Burç Yorumları

29.12.13


'Geçen yıl olduğu gibi bu yıl da, Plüton sizi farklı birine dönüştürmeye devam ediyor.'

Bütün bunları Plüton mu yapıyor?

heykel: Marc Perez

Sıradan Bir Gün

15.12.13


Hava kararmadan önce sarı bir renk alıyor. Sanki aniden sarı bir toz serpiştirilmiş gibi atmosfere. Atölyenin yüksek pencerelerinden giren ışığın rengi değişiyor birden. Beyaz duvarlar, ahşap masa, üst üste duran kitaplar, yerdeki boş kağıtlar, raflardaki sarılı kumaşlar o hafif sarıyı yansıtırken, aldıkları renkle büyülüyor. İşe bu anlarda zaman duruyor. Ve ben kendimi şimdi denen boşlukta asılı bulabiliyorum.  Her şeyin anlamı değişiyor.
Ne çok kafayı taktım bu zamana. Giderek hızlanmasına, benim peşinden koşturuyor olmama, beni sürüklediği endişelere. O kitabı (kitabın adı:Tik tak) okuduktan sonra kendimi rahatlatmaya ve sakinleştirmeye çalışıyorum. Hiç bir şeye yetişememe halinin verdiği hislerden kurtulmaya. Ama yaptığım işle, bu zaman algısı tamamen birbiri ile zıdlaşıyor. Ben de bu kavganın arasında sakin kalıp bir şeyleri yetiştirmeye,  devam etmeye çalışıyorum. Beni yaratıcı kılan tarafımın düşünmeye ihtiyacı var, aceleye gelmemesi gerekiyor. Ama zaman 'hadi çabuk ol, bitir şunu, sen yapana kadar eskidi bile, yenisini yap' diye bağırıp duruyor.
Bu yüzden şimdiyi yakalamam çok değerli; tüm sesleri bastırabildiğim, kendimle kalabildiğim eşsiz anları. İlla bir dağın yamacına mı gitmek gerekiyor, ya da kimsenin olmadığı sessiz bir deniz kenarına mı, o anları yakalamak için bilemiyorum. Ama bu kent yaşantısı içerisinde bunu yakalamanın ne kadar zor olduğunu tahmin edersiniz. Kendimi pinterest ten doğanın içinde kurulmuş evlere bakarken buluyorum. O yaşamların içinde biraz kendimi hayal edip çalışmaya geri dönüyorum.
Yaptığım işi seviyorum. Atölyemde vakit harcamayı, bi şeyler oluşturmayı, yaratmayı seviyorum. Fakat yapılan her seçim gibi yanında gelen tüm o şeyleri de kucaklamak zorunda kalıyorum. Evinize çok sevdiğiniz değerli bir çicek aldığınızı düşünün. Tam yaşam alanınızın ortasına koyduğunuzu. Ama o çiçeğin yaşaması için onunla beraber olması gereken,  milyonlarca bitkinin, toprağın, yaprakların, dikenlerin, köklerin de  evin bütün odalarını doldurduğunu hayal edin. İşte yaşamda verilen kararlar, yapmayı seçtiğiniz işler tam olarak buna benziyor. Hiç boş odanızın kalmaması gibi boç vaktiniz kalmıyor, dikenler batıyor, topraklar kayıyor. Bitmeyen bir mücadele.
İşte bir çicek için şimdi ne başka işlere, ne de sevdiğim değer verdiğim insanlara ayıracak vaktim kalıyor. Benim gibi bir çicek tercih eden sevgilimin de durumu benden farklı değil. Sadece birbirimizi gördüğümüzde bile mutlu olduğumuz bir hayat yaşıyoruz.

Şu yazıyı yazarken düşünüyorum da hayatımda hobi diye bişey kalmamış, diğer yandan hayatıma anlam katan yapmayı sevdiğim şeyler vakit ayıramadığım hobiler olarak kalmış. Mesela yazmak. Ve okumak.

İşte hava karardı, gün bitiyor. İstemsiz bir şekilde saatime bakıyorum. İçimdeki bastıramadığım seslerden dolayı yine hiç bir şey yapamadan günü bitirmiş gibi hissediyorum. O an şehre çöken tüm karanlık içime sızıveriyor.
Çalan kapı ile kendime geliyorum. Karşıma birden günlerdir görmediğim Sevgili çıkıyor. İşinin erken bittiğini ve beni yemeğe götürmeye geldiğini söylüyor. Bir anda içimdeki karanlık dağılıyor. El ele tutuşup kendimizi sokaklara bırakıyoruz. Öylesine girdiğimiz bir sokağı aydınlatan, güzel yemek kokuları yükselen bir restorana oturuyoruz. Birbirimize anlatacak çok şeyimiz var ama konuşmuyoruz. Havayı soluyoruz, birbirimize dokunuyoruz, gülüyoruz. Zaman bizim olmaya başlıyor.
Menüler geldiğinde üzerinde yazılı olan restoranın adını görüp gözgöze geliyoruz.
Adı: şimdi.

İlham #12

7.12.13


Leonardo Da Vinci 

Balinalar ve Kökler

5.12.13


Bir gün, bir ağacın kökünün uzunluğunun ağacın kendi boyu kadar olduğunu okumuştum. Sonrasında her ağaç gördüğümde kafamın içinde toprağı delip geçen köklerinin büyüklüğünü canlandırmaya çalıştım. Ve bazı ağaçların ki hayallerime bile sığmadı. Mesela bir sürü ağacın olduğu bir ormanın altını düşlemeye kalkın. Ya da şehrin ortasında kalmış bir ağacın  kanalizasyon borularına dolanan köklerini. Böyle durumlarda insan kendini sürekli hayret ederken buluyor.  Bazen de kafamda balinaları canlandırmaya çalışıyorum. Derin okyanuslardaki en büyük balinaları. 
Düşünüyorum da ne gökleri delen gökdelenler ne de kuleler, beni asıl şaşırtan balinalar ve kökler. 

fotoğraftaki çalışma:
"Hanging Garden" 
Shinji Turner-Yamamoto

İlham #11

2.12.13

Geoffrey Johnson

Pazar Sabahı

1.12.13


Hiç şüphesiz zaman çok daha hızlı akmaya başladı.
Ama nasıl oluyorsa pazar sabahları duruyor. Bu aslında yürüyen bandın sen daha hızlı yürüdüğün için hızlandığını sen durduğun an durduğunu anladığın sıradan bir pazar sabahı.
Bir pazar sabahını geçirebileceğin en güzel yerde, evinin çatısındasın.
Acelen yok. Öylesine aldığın bir kitabın ortasından okumaya başladığın, bitmesin diye yavaş okuduğun, okuduğun her kelimenin ardından sindirmek için kafanı dönüp gökyüzüne uzun uzun baktığın, artık güne pazar bile demediğin, zamanın tanımsızlaşmaya başladığı bir aralık.

