alıp, güneşin çokta değmediği kuytudaki yatağımda hayatımı gözden geçirmeyi çok seviyorum bu sakinlikte. Kendimi haftanın yoğunluğundan, saçmalıklarından arındırmaya çalışıyorum. Kendimi duyma ve kendimi olma özlemimi gideriyorum. Çünkü çoğu zaman olmadığın kişi olarak, ya da olduğun kişiyi ne olursa olsun olmaya devam etmeye çalışarak geçiyor zaman. Çok yorucu oluyor.

Düşünüyorumda bu kadar yorucu olan şey kesinlikle açıklama yapmak; kendimi her daim bir şeyi açıklamaya çalışırken buluyorum. Çünkü görünen o ki  insanlar başka hayatlar üzerinde söz sahibi olmaya başlamışlar. Rahatça fikirlerini beyan edip, yargılayabiliyorlar.

Çok basit bir örnekle başlayayım.

Çay. Bir Türk insanı, bir insanın çay içmemesini anlayamıyor. Bu hafta yine on yedi kere birisine çay içmiyorum diyip karşımdakinin tuhaf bakışlarıyla başbaşa kaldım. Neden içmiyosun? Ve hiç bir şeklide karşı taraf için tatmin edici olmayan açıklamam geliyor bundan sonra. -sevmiyorum. Bazen o tadını hiç sevmediğim çayı içmek açıklama yapmaktan daha kolay geliyor.

Neden evlenmiyorsunuz? Neden çocuk yapmıyorsunuz? Neden Galata'da oturuyorsunuz?

Anlaşılan insanlar ilişkiyi başı ve sonu olan bir şey diye bakıyor ve evlilikle sonlanması gerektiğini düşünüyor. Evlilikle sonlanmayan ilişkilerde ise kız tarafına -yazık ve bekleyen gözüyle bakılıyor-

Yeri gelmişken evlilik kurumuna çok sıcak bakmadığımı ve düğünleri de hiç sevmediğimi söylemeliyim. (gittiğim bir düğünde gelin bana, -ayakkabımın altına seninde adını yazdım dediğinde tepki bile veremedim, gidip kendime çay koydum:)

Seni hiç tanımayan insanlar çocuğu bir şart olarak görüp çocuk yapın sözleri suratına söyleyiveriyor.
-Belki maddi durumum elvermiyor belki de bedeni durumum el vermiyor çocuk yapmaya, belki de sadece istemiyorum. Belki de dünyanın yeterince kalabalık olduğunu düşünüyor ve evlat edinme fikrine sıcak bakıyorum.-

'Siteye taşınsanıza'. İnsanlar parlak bir fikir sunmuş gibi bunu söylemeleri çok gülünç geliyor bana. Buna bir açıklama yapmam her daim çok zor oluyor. Neresinden başlayacağımı bilemiyorum. Kartonpiyerleri sevmiyorum açıklaması kimse için yeterli bir açıklama değil bunu da biliyorum.

Ve sonrası, neden kitap yazdım, neden bir yayıncıya vermedim, neden yaptırdığım ayakkabının orasını öyle yaptım,  neden çantada o deriyi kullandım, neden koleksiyonda ceket az, neden atölyem burda, neden nişantaşında değil, neden orda bir mağaza açmıyorum, neden yemek yapmıyorum, neden bir temizlikçi tutmuyorum, neden gümüş kullandım, neden araba almıyorum, neden saçını uzatıyorum, neden hep kot pantalon giyiyorum, neden çayı sevmiyorum, neden türk kahvesi içmiyorum, neden tatlı yemiyorum, neden hep solgun gözüküyorum, neden griyi bu kadar seviyorum, neden neden neden neden...............

Kimselere açıklama yapmadığım, bir haftasonu diliyorum kendime!


Not: Bu yazı için bir görsel ararken, pinteresti açar açmaz bu fotoğraf geldi karşıma. Yazıma çok uyduğumu düşünüyorum. Çünkü bu insana sorabileceğiniz bütün soruları düşünün: Neden suratının yarısı beyaz, neden saçını öyle kestin, neden vücudunu böyle boyadın, neden kulaklarına onları taktın?
İşte o kadar saçma!

Film Film Film / Days and Nights

29.10.14


Şu soğuk günlerde yapmayı en çok sevdiğim şey, gece projeksiyondan film izlemek. Evde bir televizyonumuz yok ama, kocaman beyaz bir perdemiz var. 2014 yapımı 'Days and Nights' ı da yağmurlu geçen gecelerin birinde izledim. Büyük bir keyifle izlediğim güzel bir filmdi. Çok fazla olaylar örgüsüne sahip olmayan, yalınlığı, güzel açıları, ışığı ve oyunculuklarla öne çıkan bir filmdi.