Durursun ve belki zaman 5 kelime kadar geçmiş olur, ve bulutlar yer değiştirir, ve güneş geriye kayar, ve rüzgar yön değiştirir, ve bir kuş hiç kanat çırpmadan bir akıntıya kapılıp durmadan daireler çizerek süzülür. O zaman anlarsın ki şu tepende uçan kuştan hiç farkın yoktur. Zaman bir akıntı olmuş kendi halinde akıp gitmekte ve sen kendini bırakmış, karşı kıyıdaki bir evin çatısında bulmuşsun kendini.
Ve hala bir pazar sabahı.

İlham #10

28.11.13


İsimsiz

26.11.13


Yasemin Özeri



İlham #9

24.11.13


Pisa kulesinin merdivenleri.

Bir Film Önerisi

23.11.13


Buyrun insan karakterinin dönüşebileceği hal ile ilgili ürkütücü bir film izlemek isterseniz, bugüne kadar yerli yerine oturttuğunuz kavramları deşmek ve insan beyninin karanlık odalarında neler olup bitebileceğini görmek ve şaşırmak isterseniz  size Savage Grace' i öneriyorum.

Çevremizi Saran Tavşanlar


Alice yol ayrımına geldiğinde tavşana hangi yoldan gitmeliyim diye sorar. Tavşan da nereye gitmek istiyorsun diye sorar. Alice bilmediğini söyler ve tavşan da ona -o zaman hangi yoldan gittiğinin bir önemi yok- der.

Baş kahramanın ben olduğum dünyamda bütün yol ayrımları tavşanlarla dolu. Ve bazen soruyorum hangi yoldan gitmeliyim diye. Hiç bir tavşan benim nereye varmak istediğimi bilmeden ve sormadan hepsi başka bir tarafı gösteriyor. -Şurdan git, ordan gitme, burdan git.-
Bu yüzden yol sormamayı öğrendim.

-
Sevgili bir gün fotoğraf çekimi için Kefken'e gitmeye çalışırken yolda kayboluyor ve bir yol ayrımına gelip gördüğü bir adama soruyor -nasıl gidebilirim- diye. Adam, -Kefken'e değil, Kerpe'ye git, orası daha güzel- diyerek Kerpe yolunu gösteriyor. Bu da bizim Alice'in hikayesi..

Herkese iyi haftasonları..

Bedenin Sessiz Dili

22.11.13


Bir  süre önce modern dansı Pina ile keşfetmiştim ki benim için ne kadar heyecan verici olduğunu anlatmıştım. -burda-  

Bence modern dans, dans kelimesinin ilk akla getirdiği eylemden öte, bedeni bir şekilde keşfetme biçimi. Beden ve mekan arasında, -ve varsa obje- sürekli olarak ilişki kurma, sınırları tanımlama, ve tüm bunları soyut bir biçimde dile getirme şekli. Aynı sağır ve dilsizlerin kullandığı işaret dili gibi, dans da bedenin sessiz dili. Bir boşluğun içerisinde bir şeylerin tanımının yapılması. Ama hiç konuşmadan.

Konuşmadan anlaşa bilmek bu dünyada sahip olunabilecek en değerli şey. Çünkü herkes sürekli konuşuyor bağırıyor, ama yine de kimse kimseyi anlamıyor.

Modern dansı tanımak, benim için dans kelimesinin anlamını yeniden tanımladı.
Dans bedenin araç olduğu bir sanat.
Ve bence bedeninle kendini ifade edebildiğin her an dans etmiş sayılırsın. 

(Örneğin bir keresinde, bir yemek masasında sevgiliyle karşılıklı oturmuş, tavandan sarkan bir aydınlatmanın altında birbirimize hiç durmadan bakmıştık. Hiç kıpırdamadan, tam birbirimizin gözlerinin en derinine. Biz o gün saatlerce dans etmiştik.)

Modern dans aklımı ve fikrimi bir sarmaşık gibi dolamışken, bir modern dans performansı için kostüm yapma şansım oldu. Dün de bu performansı izlemeye gittim. Benim için oldukça heyecan vericiydi. Çünkü sahnedeki dansçıların üstlerinde benim şekil verdiğim kumaşlar dolanmış, orada nefes alıp veriyorlardı. Biraz saçma gelecek ama kendimi orda dansederken hissettim. Sanki bütün bu sahne ve bu insanlar benim kıyafetlerimin olmalarını istediği şekle girmişti.

-Performans, kareografisini Natalie Heller'in yaptığı First Impressions adını taşıyor. 
-Fotoğraf performanstan bir kare. Facebookdan aldım. Murat Durum' a aitmiş. 

Evren Durmadan Genişliyor!

20.11.13


Einstein üniversitede profesörlük yaptığı dönemde bir öğrencisi çıkan soruların tamamının geçen seneyle aynı olduğunu söylemiş. Einstein'da -Evet bütün sorular aynı ama cevapları tamamen farklı- diye yanıtlamış.

Bu cevabı o kadar çok sevdim ki, beni adeta özgürleştirdi.

Doğruların ve yanlışların olmadığı, ama doğru ve yanlış diye öğretilen şeylerin sürekli yer değiştirdiği bir dünyada yaşıyoruz.
Bilimin kendi içinde genişlemesi bir yana, insan da kendi içinde aynı şeyi yaşıyor.
Örneğin ben her sene aynı kitabı okuyup, tamamen farklı şeyler algılıyorum ve farklı şeyler öğreniyorum.
Kısacası evren durmadan genişliyor.

Görünmeyen Sayılar

19.11.13

İsimsiz

18.11.13

Yasemin Özeri

İlham #8

16.11.13

Deborah Turbeville

İlham #7

13.11.13

Anish Kapoor

Contemporary Istanbul' dan Notlar

11.11.13


Güncel Sanat'ta Son Durum.

İstanbul'daki bu sanat fuarının ambiyansı ne yazık ki tüyaptaki ayakkabı fuarının ambiyansının ötesine geçemiyor. Kötü bir ışıklandırma, kötü duvar renkleri ve dip dibe asılmış bir sürü resim, tablo ve sürekli yankılanan gürültü. İnsan bir süre sonra boğuluyor. Bir de üzerine kalabalık ve sürekli fotoğraf çekenler eklenince gerçekten çekilmez bir hal alıyor. Halbuki bir sanat eserine bakıyorsun; gözlerin yorulmaması, ve odağın sadece baktığın şey olması gerekiyor. Ama malesef sanki Zara ucuzluğunda gibiyiz. Bütün mallar dökülmüş ve arasından iyilerini seçmeye çalışıyoruz. Kısacası bana ortam son derece keyifsiz geldi. Keyifsiz ve yaratıcılıktan uzak.
Aynı şeyi sergilenen eserlerin büyük bir kısmı içinde rahatça söylemem umarım yanlış anlaşılmaz.