Filmin konusu bir tarafa, -iyi filmlerde konular önemsizleşmeye başlıyor sanki, detayları yakalıyosun ve hisleri yaşıyorsun, bu da filmi keyifli kılan şey oluyor.-  bir kaç sahneyi çok sevdim.

-Üstteki görselin olduğu, karakterlerden birinin perdeyi arkadan yırttığı sahne, (-eğer bir gün bir film çekersem bu sahneyi taklit etmek isterim-)
-Büyükbaba karakterinin sofrada yüzüne patates sürmesi, o an izleyici dahil herkes büyükbabanın sıyırdığını düşünüyor ama yemekten sonra banyoda traş olmaya başlıyor ve eskiden patatesle traş olduklarını söylüyor.
-Filmin ana karakterlerinden Ben Whishaw'ın (-kendisini 'koku' filminden hatırlayabilirsiniz) masaya kafasını vurarak ağladığı sahne. Bence Ben Whishaw muazzam bir oyuncu. Hatta bu filmi sırf onun için bile izleyebilirsiniz.

iyi seyirler ve iyi geceler dilerim.

Çamaşır İpleri

26.10.14


Geçtiğimiz ay kısa bir Paris seyahati yapıp ardından da Ankara'ya geçtim. İstanbul'dan ayrı kalınca şehrin etkisini daha bir net anlıyor insan. Stresini, baskısını, güzelliğini, çirkinliğini, sorunlarını her şeyini gözden geçirirken buldum kendimi. 

İstanbul sokaklarından geçerken kentin düzeninin, yapıların insanların yaşayışlarıyla ne kadar zıd olduğunu görüyorum. Hatta size Calvino'nun 'Geometrik rasyonellik ile insan yaşamlarının iç içe geçmiş yumağı arasındaki gerilimi...' diye başlayan cümlesini tam da dile getirmek istediğim şeyi ne güzel betimlemiş diyerek yazmak istiyorum. Bu gerilim işte bahsettiğim. İki binanın arasına çekilen çamaşır ipi bu gerilimin görsel metaforu olabilir hatta. Bu gerilimi Ankara'da çok yaşamıyor insan.  Nedeni ise şehrin baskın binalarının, kimliksiz düzeninin insanların üzerine hükmetmiş olmasından kaynaklanıyor. Yani insanlar bir şekilde sunulan düzene kendi yaşamlarını değiştirerek adapte olmuşlar. O yüzden bir çamaşır ipi dahi görmezsiniz binaların arasına gerilen. 3 oda 1 salon evlerinde çözümü üretip uygularlar. Kentin kimliksizliği, insanların gelenek görenek ve alışkanlıklarına bir sünger çekip onları tek düze bireylere indirgemiştir. İstanbul'da ise bireyler kent ile çatışma halindedir.
İstanbul insanı sokakta yaşamak ister. Açık alanda oturup çayını yudumlamak, halısını yıkamak, biberlerini asmak, yorganını silkelemek ister. O çamaşırlar açık havada kurumalıdır. Ama kentin yapısı buna izin vermez. Ve insan kentin yapısına tekil bir bireyin yapabileceği kadar etkilerde bulunarak çevresini değiştirmeye çalışır. Ufak tefek. Yola bir koltuk atar mesela, ya da isyerinin önündeki merdivene bir minder koyuverir. Bir balkon yaratır binasının bir köşesinden. Balkonun tepesine ona gölge olabilecek her hangi bir şeyi iliştiriverir. Daha bunun milyonlarca örneği var. Koca bir kentin mimarisini değiştirmeye yetmeyecek kadar küçük olan bu müdahelelere -en azından bu bir kaç satırda bahsedince bu kadar küçük müdahelelerin bir kent düzenin değiştiremeyeceğini düşünüyor insan- bir de uzaktan bakmanızı tavsiye ediyorum. İşte müthiş bir gerilim, değişime direnen ama değişmeyen ve değişen, eriyen bir kültür ve bir yandan değişen, ve değişmeyen bir kent yapısı ve İstanbul.

ilüstrasyon:Dominique Goblet

Hayat

23.10.14


Hayat karman çorman bir sürü duygudan ibaret.

bir kitaptan bir sayfa

Paris #5 / Bisiklet


Bisiklete binip yavaşlamak çok çok iyi geldi.
Hayat yanımdan olağanca sakinliği ile akarken kendimi hayatın içinde çabalamadan akarken hissettim. Muazzam bir duyguydu.