Şöyle ki benim gözlemlerime göre sanat dendiğinde ki yaklaşım , ya da başka bir deyişle sanat eseri üreticilerinin yaklaşımlarını kendi çapımda gruplandırmaya kalktığımda şöyle bir tabloya ulaştım.

-Birinci sıradakiler: Sanat eserini bir dekor olarak görenler. Bu grup bir önceki cümlemde neden sanatçı değil de sanat eseri üreticisi demiş olmamı aslında açıklıyor. Bu gruptakiler bir tüccar bir iç mimar gibi olaya yaklaşıyor. Bence kabul edilemez bir durum değil. En azından içi boş bir çok sanat eseri diye tabir ettiğiğimiz çalışmadan daha iyi. Bir anlamda sanat eserine işlev de yüklüyor diyebiliriz. Bu grup çalışmalarını yaparken büyük bir otel lobisi ya da bir evin kocaman girişini düşlüyor olabilirler. Tamamen estetik kaygısı taşıdıklarını düşünüyorum.

-İkinci sıradakiler:  Warholcüler. Bu grup Warhol mirasını yiye yiye bitiremediler. Tek kaygıları çarpıcı olma. Bu kaygı o kadar yoğun ki yaptıkları şeydeki duygu veya estetik tamamen geri planda. Ben bu grubun gidişatını iyi görmüyorum. Çünkü başlangıç noktaları hep bir taklit. Gelişi güzel karalamalar, tekrarlar, canlı renkler, küfürler, kanlar, kendi çapında bir asilik, cinsellik, devasa boyutlar vs vs. İzin verirseniz Tracy Emincileri ve neon yazıcılarını da bu gruba almak istiyorum. Bu grup sesini bağırarak duyurmaya çalışıyor ama çok gereksiz çünkü zaten söylemeye çalıştıkları şeyi çoktan biliyoruz.

-Üçüncü grup: Satılma veya dikkat çekme derdi olmayanlar. Doğrusunu söylemek gerekirse bu grubu seviyorum. Çünkü bir dertleri var. Dikkatlerini çeken bir durum var ve bunu size dokunarak iletebiliyorlar. Hal böyle olunca sanatçının kendisinin ya da genel olarak yaptıklarının, hayat hikayesinin hiç bir şeyin önemi kalmıyor. Bu grubun tek sıkıntısı bence o kravatlı sanata yatırım yapan amcaların gözünden kaçıyor olmaları. Çünkü onları anlamak ve hissedebilmek için başka bir ruh gerekiyor. (O küçük mdf leri boyayan sanatçıyı bu gruba dahil edebiliriz.)

-Dördüncü grup: Taklitçiler. Bu grup aynı osmanbey'deki tekstilcilere benziyor. Ne satıyorsa onu üretiyor. Ama dokunmaktan uzak olduğu için olmuyor.

-Beşinci grup: Malzmeye abananlar. Bu grup farklı malzeme kullanırsa bir sanat eseri ortaya çıkarabileceğini düşünüyor. Çalı çırpı çöp ne bulursa deniyor. Kimisi oluyor kimisi olmuyor.

-Altıncı grup: Sanatını konuşturanlar. Bu grup tekniği kullanmadaki ustalıkla öne çıkıyor. Zaman zaman teknik her şeyin önüne geçtiği için etkileyiciliğini kaybediyor. Ama zaman zamanda sizi gerçekten başka bir dünyaya götürüyor. Ve bunu başarabilenler gerçekten sanatçılar.

-Yedinci grup: Arayıştakiler. Bu grup yeni bir dil arayışında olanlar. Video, ses, görüntü gibi farklı alanlarla kendilerini besleyip sürekli bir deneme halindeler. Ben bu grubunda takipçisiyim. Çünkü onlara ihtiyacımız var.

-Sekizinci grup: Photoshopu yeni keşfedenler. Burda gerçekten iyi fotoğraflarla, iyi olmayanlar ayrışıyor. Bir de iyi kolajlarla, iyi olmayanlar da.

Artık günümüzde bir şeylerin bizi şaşırtması ve bizim herhangi bir şeye hayranlık duymamız çok zorlaştı. Pinteresti açıp art yazıdığımızda milyonlarca şey görüyoruz. Bu yüzden resim ya da heykelin tek başına yaptıklarının yeterli olmadığını düşünmeye başladım. Bence sanat artık bir deneyim yaratma derdine giriyor. Bu deneyimi yaratması içinde mekan, ses, ışık çok önemli. Ama her şeyden önemlisi tabi ki fikir ve uygulaması. Bence günümüzün en iyi sanatçılarından biri Marina Abromoviç. Çünkü tamamen insanlara yeni bir deneyim yaşatıyor. Bunu yaparken ister teknolojiyi kullan, ister basit objeleri hiç farketmez ama fikir her şey demek. Eğer sanat eserinin derdi bir duygu uyandırmaksa bunu kesinlikle deneyimle yaşamaya ihtiyacı var artık insanın. Bir şeylere dokunmalı örneğin. Artık sadece bakmak -dokunamadığımız heykeller- bir anlam ifade etmiyor. Bir şey yaşatılmalı ona. Öyle basit ayna esprileriyle olacak bir şey değil bu. Heyecanlanmalı, duygulanmalı ya da çoşmalı. Ama kesinlikle duyguların yoğun olduğu yere aynı arı kovanı misali bir çomak sokulmalı.
Diye düşünüyorum.

Ve herkese iyi pazartesiler diyip huzurlarınızdan ayrılıyorum.

Üstteki çalışma: Antoine Rose

İlk Kütüphane Deneyimim

10.11.13


İnternette dolanırken bu muhteşem kütüphaneye rastladım. Ben kütüphanesi olan şehirleri çok kıskanırım. Baksanıza şu büyüklüğe, dinginliğe, sessizliğe ve o tanımlayamadığım hisse. Kilise ve camilerdeki atmosferin oluşturduğu hisse benzer bir his. Bu his bana bilimin ibadet yeri de burası olsa gerek dedirtiyor. Kutsal kitaplarla dolu bir ibadethane. Ve ibadet şekli de okumak, okumak, okumak. 
Benim kütüphaneye ilk ayak basışım 16 veya 17 yaşımda olmuştu. Ankara'nın kütüphanesinden içeri heyecanla girmiştim. Çünkü o zamanlar hatırladığım kadarıyla içinde kaybolabileceğimiz kitapçılar yoktu, internet yoktu. Ve okulumuzun bir kütüphaneside yoktu. Dolayısıyla kütüphane fikri beni çok heyecanlandırmıştı. Yüzlerce, binlerce kitabı olan rafların arasında dolanıp kitaplar bulup bütün gün onları okuyacaktım. Ama içeri girince yaşadığım şey hiçte hayal ettiğim gibi olmadı. Kendimi kütüphane görevlisi olan bir kadının oturduğu bilgisayarla dolu sevimsiz bir odada buldum. Kadına 
-Kitaplar nerde?- diye sordum. Kadın da bana 
-Kitapların olduğu bölüme girmek yasak- dedi. 
-Burası bir kütüphane kitaplara nasıl ulaşacağım o zaman dedim? Ve bir kütüphanede sorulacak dünyanın en normal sorusunu sormuş olmama rağmen kadının öyle bir bakışı vardı ki sanki amazon ormanlarında nerde karpuz bulabilirim diye sormuştum ona. Türkiye bu açıdan garip bir yerdir. Bazen en mantıklı ve basit soruları şaşkınlıkla sorarken bulursunuz kendinizi ama aldığınız tepki karşısında kendinizi sorgularsınız. 
Kadının bakışı karşısında acaba ben yanlış mı biliyorum, amerikan filmlerinde mi kütüphaneler öyle diye düşündüğümü hatırlıyorum. Sonrasında kadın bana bilgisayarları gösterip istediğin kitabın koduna ordan bak ve iste dedi. Ben de dönüp o devasa büyüklükteki bilgisayarların birinin karşısına oturdum. O zaman bilgisayarlarda windows falan yoktu, mouse da yoktu. Size kendinizi çok zeki hissettiren bir şekilde yazarak komutlar verip işinizi hallediyordunuz. O bilgisayarda nasıl kitaplara ulaştığımı ve kodlarına baktığımı hatırlamasamda, müzikle ilgili yaptığım bir ödeve yardımcı olacak bir kitap buldum.   bulduğumu sandım. Kodunu bir kağıda yazıp görevli kadına uzattım. Kadın kağıdı alıp saat 3te dağıtım yapacaklarını ve beklememi söyledi. Sonra ben tam bir saat ismine göre seçtiğim bu kitabı bekledim. Kitap geldiğinde beni çağırdılar. Ve kapağı parçalanmış, sayfaları dağılmış incecik bir kitabı uzattılar. Yaşadığım hayal kırıklığını hala çok net hatırlıyorum. Bir süre bakakaldıktan sonra aradığım şey ile tamamen alakasız olan o kitabı orda bırakıp çıktım. Bir daha da Ankara'nın o büyük kütüphanesinin yakınından bile geçmedim. 

Sevgili Hakkında Bir Yazı

9.11.13

Buyrun, bugün biraz size dünyamın orta yerinde kendine yer bulmuş bir adamdan bahsetmek istiyorum.
Biliyorsunuz günümüz insanı sürekli kendine yer arar. Bulduğu zamanda ceketini ya da her hangi bir eşyasını bırakıp gider. Sonra sanır ki orası ona aittir. Ama orda yoktur. Ve bazı insanların tek derdi yer kapmaktır. Ne için olduğunun bir önemi olmaksızın. Oysa bu adam günümüz insanında çok farklı olarak, kendine yer bulduğu bu dünyada izlemeyi, paylaşmayı, yaratmayı, ara sıra gidip sonra geri dönmeyi seviyor. Bana da dünyanın en garip insanını gözlemlemek, anlamaya çalışmak ve koşulsuzca sevmek kalıyor.
Yıllar önce bir yıldız bilimcisiyle tanışmış ve bana kararmış gecenin içinde parlayan yıldızları büyük bir tutkuyla anlatırken kendi kendime şöyle demiştim -umarım bir gün ben de, hayatıma giren insan da aynı tutkuyla bir şeylere bağlanıyor oluruz ve bunu birbirimizle paylaşmanın zevkini yaşarız.
Bugün , birbirimizin adeta bir labirente dönüşmüş, duygularla kaplı dünyasında kaybolmak belki de yaşadığımız en güzel şey.Dünyayı anlamlandırmaya çalışırken garip, karmaşık, derin boşluklara beraber düşüp, beraber yukarı tırmanmakta öyle. Bazen birbirimizin kolunda tutup çekiyoruz. Bazen aynı balona tutunup havalanıyoruz.
Şu dünyada hala gördüğünüz her kuşa,  uçma becerisindeki üstünlüğünden dolayı hayranlıkla bakabiliyor ve her kanat çırpışında kendi içinizdeki binlerce duyguyu serbest bırakıp, sizde gökyüzünde kanat çırpabiliyorsanız şanslısınız. Ya da yüzen balıkları gördüğünüzde denizin derinliklerine dalabiliyorsanız. Çünkü bu dünyadaki her bir milyon insandan dokuz yüz doksan dokuz bin dokuz yüz doksan dokuzu o balığı gördüğünde düşündüğü tek şey, oltasıyla tutup onu yemektir.

Görünen, gözümüze sokulan onca şey arasından görünmeyeni görmektedir bütün marifet. Ve bu adam bunu yapabilen ve ben yapmayı unuttuğumda bana her daim hatırlatandır.

Çok gariptir ki bu adam, dünyayı algılayış şeklini dile getirdiği düşünceleri veya gördüğü tarafıyla çektiği  fotoğrafları bir tarafa, kendisinin asıl mesleği saç yapmaktır. Ve saça,  taşa şekil veren bir heykeltraşın gösterdiği özen ve zarafetle şekil verir. Moda fotoğrafları ortaya çıkartır ve yaptığı saçlarla yarattığı, yakaladığı hisler olağanüstü ve son derece yaratıcıdır. Ve aynı olağanüstülüğü dokunduğu her saça yansıtır. Bu yüzden kapımızı çalan, onu her gün arayan yüzlerce kadının ve erkeğin, ve bir sürü fotoğrafçının olması bir tesadüf değildir. Tüm bu insanların ondaki yeteneği, algılama biçimini, dünyayı kavrayıştaki ustalığı ve bunu dışa vurumdaki şiirselliği anlayıp anlamadığından emin değilim ama bir şekilde insanlar yaptığı işi iyi yaptığını hissediyorlar ve benim için inanılmaz olan bir kalabalığı oluşturuyorlar. Bazen nasıl bu kadar çok insan tanıdığına ve çoğu zaman nasıl saatlerce çalışabildiğine ve saatlerce çalıştığı halde yetişemediği bir sürü işin, bekleyen bir sürü kadının, ertelenen bir sürü çekimin oluyor olmasına hayret ediyorum. Markette, spor salonunda, cafede kısacası her yerde, bir sürü insan onu buluyor, ya da telefonla ulaşıyor ve bir şekilde onun saçını yapmasını istiyor. Bazen nasıl dayanabildiğine şaşırıyorum, ve bir gün uzaklaşıp gideceğinden ve her şeyi bırakacağından emin olduğumu, ama bunun yakın bir zamanda olmaması için dua ettiğimi söylemek istiyorum.