Herkesin Durmadan Konuştuğu Kimsenin Dinlemediği Gezegenden Merhaba


Bugün izninizle parçası olduğumuz toplum üzerine gözlemlerimi aktarmak istiyorum. Evet konumuz insan ve insan davranışları.
Hangi arada ne zaman toplumsal olarak böyle bir bilince ulaştık bilemiyorum ama herkesin kendisini merkezine koyduğu tek bir dünya var. O dünyada sadece kendisi yaşıyor, dolayısıyla çevresine son derece saygısız, çevresinden kopuk olma durumundan dolaylı haliyle duyarsız, bencil, sadece sahip olma dürtüsüyle yaşayan, almaya odaklanmış bir insan: günümüz insanı.

Paris #4

10.10.14



Paris #3


Sıradan soğuk ve yağmurlu bir paris sabahında karnımızı doyurma derdindeyiz. Bir cafeye giriyoruz. Biraz bekledikten sonra yanımıza gelen garson kahvaltılarının olmadığını, servise öğlen başlayacaklarını söylüyor. Ama, diyerek ekliyor, yan tarafta kahvaltı var. Yan taraf çokta geniş vitrinleri olmayan bir kitapçı görünümünde. İçeri geçip boydan boya duvarları kaplayan raflar boyu kitapların altına oturuyoruz. Siparişleri verip kitaplara dalıyoruz. Sevgili arkaya doğru uzanan koridoru gösterip içeride ne var bakalım mı dediğinde, içerideki dünyayı bu muhteşem mekanı keşfediyoruz. -merci mağazası-
Daha önce defalarca duyup hiç gitmediğim bir yerdi burası. Ve bu sefer plansız gitmiştik paris'e. Yapacağımız hiç bir şey yoktu. Çünkü son anda karar vermiştik ve ben artık internetten bakıp gitmek istediğim yerleri belirlediğimde sanki gideceğim yerin büyüsünü söndürüyormuş gibi hissediyorum. Çünkü fotoğraflarda her şey var. Orda. Gitmene gerek kalmıyormuş gibi. Her yer çok sıkıcı dedirtiyor. Oysa yaşayacağın şeyin o yerle ilgisi bazen hiç olmayabiliyor. Zahmet edip adresine bile bakmadığım bu mekanı böyle keşfedişimiz çok güzeldi. İkimizde büyülendik ve güzel vakit geçirip hayallerimizi kitap sayfalarının aralarına yazıp sakladık. Ve bu Paris'teki son günümüzdü.

Paris #2

Sabah kahvaltısında kelimeler...

Paris #1


Biri benim heykelimi yapmış.

Marc Perez

Haftanın Önerisi

16.9.14


Balmorhea dinleyerek, hayalinde gidebileceğin en uzak yere gitmen.

Fotoğrafın Geçmiş Zaman Hali

5.9.14



Eskiden fotoğrafa baktığımızda geçmiş zamana bakıyor oluyorduk. Ama şimdi fotoğrafa baktığımızda bu ana, şimdiye bakıyoruz. Evet birine albümlerden, diğerine sosyal paylaşım sitelerinden baktığımız için öyle. Ama yine de kendi içindeki çağrışımı değişti gibi geliyor. Bir fotoğrafa denk geliyoruz haber sitelerinde, facebookta, bloglarda ya da instagramda. Ve o fotoğrafa içinde bulunduğu güne ait oluyor çoğunlukla ve aksini artık düşünemiyoruz. (#latergram yazmazsa)(#hashtagsaçmalığı) Ama eskiden öyle değildi. Fotoğraf geçmişteki bir anın donmasıydı. 'Anı'yı koklayabilirdiniz. Özlem duygusunda kaybolabilirdiniz. Şimdi eskiye ait bir fotoğraf sadece eski bir fotoğraf oluyor.

Bu yukarıdaki fotoğraflar 3 veya 4 sene öncesine ait. Monolog bir kamerayla çektik birbirimizi. Arada birbirimizi çekiyoruz, birbirimizi nasıl gördüğümüzü unutmayalım diye.