Bütün bu kalabalık içerisinde, insanları sevme becerisi ise bence onu eşsiz kılıyor. Biliyorsunuz günümüz insanının diğer insana duyduğu tek şey var, o da: tahammülsüzlük. Bu da sinir, nefret ve kıskançlığa yol açıyor. Oysa bu adam insan seviyor. Çok basit bir şekilde. Her daim insanların iyi tarafını görebiliyor. Ve insanlar onun gördüğü iyi insana dönüşüyor. Onunla beraberken insanları ve dünyayı sevmeyi öğrenebilirsiniz. Çok basit bir şekilde.

Belki de bütün bu özellikleri arasında en tuhafı hiç bir şeyi kendisine ait kılmamada. Bir eşyaya değer vermesi ve eşyanın onun olması çok nadirdir. Ben bir kaç kere rastladım. Rastladıklarımda da hep o değer verdiği şeyi bana vermiştir. Belki benim daha iyi bakacağımı düşündüğü için, bilemiyorum. Ama gerçekten onun sahip olduğu hiç bir şey yoktur. Bugün onun olan her şeyi, yarın elinden alın onun için farketmez. O, onun yerine başkalarını koyup, koyamadıklarını da dert etmeden yaşamaya devam eder. Bazen kendisi isteyerek, severek başkalarına verir. Kendisinin ihtiyaç duyduğundan daha fazla ihtiyaç duyan biri olduğunu hissederse bir eşyaya, vermekte hiç tereddüt etmez.
Bunu şu anda üç beş cümleye indirgeyip, bu yazının bir paragrafında bu kadar rahat yazdığıma bakmayın. Alışmam çok zaman aldı. Bir gün evinize döndüğünüzde koltuğunuzun olmadığını, ve sonraki bir sene boyunca da yerine bir koltuk alamadığınızı düşünün. Sonra da bunun sebep olduğu onlarca duygudan kurtulduğunuzu.

Onun hayal kırıklıkları, başarısızlıklar, umutsuzluk, çaresizlik gibi çukurlara düşmeden gecip gittiğini farkettiğinizde ayaklarının yere değmeden yürüdüğünü anlarsınız. Bu tüm bu duyguları yaşamadığı anlamına gelmez, hatta derinden etkilenir ama yoluna devam etmede ki cesareti övgüye değerdir.

Hayatta yaptığı en iyi şey, hayatla dalga geçmektir. Hiç durmadan kendisiyle, çevresiyle, her şeyle dalga geçer ve bunu yaparken inanılmaz eğlenir ve yanındaki insanları eğlendirir. Bazen o kadar çok güldürür ki, ona hayatınızda olduğu için teşekkür edercesine baktığınızda bunu hemen anlar ve özenle kafasında taşıdığı şapkıyı eline alıp selam vererek teşekkür eder.
Çok gariptir ki bu dünyada; onun gibi kafasında komik şapkalarla gezen, bulduğu ilk fırsatta ayakkabılarını çıkartıp, sürekli gülen, üzerindeki kıyafetlerin salaşlığı, bazen büyüklüğü ve yırtıklarıyla uyum halinde olan başka insanlarda vardır. Eğer onlarla karşılaşırsa sanki kimsenin bilmediği gizli bir kentin birbirlerini tanıyan sakinleri gibi onlarla selamlaşır. Buna bir çok kez şahit oldum. Bir keresinde havaalanında uçağa yetişmeye çalışırken bizim gibi koşan biri vardı dört beş metre ötemizde. Belki biraz daha uzaktaydı. Birbirlerini gördüklerinde şapkalarını çıkartıp gülerek selamlaştılar. Önce onu bizim anlayacağımız şekilde tanıdığını sandım. Öyle olmadığını anladığımda keşke tanışsalardı diye düşündüm. Sonra bunun biz normal insanların düşünceleri olduğunu onların zaten birbirlerini tanıdıklarını anladım. Bu dünyada tanımadığı insanları tanıyan tek kişi o; benim tanıdığım.
İşte kendini çektiği bir fotoğrafı. Bir köprünün üzerinde yoldan geçen bir arabayı selamlıyor ve arabadaki yabancı da, ona camdan çıkartmış elini sallayarak karşılık veriyor. Bu onun en sevdiğim fotoğrafı. Çünkü baktığım an onu, o hayatıma girmiş, tenimin ötesinde ruhumu görebilmiş ve benim teninin ötesinde ruhunu görebildiğim adamı,  gördüğüm bir fotoğraf. Hatta onun ta kendisi.


yazının devamı gelecek.. 

Kente Çöken Kabus İçin Teşekkürler

8.11.13


Şu sıralar en çok konuşulan mimari yapının girişindeyiz. -Zorlu Center-. Öğrenciyken yaptığımız projeler gerçekleşmiş olsaydı ne olurdu onu görmek üzereyim. Her zamanki gibi girişi tarif eden adamlar sıraya dizilmiş,        -Abijim bu taraftan geliyosun, düz gidiyosun- diyerek el kol işaret yapıyorlar. Bu adamlar da artık mimari öğelerin bir parçası. Projelerde falan çizildiğini düşünmeye başladım. 'Şuraya giriş yaparız, şuraya bir adam koyarız, şuraya da bir adam koyarız, bir adam da şuraya koyduk mu tamamdır.'
Her neyse bu adamları takip edip dolana dolana otoparka giriyoruz. Arabadan inip bu şaheser yapıya girmek üzereyken kendi kendime şöyle diyorum, -mimarisi ne olursa olsun, illa ki şu basık tavandan kat numarası yazan kolonun hemen yanındaki dünyanın en çirkin kapısından, arabanı park ettiğin yer numarasını ezberlemeye çalışarak giriş yapıyosun. Giriş yaptıktan sonra dünyanın en çirkin fayanslarla kaplı yerlerini geçerek mimari harikaya ulaşmaya çalışıyorsun.
Tüm o kötü yüzeyler, yaratılmış kötü mekanlar arasında kafamı kaldırıp yukarı baktığımda gördüklerim o kadar korkunçtu ki, hızlı bir şekilde çıkış kapısı aramaya başladım. Ama her yer çıkmaz sokak gibiydi. Başımızın tacı büyük markalar bu şaheserin en güzel yerlerini kaparken alt katta bütün kafe ve restoranların sıkışık olması, insanların alt alta üst üste oturması aklıma Titanik'i getirdi. Yani üst katta lüks diye tabir edilen bir markanın mağazasında yer alan bir çantanın kapladığı alan ile aşağı katta 8 kişinin kahve içtiği metrekare aynı. Hiç şaka yapmıyorum. Bu eşsiz mağazanın rafında yer alan çanta 4 kişilik iki masa kadar yer kaplıyor. Ve kamu alanı vs söylemleri olan bir yapı için gerçekten komik bir durum. Sahi bu kamu alanı nerde, hangi tepe, nerde yeşillik?
Bu yapıyı kaplayan anlamsız örtü ise aynı;  okulda makarnadan yaptığı maketini arabada unuttuğu için eriyen çocuğun projesine benziyor.  Sonuçta projesini öyle sunmayı tercih eden o çocukta mezun oldu, bunu yapanlarda hocalardı. Mimarlık okullarından ne bekleyebiliriz ki?