yasemin

Tasarım ve Tanımlamak



Geçenlerde moda bölümünden yeni mezun olmuş birisi bana yaptığı kıyafetleri göstermek istedi. Çantasından bir ceket çıkardı. Ceketi bir kadın için mi yoksa erkek için mi tasarlandığını anlayamadığım için sordum. Unisex olduğunu söyledi. Unisex, hem kadının hem de erkeğin giyebileceği anlamına gelir, oysa ceket ne kadının giyebileceği ne de erkeğin giyebileceği bir formdaydı.  Arada kalmıştı. Onun arada kalması onun her iki cinsiyete de hitap ettiği anlamına gelmiyor. Onun arada kalması, onun tanımlanmadığı anlamına geliyor. Ve tasarım galiba tamamen tanımlamadan ibaret.
Bir kumaş alıyorsun ve onu tanımlıyorsun, bir ahşap alıyorsun ve onu tanımlıyorsun. Ve böylece ona bir form veriyorsun. Bir kumaş parçasını alıp bir şekle sokup kim giyerse giysin deme şansın yok. (her kör satıcının bir topal alıcısı olur ya da zevkler ve renkler tartışılmaz, deme şansın da yok)
Bir mekanı da örneğin bir yaşam için tanımlamaya başlayarak şekillendiriyorsun. (aksi takdirde 3 oda 1 salonlarda yaşamaya mahkum kalıyoruz ve banyo biraz gün ışığı alıyorsa kendimizi şanslı sayıyoruz)
Kıyafet tasarlarken de öyle, onu kullanıcısı için tanımlaman gerekiyor. Boyunu, cebinin şeklini, düğmenin dikilme yerini, kol genişliğini. Gerçekten iyi tanımlanmış bir kıyafet, bence iyi bir tasarım anlamına geliyor.

Diğer tasarım yazılarım:

Tanıtıcı Metinler

3.9.14


Bölüm 1: Objeler

Dünyaya gözlerimizi açıyoruz. Bir de, dünyaya gözlerimizi açtığımızı farkettiğimiz an -varlığımızın farkına vardığımız an oluyor bu- dünyaya gözlerimizi yeniden açıyoruz.

Bu değerli an, kendini çevrenden koparıpta bedeninin içinden dünyaya bakmaya başladığın an oluyor.

İşte yaşıyorum dediğin ve her şeye yeniden dokunmaya başladığın, koklamaya başladığın, tatmaya başladığın bir başlangıç. Sanki tüm hislerinin yeniden doğuşuna şahitsin. Aynı doğduğun zaman, ellerinle dokunmaya başlaman, görmeye, koklamaya, tecrübe etmeye başlaman gibi.

Ama işte ne oluyorsa, doğan bebeklerin ellerine geçirilen eldivenlerle tüm dokunsal iletişiminin kesilmesi gibi, her an hiç durmadan iletişimin kesiliyor. Sanki o eldivenin içine tüm bedenin giriyor.  Sonrasında her şey öğretilerle ve ezberle ilerliyor. Ve bir de bakmışsın hiç sorgulamadığın bir hayatın içinde, herkesle aynı şeyi yaşıyor ve aynı şeyi istiyorsun.

Ben varlığımın farkına tam olarak ne zaman vardığımı hatırlamıyorum ama bunun sonrasında hep kendimi keşfetmem ile ciddi kaygılar taşıdığımı hatırlıyorum. Ve bu keşif için ilk yapmam gerekenin evden çıkıp kendime, kendime ait olan bir yaşam düzeni kurmak olduğuna karar vermiştim. Aileden, bana sunulan her şeyden, -kaldığım odadan, yerdeki halıya kadar- kurtulup , doğduğum şehirden çıkmam gerektiğini ve böylece kendimi keşfedebileceğimi düşündüm. O zaman hayalini kurduğum tek şey yabancı bir şehirde boş bir evimin olmasıydı.

Çünkü çevremi algılamaya başladığımda neden bir odam var, ve neden perdesi var, neden bir halısı var, bunları anlayamıyordum. (inanın bu toplumda perde, topraklarına işaret eden bir bayrak görevini görür ve indirmen imkansızdır) Ve yaşadığım sokağın şekli, sanki hiç kimse yaşamıyormuş gibi hissettiren yüksek apartmanlar, giriş katlarındaki dükkanlar, onları saran demir kapılar, kapıların ucundaki sivri çıkıntıları, ve çıkıntıların sivriliğini engelleyen uçlarındaki toplar... Her şey o kadar garipti. Bu noktada sorulabilecek tek soru: başka bir yaşam formu mümkün değil mi? Başka bir sokak şekli, oturma düzeni, komşuluk ilişkisi, perdesiz evler mümkün değil mi? Gerçekten etrafımı saran bunca eşyanın hepsine ihtiyacım var mı? Gerçekten o salon diye ad taktığımız odanın duvarını kaplayan o kocaman büfe diye tanımladığımız dolapların en altındaki çekmecenin köşesinde kutu içerisinde duran çiçekli çatallara ihtiyacımız var mı? Peki ya onun yanında duran peçeteliklere? Sigara kutusuna, elektrikli battaniyeye, cam tepsiye, 3 çeşit masa örtüsüne, ispanyol dansı yapan bibloya, yeşil boyalı vazoya, mumluğa, iskambil kağıtlarına...   Ve yanında duran bir dürbün. Dürbün. İşte dürbüne ihtiyacımız var. O dolapta ihtiyacım olan iki şey vardı: dürbün ve babamın 1970 yılından kalan fotoğraf makinası.