Kabuğu Değiştirmemek

7.11.13


Bu fikre bayıldım.
Günümüz bakış açısının tam zıddı. Tüm binaların içi rezalet bir halde ama tek derdimiz binalara  dünyanın en çirkin cephelerini giydirmek.

Soldaki fotoğrafta yapı zar zor nefes alırken, sağdaki fotoğrafta sanki hayata döndürülmüş gibi durmuyor mu?

Bir Ev Düşlüyoruz...

4.11.13


Bir ev düşlüyoruz.

fotoğraf: İbrahim Zengin

İlham #6

3.11.13


Bir japon bahçesi..

Kaybolan Nirengi Noktaları

2.11.13


''...., bir vadide uykuya dalar, Tibet'te uyanırsınız, bütün nirengi noktaları yok olmuştur. ''

Lawrence Durrell, Mekan Ruhu

Güzel olan

29.10.13


Hayatımız ölümden ve ölümü hatırlatan her şeyden kaçmakla geçtiği için solmuş bir çiçeğin güzelliğini farkedemiyoruz.

Selam Dünyanın En Güzel Evinde Yaşayan İnsanlar!

28.10.13


Ormanın orta yerine kendi evlerini yapan iki insan. Ortaya çıkan mükemmel bir ev, harika bir cephe, ilham verici bir yaşam tarzı. 


Derinlerin Melankolisi

27.10.13


Kendimi kendime bıraktığımda; aynı çok yüksek bir yamaçtan aşağıdaki sulara kendini bırakır gibi kendimi bıraktığımda, içimin derinliğine özgürce dalabiliyorum.
Hayat her ne kadar o yamaç kıyısındaki gibi ışıkla, mavi ve yeşille, çoşkuyla dolu olsa da, derinlikleri hep karanlık, hüzünlü, siyah ve melankolik.


fotoğraf: Deborah Turbeville

Kumdan Kale


Geçen hafta sevgiliyle yaptığımız kumdan kale.
Hani şu yazıda bahsettiğim.

Cevaplayamadığım Sorular


Doktordayım. Kapının hemen girişinde yer alan deskin diğer tarafında bir kadın elinde bir form, bana sorular sorarak doldurmaya çalışıyor. Ad, soyad, doğum tarihi vs vs. Sonra 'evli misiniz' diye soruyor. Hayır diyorum ve formdaki - Eşi.....-  kısmına kocaman bir çizik atıyor. Yanınızdaki arkadaşınız o zaman diyip diğer soruya geçiyor. Kadın hastalıkları bölümünde olduğum için bu soru kendi içinde önem taşıyor ama sordukları sorunun cevabı  net olduğundan dolayı ne doğru yanıtı vermiş oluyorum, ne de yanlış. Ve açıklama şansım da yok.
-Evli değilim ama bir ilişkim var ve aslında sizin öğrenmek istediğiniz bu değil mi, ayrıca evliliği saçma buluyor, asla straplez bir gelinlik giyemeyeceğimi de bildirmek istiyorum- deme aralığını yaratamıyorum.
Dahası evli olup ayrı yaşayanlar, ya da evli olup başkalarıyla ilişki yaşayanlar, gay çiftler  ve daha bir çok insan grubu için evet ya da hayır cevabının hiç bir şey ifade edemeyeceği bir soru.

Doktorun odasına çağrılmayı beklerken düşünüyorum. Bütün sıkıntı bu yaklaşımdan kaynaklanıyor. Hayatı yaşarken karşımıza  çıkan soruların cevapları -evet ya da hayır- olduğu sanılıyor. Belki de öyle olması isteniyor. Olduğun taraf, yaşama şeklin, inancın, isteklerin keskin ve net olmalı. Parantez içlerinin, açıklamaların, grinin tonlarının olmadığı bir dünya bu.
Diğer yandan hayattaki bazı soruların cevap gerektirmediği, cevap gerektiren soruların zaten sorulmadığı, verdiğin cevapların bazen soruların cevabı olmadığını kavrıyorum.

Ve üzgünüm ama yanımdaki insanı -koca- kelimesine hapsetmek büyük bir haksızlık, arkadaş kelimesine sığdırmaya çalışmak da anlamsız.  Yanımdaki kişi -dünya'm. Ve sizin sormanız gereken tek soru da bir ilişkim olup olmadığı. Bu kadar basit.


*Bu arada ekranı bozuk olanların yukarıda resimdeki grinin tonlarını göremeyecek olmaları ne kadar garip bir ironi.


I made a mistake

Tanımsız Zamanlar, Tanımsız Mekanlar

26.10.13


Şu kısacık hayatımızda sürekli olarak yaşadığımız zaman aralıklarını tanımlandırmaya çalışıyoruz. Onu tanımlandırıyoruz ki daha kolay sınıflandıralım, bölelim ve tekrar gruplandıralım. Bunu yapma nedenimiz de hiç şüphesiz zamanı yönetme çabası ve hükmetme telaşı. Çalışma zamanı, yemek zamanı, banyo zamanı, spor zamanı, uyku zamanı vs vs.

Aynı çabayı mekanlar içinde gösteriyoruz. İnsan hayatı duvarları örüp, onlara tanımlar yükleyip, isimler vermekle geçiyor. Bu durum öylesine hızlanmış ve çığrından çıkmış durumda ki, sanki birileri sürekli içi boş kutular yapıyor ve üzerine sadece ne olduğunu yazıyor: ev, iş yeri, spor salonu, doktor muayenehanesi, cafe, kırtasiye, mutfak, salon vs vs- bize uzatıyor. Biz de ikea dan gidip ona uygun eşyaları alıp, o mekanı öyle yaşamaya başlıyoruz.