Ve sonrasında, ben bir kaç parça kıyafet, bir kaç kitap, fotoğraf makinası ve dürbünü alıp yıllar sonra hayalini kurduğum boş eve kavuşacaktım. Öyle ki aylarca perdesiz kalacak ve  benim gibi perdesiz olan tam karşı komşum bir süre sonra görünmekten mi, yoksa görmekten mi rahatsız olduğunu hiç bir zaman tam olarak anlayamacağım bir nedenden dolayı perde takacaktı. Kış geçecek, yaz gelecek ve sıcak beni kavurmaya başlayınca bir perdem olmalı diye düşünüp ilk perdemi tam bir sene 28 gün sonra sıcağı yalıtması için takacaktım. Bu arada 7 sene 35 gün geçti ve hala bir halım yok. Ve daha yeni dolaplarımın kapağı oldu.

Objeler. Seni tanımlayan objeler. Ben görüyorum. İnsanlar ev'leniyor. Sonra ikea'ya gidiyor. Ikea sana 15 çeşit bardağın olmalı diyor. Su bardağı, büyük su bardağı, küçük su bardağı, kahve bardağı, türk kahvesi bardağı, espresso fincanı, şarap bardağı, şişman şarap bardağı, zayıf şarap bardağı, kokteyl bardağı, viski bardağı, çay bardağı, kupa, büyük kupa, küçük kupa, orta boy kupa, ofis kupası, tam olarak ne bardağı olduğunu çözemediğim incecik bardaklar, bira bardağı, likör bardakları, kullan at plastik bardaklar ve kağıt bardaklar. Ve sonra gelsin seçenekler: cam, seramik, kırmızı, pembe, desenli, çiçek desenli hayvan desenli, çizgi film karakterli, yazılı, iki renkliler, üç renkliler, ve bitmek bilmeyen bir liste. Tanımsız kaplar, boy boy sürahiler, 10 santimetre çapından 50 santimetre çapına kadar her santimetrede bulabilceğiniz tencereler, tavalar, vs vs vs.
İnanın bana evinizde her boydan plastik bir 'saklama'  kabınızın olması gerekmiyor. Çünkü ona saklama adının verilmesi onu gerekli kılmıyor. Bir soru hala cevapsız kalıyor 'neyi saklamak?'
Bir şeyi saklamaya karar verdiğiniz zaman onu saklamak için bir kaba ihtiyacınız var ise eğer o zaman tam ihtiyacınız olan boyutta bir saklama kabınız olmalı. Örneğin bana bir saklama kabı verdiler. Biliyorsunuz aile büyükleri evinizde, onlarda olup hatta her evde olduğunu düşündükleri, sizde olmayan bazı eşyaların farkına varırlarsa onları almakta tereddüt etmeyip, size hiç sormadan dolabınıza koyuverirler.
İşte bir saklama kabıyla başbaşayım. Neyi saklamam gerektiğini bilemiyorum. Dolaplarım küçük olduğu için koyacak yer bulamıyorum. Buzdolabında yer olduğunu görüp oraya koyuyorum. Sonra meyvelerin buzdolabında kapalı muhafaza edilirse daha uzun dayanacağına dair bir bilgi ediniyorum, ama kabıma hiç bir meyve tümüyle sığmıyor. Peyniri koymayı düşünüyorum. Fakat adı üstünde saklama kabı ve bir süre sonra peyniri sakladığımı unutup küflenmesine neden oluyorum. Üstelik unuttuğum içinde yiyemiyorum. Ardından yaptığım telefon konuşmam:
-Saklama kabını geri verebilir miyim? Yanında hani şu geçen gün tatlı verdiğiniz üçgen motifleri olan  tabağı ve televizyonu da vermek istiyorum..... Evet evet televizyon izlemediğimi söylemiştim...... Tamam o zaman geldiğinizde izlemeyiverirsiniz.-