Bazen duruyorum.
Ve kendime tamamen tanımsız bir zaman yaratıyorum. Ve bunu da tanımlanmış bir mekanı, tamamen tanımlarının dışında kullanarak yapıyorum. Balkonun çatıya çıkan merdivenlerinde oturup gökyüzünü izlemek gibi, boş küvetin içerisinde kitap okumak gibi, boş bir havuzun içinde resim yapmak gibi.
Bu kısa tanımsız aralar, dilde karşılığı olmayan duygulara sebep oluyor ve sanki zamanı aralayabiliyorum. Sanki yok oluyorum. Sanki yere değmiyorum.
İnanın bana bazen yaşadığınız şeyi tanımlayamıyor olmak çok güzel ve değerli.


Kırmızı

15.10.13


Anish Kapoor'un kırmızısı ile karşı karşıyayım.
Muazzam bir boşluk var karşımda. Yoğun bir hisse kapılıyorum. Ama bu hissi veren şey sadece form değil, seni alıp götüren kırmızının tonu. Bu nasıl bir kırmızıdır. Daha önce karşılaşmadığım görmediğim bir kırmızı. Ve sürekli kullanıyor o tonu.
Daha önce sevgiliyle kırmızı rengi üzerine konuşurken, bana kırmızı rengin içindeki siyahlığa baktığını söylemişti. Ben de kumaş seçerken sürekli kırmızının karanlığına bakıyorum. Bugün okudum ki: Anish Kapoor kırmızının içindeki karanlığın, siyahlığın maviden ve siyahın kendisinden bile çok daha farklı olduğunu düşünüyor. Bu düşünceye katılmamak ve kapılmamak elde değil.

İstanbul'da Anish Kapoor Sergisi

14.10.13


Anish Kapoor'la tanışmam mimarlık okuduğum üniversitenin birinci yılında bir ders çıkışı kütüphanede bulduğum bir dergiyle olmuştu.
Bu yukarıdaki görselin bulunduğu o dergi sayfası elimde internetten hakkında yazılmış yazıları okuyorum. (Evet bazı beğendiğim işlerin olduğu dergi sayfalarını gizlice yırtar, saklardım. O zaman bunu yaparak kamu malına zarar vermekten öte, işlediğim suç beğendiklerimi sadece kendime saklamış olmamdı.  Şimdi ise beğendiklerimi herkesle paylaşabiliyor olmam umarım suçumu biraz hafifletmiştir.)

Ona olan hayranlığım, her yaz tatilinde kumsalda kumdan onun yaptığı gibi boşluklar yaratmaya çalışarak ve onun yaptığı her işi takip ederek devam etti. Bazen çok şanslıydım çünkü bir çok galeri ve müzede işlerine denk geldim. Onun işlerini gerçek boyutta ve büyük mekanlarda gördüm. Hatta Seçkin Pirim'in ondan bahsettiği videosunda anlattığı gibi çaktırmadan işlerine dokundum.
Bence onun insanlara sunduğu inanılmaz bir deneyim. Bir kere baktığın hiç bir sanat eserine benzemiyor. Çünkü seni herhangi bir düşünceye veya öğretiye yönelten, hiç bir simge, anlatı, alt metin, hikaye, figür yok. Sadece bir boşluk var, bir kütle var, renk var, doku var. Ve orada öyle karşında hiç bir şey söylemeden var oluyor. Sen de bir anda onun karşısında donuyorsun, duruyorsun. Ve en önemlisi unutuyorsun; kendini, günlük hayatını, eve dönerken ekmek alim diye kendine söylenmeyi, havanın soğukluğuna rağmen giydiğin kazağın seni yakmasını, kestiğin parmağındaki sızlayan yaranı. İşte karşında zaman yarılmış ve sana farklı bir mekan sunuyor, doku sunuyor, bilmediğin formlar sunuyor. Boşluğun ve hiç bir şeysizliğin ortasındasın. Kimine dokunmak istiyorsun, kiminin içine girip kaybolmak. Yoğun bir his yaşamaya başlıyorsun. Ve insan anca arındıkça yoğunlaşabiliyor.

Yaptığı işlerin görüntülerinin, kusursuz olması gerektiğinden bahsediyor bir röpörtajında. Çünkü ancak kusursuz olursa o heykel/obje; o zaman gerisini görebilirsin diyor. O zaman onu aşabilirsin diyor. Bu düşünceyi çok sevdim, çünkü benimde kendi içimde vardığım bir nokta bu. Küçükken klasik gitar çalardım ve bir keresinde hoca bana çaldığım parçanın hissini verebilmem için parçayı kusursuz, hatasız çalmam gerektiğini söylemişti. Hiç şüphesiz bir notaya bile yanlış bassan, insanları müzikle götürmeye çalıştığın yerden ışık hızıyla geri döndürebilirsin. Ve o çıkardığın uyumsuz sesle bir daha kimse kendi düşüncelerine yolculuk yapamaz. Aynı onun gibi. Tasarımda da öyle. Kusursuz bir şey ortaya çıkarmalısın ki, -işçiliğiyle, malzemesi ile- insanlar onun ötesine geçebilsin. Bu düşünce onun yarattığı formlardaki kusursuzluğu açıklıyor.

Gelelim sergi mekanına ve sergiye. Sergi, Sakıp Sabancı Müzesindeydi. O müthiş bahçeli yer. Orda gördüğüm diğer sergilerle kıyasladığımda oldukça doyurucu bir sergi olduğunu söylemeliyim. Çok fazla çalışmanın olmasının yanı sıra bir kısım işlerin bahçede güzel yerlerde konumlanmış olması keyifliydi. Sonuçta bunlar bir heykel ve yerleri çok önemli. Müze mekanının elverdiği ölçüde iyi iş çıkarıldığını düşünüyor, ama keşke daha büyük mekanlarda, hatta mekanın kendisinin varlığını bile unutabileceğimiz çok daha büyük mekanlarda görebilseydik şu işleri demekten kendimi alamıyorum.

Bir de heykel sergilerinden iki temennim var. Birincisi bırakın elleyebilelim şu heykelleri. Duvara lütfen dokunun yazıları asılsın artık.
İkincisi nolur artık sergilerde fotoğraf yasaklansın. Sürekli birilerinin ellerinde kamerayla, sağa sola çekil demeleri dayanılamaz bir işkence.

http://anishkapooristanbulda.com



Şu koskoca dünyada domuzların kendilerine yer bulamaması

13.10.13


Yaşam alanlarına müdahale olunca bir domuz sürüsü boğazı yüzerek geçmiş.  Haberi burda. Link

Diyeceğim şu dur ki: Şu koskoca dünyada domuzların kendilerine yer bulamaması ne tuhaftır.

Şehrin Sanat Taşıyıcıları

4.10.13


Şehir koca bir sergi alanı. Her taraf enstelasyonlar, resimler, graffitiler, heykellerle dolu. Hatta gezici sanat arabaları var. Ve sanatı oradan oraya taşıyorlar. Arabada otururken, karşıdan karşıya geçerken, sokakta avare avare yürürken karşına çıkabiliyor. Ve daha da ilginci sahip bile olabiliyorsun, ve hatta daha daha ilginci çok uygun bir fiyata sahip olabiliyorsun.

-
İstanbul'a taşındığımdan beri, sokaklarda eskicileri görmek beni çok heyecanlandırıyor. Çünkü her seferinde en umulmadık yerde, en umulmadık şeyi taşıyarak karşıma çıkıyorlar.  Bir yerlerden çekip çıkardığı bir objeyi sana öylece sunuveriyorlar.  
Sergilerde de öyle olmaz mı? Her gün rastladığın bir şeyi, galerilerin koca klimalarıyla üflediği beyaz bir odasında, -bir de burda bak buna- der gibi koyarlar.  Sen de ona orda bakarsın. Farklı türlü bakarsın.
Örneğin bir keresinde kullanılmış ve bitmiş makyaj malzemeleri,  şampuan şişeleri, sabun kutuları vs dolu kocaman bir kap görmüştüm bir sergide. -ki bu kap, temizlik zamanı banyomda bulunan çöpün sadece bir kaç yüz katıydı. -ama çok etkileyiciydi!-  Ya da bir sürü ilacı sergileyen Damien Hirst' ün çalışmasını (pill cabinet) düşünün. Bunuda bir sergide görme şansını yakalamıştım. Eczaneye giren her insanın yakaladığı şans işte. Ama yine etkileyici olduğunu söylemeliyim. 

Bir de bu eskicilerin, sana bu objeleri bir sanat eseri sunar gibi sundukları yetmiyormuş gibi, üzerine dünyanın en güzel, en düşünceli, en naif işini yapmıyorlar mı? -naif kelimesini burada doğru kullanıp kullanmadığıma emin değilim- 
Birisi, onun için eskimiş olan ve artık işine yaramayacağını düşündüğü eşyayı eskiciye veriyor ve eskici de bu eşyanın işine yarayacağı yeni sahibini arıyor. Ve onun için artık o eşya yeni olmuş oluyor. Çok insancıl değil mi? Hayatı böyle yaşasaydık hiç şüphesiz, dünyanın öbür ucunda adını ilk defa duyduğumuz bir hayvanın türünün yok olmasının yarattığı burun sızlamalarını çekmezdik. Ya da ellerinde deri çantalarla barınaklara koşan hayvanseverler olmazdı hayatımızda. 

Her seferinde gördüğüm an baka kaldığım için, hiç bir zaman fotoğraflarını çekemedim bu eskici arabalarının.  Bu yukarıdaki fotoğrafı da ben bakmaya dalmışken sevgili çekti. Keşke diğer gördüklerimi de çekebilseydim diye düşündüğüm çok oluyor. Onun yerine unutmamak için bazılarını defterime çizdim. 

Not: Birinci arabada, eğilmiş bükülmüş, paslanmış kocaman bir demir boru yığınıyla doluydu. Aynı saç fırçasını temizlediğinde geride kalan karışmış saçlar gibi. Hatta onun bir kaç yüz katını düşünün. 

-Hey! Koltuk ne kadar?
-Abla ne verirsen.

Sanat işte, sen ne kadar verirsen o kadar yapıyor. 

Hayal et!

3.10.13


Kullanılan eşyaların, giyilen kıyafetlerin 'hava'sı zamanla değişir. Onu kullanan/ giyen kişinin bedeninin formuna ve alışkanlıklarına uyum göstermeye başlar. Bir yandan da, eşya/kıyafet bütün yaşanılmışlıkları emer. Sanki dilini bilmediğin bir kitap gibi, bir sürü hikaye biriktirir içinde. Ve bu da onlara baktığında seni sürekli hayal kurmaya iter.

Bir eskiciye girdiğini düşün. Yüzeyi soyulmuş kenarda duran tarçın renkli koltuğun üzerinde oturan kızıl saçlı kadını uzun yeşil elbisesiyle görebiliyor musun? Yüzeyi eskimiş, solmuş aynanın ait olduğu odanın penceresinden giren hafif rüzgarın sağa sola hareket ettirdiği grileşmiş tül perdeleri hayal edebiliyor musun? Çerçevelere konan resimler, kırılan bardağın durduğu dolap, kopmuş düğmeler, boş şişeler.
İnsan çılgına dönmüyor mu bunca hayal-et arasında.

Bununla ilgili başka bir yazı daha. link

Dünyanın Seni Unutabileceği Bir Yer

1.10.13


Geçen gün öğle yemeğimi bir restoranın en arka köşesindeki, cama yaslanmış olan masasında yedim. Dışarıyı izlerken gözüm bir binanın yangın merdiveninin en üst katını boyayan bir adama takıldı. Adam bir ara durdu, sigarasını yaktı ve orada öylece oturdu. Oturduğu yer muhteşemdi. Yangın merdivenindeki bir basamak. Dünyanın seni unutabileceği bir yer. Ve böyle yerler çok kıymetlidir. Bulunduğun yer tanımsızdır. Ve bu tanımsızlık, o yeri de, seni de görünmez yapar.  

O restoranda örneğin yok olmanın görünmez olmanın imkanı yoktu. Zaten İstanbul'da evden çıktığınız anda hiç bir şekilde yok. Oysa dışarıda olupta görünmez olmak çok güzel bir his. Çocukluğunuzu hatırlayın. En saçma şeyi yaparsınız, kimse dönüp bakmaz size.

İşte o adam orada güzel vakit geçiriyordu. Kentteki her yangın merdiveni gibi bu merdiveninde zeminle bağlantısı yoktu. Ve büyük bir ihtimalle evlere bağlanan kapıları kilitli ya da önleri eşyayla doluydu. Yani kimsenin ulaşabilmesi mümkün değildi. Ve o kadar yükseklikte adamın varlığına dikkat eden belki de tek insan da bendim.

Yangın merdiveninde oturan adamı gördüğüm an çocukluğumu geçirdiğim eski evimizin yangın merdivenlerini hatırladım. Dümdüz bir apartman düşünün, iki kenarında helezon şeklinde çıkan yangın merdivenleri olan. O yangın merdiveninin zemine bağlandığı yer çocukken sahip olduğunuz hazineyi saklamak için mükemmel bir yerdi. Beni hep yukarılarıda cezbetti. Ama evimizin yatak odasından yangın merdivenine açılan kapısı hep kilitliydi. Hatta sadece kilitli değil aynı zamanda önü de bir sürü eşyayla doluydu. Hiç bir zaman o yangın merdivenlerinin kafes gibi olan korkuluklarının içerisinde oturma ve