A bu arada bu yazıyı kendimi tanıtmak için yazmıştım. Ama tanıtmayı unuttum.
Selam. Ben Yasemin. Mimarlık okudum ve tasarımcıyım. Zaman zaman dünyanın en zor insanı olabilirim. Beğenmediğim için yıllarca koltuksuz ve sevdiğim ve fiyatı uygun olan bir aydınlatma bulamadığım için aylarca evimde ışıksız kalabilirim ve  bir ütü masası kumaşı almam bile imkansızlaşabilir. Rengini sevmediğim bir kıyafeti asla giymem. Bazen tabakta kivi ve siyah üzüm o kadar uyumlu durur ki şeftaliyi  ekleyemem / yani yemem. Bir cafeye gittiğimde kendimi en rahat hissedebileceğim ve mekanın en güzel yerinde yer alan masaya geçmek isterim. Ve aydınlatması iyi değilse oturamam/yiyemem. Ve şu dünyada estetik olmayan şeylerin estetikmiş gibi sunulmasına dayanamam. Bir şeyleri başka bir şeylere benzeten şeylere tahammül edemem. Ahşap görünümdeki bir plastik benim için en korkutucu korku filminden daha korkutucudur. Ya da yapma çiçekler. Eskiymiş gibi olan eşyalara da dayanamam. Sadece süs için yapılmış şeylerin ise yasaklanması gerektiğini düşünürüm. Biblolar gibi. Beyaz ışık benim kabusumdur. Avizelerden nefret ederim. Başımı ağrıtır. Kartonpiyer ve süpürgelikler de aynı oranda sağlığıma zarar verir. Desenli çarşaflarda uyuyamam. Çiçek desenlerinden nefret ederim. Desenli bir şey giyemem. Karşımdaki insanın giymeside beni mutsuz eder. İnsanların cart renklerde ayakkabı tercih etmelerini ise anlayabilmem mümkün değildir.
Televizyondan nefret ederim. Hayatımın uzun bir bölümünde hiç televizyonum olmadı ve televizyona sadece sokağımızın bakkalında denk geliyorum. Hayatım boyunca hiç dizi izlemedim. Bir saniyesine bile bakmadım. Bilgisayar oyunlarından ve telefon oyunlarından nefret ederim. Hiç oynamadım ve oynayabileceğimi zannetmiyorum. (sadece kazananın ve kaybedenin olduğu bir dünya bana göre değil). Yoğurt kaplarının içine yemek konmasından hoşlanmam. Yemek demişken yemek yapamam, benim için imkansızdır. Zaten yemek yemeyi öyle çokta sevmem. Bazen tat reseptörlerimin eksik olduğunu bile düşünüyorum. Ama diğer duyularım kuvvetlidir. Kokuları, sesleri, renkleri ayırt edip, onları birbirleriyle eşleştirmeyi severim. Ve verdikleri hislerde kaybolmayı.  
Eşyaları ise sevmem. Her bir eşya ayaklarıma bağlanan ağırlıklarmış gibi gelir bana ve ağırlaştıkça suyun yüzeyine çıkmak zorlaşır. Sadece kitaplarımı severim çünkü onlar batmıyor, cankurtaran simitleri gibi. Bir de netliği bozulmuş dürbünüm ve bu yukarıdaki fotoğrafı çektiğim eski fotoğraf makinam var sevdiğim. Hepsi bu. 

Objeler. Bölüm 1in sonu. ( En azından şimdilik, belki sonra devam ederim)

Yaz'ım

28.8.14


Yazın başında Lawrence Durrell'in kitabından bir yazı okumuştum. Bir yazını anlatıyordu. Çok etkilendim. Ve yazın başında bir sürü hayal kurdum. Bir sürü. Bazı hayaller gerçek oldu, bazı hayaller yerini başka gerçeklere bıraktı, bazıları da birer anı oldu. 

Tüm anları, kitap sayfalarının arasında sonsuzluğa açılan boşluklar gibi yaşadım. 
Aynı açık havada müzik dinlemek gibi. Notalar akıp gidiyor hiç bir yere çarpmadan; suyun akması gibi, havaya akıyor ve karışıyor. Ve senin kulağına sadece değmiş oluyor. Hepsi bu. Sanki senin için çalmıyor ama sen duymuş oluyorsun. Bir mekanda özellikle dinlemek için çalmaktan farklı. Çünkü kapalı bir mekanda sesler yankılanıyor ve senin duyduğun ses, geri gelen bir önceki sesle karışıyor. Oysa açık alanda her bir sesin sonsuzluğa doğru yolculuğunda, sen de duyduğun her an, onun sonsuzluğuna kapılabiliyorsun. Ve duyduğun her seste bunu yapman mümkün. Sonsuzluğa açılan anları yaşaman.
  
Bazı anlarım.

-Bu yaz muhteşem gün batımları izledim. Faralya'ya gitmek için Fethiye'den taksiye bindiğimizde güneş batıyordu. Ve güneş biz dağların yamacından kıvrılarak kalacağımız yere gidene kadar muhteşem renkleriyle eşlik etti. Bir kaç kere durduk. İzledik. Ve tekrar devam ettik. Ve orda kaldığımız süre boyunca her gün güneş inanılmaz bir şekilde battı.

-Gece ise yıldızlar olağanüstüydü. Artık gece karanlık olmayan bir şehirde yaşamaktan, tamamen unutmuşum gecenin neye benzediğini. Çok farklıydı karanlığı, milyonlarca yıldızı. Gökyüzü adeta uzaya açılıyordu. Binlerce yıl önce, gece dünyadan gökyüzü ne kadar garip görünüyordu kim bilir.  

-Bu yaz iki uçuş denemem oldu. Biri fethiye semalarında yamaç paraşütü ile -yazısı burda-,  diğeri de alaçatı semalarında gyrokopter denilen küçük bir uçakla. O da işte burda. 


Bu uçak bana Küçük Prens'teki uçağı hatırlattığı için çok sevdim. 

(Bu arada çok garip yükseklikten korkmadım. Yüksekteyken yüksektesin. Karada ne kadar güvenliysen/güvensizsen, havada asılı kaldığında da durum farklı değil. ) Havada asılı kalma / yer çekimine bir süre de olsa karşı koyma; işte bu duyguyu iliklerime kadar hissettim. 

-Bu yaz sevgiliyle yaptığımız en güzel şey, evimizin çatısını beyaza boyayıp, minderler koyup, bir sürü bitki alamamız oldu. Bitkileri saksılarda, yani bir avuç toprakla yaşatmaya çalışmanın ne kadar ütopik bir fikir olduğunu gördüm. Düşünsenize toprağa para verip alıyorsun, sonra onu bir kaba koyuyorsun, sonra doğada ki bir bitkiyi alıp o kapta yaşamaya devam et diyorsun. Okyanusları şişelere doldurmak gibi. Her neyse. Tüm bitkilerimizi çok sevdim. Onlara özenle bakıp suladım. Kimileri hayata tutundu, kimileri tutunamadı. Ölen bitkilerim için üzülmeyi bırakmam bir yaz aldı. 

-Muz ağacı, mango ağacı, mandalina ağacı, limon ağacı ve adını bilmediğim bir sürü değişik ağaç gördüm. Bir de üzüm ağacı. Hayatta yaşanabilecek en güzel duygulardan biri; sudan çıkıp havluna sarılıp güneşin seni kurutmasını beklerken, oturduğun yerin tepesinden sarkan salkımlardan üzümlerini koparıp yemek. Hayatımda uzun yıllardan sonra ilk kez yediğim bir şey için para vermedim. Ne kadar garip hissettirdiğini anlatamam. Çünkü hayat şöyledir canın üzüm çekerse manava gidersin parasını verir alırsın. Sağdan soldan sarkan salkımlar gelmez insanın aklına. Oysa şimdi bir üzüm düşlediğimde, ağacını düşlüyorum. 

Şimdi sırada sonbahar var. 

*yukarıdaki fotoğraf çatıdaki bitkilerimizden biri. 




Eşsiz Bir Duyguydu

19.8.14


Korkuyor muyum? Bilmiyorum. Kendime soruyorum. Cevaplayamıyorum. Tırmandıkça dağa, belki biraz, diye düşünüyorum. En tepeye varıp o kendimizi bırakacağımız yamaca geldiğimizde evet korkuyorum diyorum. Ama sonra solumdaki muhteşem manzarayı görüyorum. Ve büyüleniyorum. Yavaş yavaş hazırlanmaya başladığımızda çok garip bir şey oluyor. Sanki daha önce defalarca yapmışım gibi her şey çok normal geliyor. Korku kalmıyor. Koşmam gerektiğini söylüyor pilot. Havalanana kadar koşmalı ve durmamalıyız diyor. Aşağı doğru süzülmeye böyle başlıyor olmak ilginç geliyor. Kendin koşarak, koşa koşa uçuşa geçiyorsun. Fikir hoşuma gidiyor. Önümdeki paraşütler sırayla gökyüzüne doğru yükseliyor. Sevgili atlıyor. Arkasında ben varım. Her şey hazır bekliyoruz. Bir rüzgarı bekliyoruz. İşin bu kısmı bile hoşuma gidiyor. Bizi savuracak bir rüzgarı beklemek. Sonra hafifçe hissediyorum gelen rüzgarı. Ve paraşütümüz yukarı doğru açılıyor ve pilot koşmamı söylüyor. Koşmaya başlıyorum. Ve hemen arkasından ayaklarım yere değmemeye başlıyor. Boşlukta bir kaç adım daha attıktan sonra duruyorum. İşte havadayım. Havada asılıyım. Bazen şiir yazarken olduğum yerdeyim. O yüzden hiç yabancılık çekmiyorum.
Ayaklarım yere, başım göğe değmiyor. Aradayım. Dünya kesinlikle yuvarlak. Şurdaki kara parçası aynı haritadaki gibi ve küçük adalarda. Ama hiç bir haritada yer almayan şu güneş ve denizin parlaklığını görebileceğim tek yerdeyim belki de. Yavaş yavaş ilerliyoruz. Aynı ağaçtan düşmekte olan bir yaprak gibi.
Çok tuhaf hiç korkmadım. Hatta korkuyla ilgili hiç bir şey yaşamadım.
Yarım saat süzüldükten sonra iniş yaptık.
Yarım saat sanki kalbim, dünyanın kalbiyle bir attı.

Fotoğraflar #2

17.8.14


(Başka yaşam formları da mümkün. Geçmişinin bir bölümünü mimarlık öğrencisi olarak yaşayan ben, düşünüyorum da şöyle bir projemiz olsaymış ya; o götürdükleri arazilere bilmem ne havalanını, bilmem ne sanat galerisini, bilmem ne ofisinin hayalini yapacağımıza bir barınak yapsaymışız. Ama gerçek bir barınak. )








Bir Gaz Ve Toz Bulutu


Şehre döndük. Kaldığımız yerden kaldığımız şekilde devam ediyoruz. Yanlış anlamayın mutsuz değilim. Evimi ve işimi özledim. Ama her şeyin dışına çıkıp farklı bir hava solumak, farklı yerler görmek, farklı insanlarla tanışmak bana yaşadığımı anımsattı. Her günü sırf güneş doğuyor diye yaşamak eşsizdi. Ve ne şanslıydık ki, her gün güneş muazzam bir şekilde battı.

Bir gün defterime şunları yazdım.
''Ne doğum günleri, ne yıldönümleri, ne yılbaşı, ne de bayramlar; şu fani dünyada kutlamamız gereken sadece iki şey var: güneşin doğuşu ve güneşin batışı''

Şehirden kaçıpta dağların, denizlerin kıyısında ormanların içinde bulunca kendini doğa aniden sarıveriyor benliğini. Her şey çok büyük, her şey uçsuz bucaksız ve her şey orada. Senin dışında akıp giden bir yaşam. Kendi hayatının başrolünü oynuyor olabilirsin ve her gün bıkıp usanmadan kendi fotoğraflarını çekip kendini dünyanın merkezinde sanabilirsin, ama ben şunu gördüm ki; kocaman dağların çevrelediği bir kıyıda, güneş uzaktan yavaş yavaş batarken, şu yanı başındaki büyümeye çalışan ağacın üzerinde bir aşağı bir yukarı inip çıkan karıncadan hiç bir farkın yok. O kitapta yazdığı gibi bu bizim hikayemiz değil. Ama dostların inanın hiç olumsuz bir şey söylemiyorum. İnsan bunu farkedince özgürleşiveriyor. O vadideki kelebekler gibi özgür ve ölümsüz. Hele gece oldu mu, dağ kıyısında her şey ne kadar farklı. Kapkaranlık bir gece, milyonlarca yıldız. İşte uzay ve işte o kocaman boşluğu. Seyret. Ve seyrettikçe her an, baktığın her an, kendini küçücük hissettiren o bilinmezliğe tekrar tekrar defalarca gömül. Anlama. Kafan almasın, alamasın. Evreni. Uzaklıkları, sonsuz kavramını. Böylece kopart kendini her şeyi bilen/bildiğini sanan insanlıktan. Anlamak için anlama.

Kentte yanan ışıkların basklınlığı ile uzayı bile kendimizden uzaklaştırıyoruz. Ne garip.

Doğa; dağlar, deniz, güneş, ağaçlar, kayalar, toprak, vadiler, bulutlar, gökyüzü; o kadar dingindi ki. Ve o kadar uyumlu. Evet küçüktüm, ve her şey benim dışımda vardı. Ama ne garip ki varlığımı hissettiğim yegane anlardan biriydi. Nefesimi alıp verişimi hissettim ve kalp atışlarımı duydum.

Bu gezide iki şeyimiz yoktu: saat ve anahtar. Yani bizi ele geçiren zamandan ve güvenlik arayışından tamamen uzaktık. -Bu satır arasından çocukluğuma selam.-

Bu yolculukta fark ettim ki, yolculukları güzel yapan başka bir şeyde insanlar. Hiç bilmediğin yerdeki insanların yaşamlarına bazen bir kaç dakika, bazen bir kaç saat dahil oluyorsun.
Belki başka bir yazıda tanıştığımız insanları da anlatırım. Belki kesinlikle anlatmalıyım. Hayatı boyunca hep önemsiz biri olmak isteyen otel çalışanını, hep gülen taksi şöförünü, gerçekte fotoğrafçı olduğunu saklayan yamaç paraşütü pilotunu, bir uçak alıp hayalini gerçekleştiren pilot olmuş bir eczacıyı, hayata bakışının inanılmaz derecede güzel ve beklenmedik olan garsonu. Hepsini anlatmalıyım.

yasemin

Bazı fotoğraflar burda.

Bu Bir Oyun

20.7.14

415 Gram'dan

İlham #21

18.7.14


Japonca nehir.
 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger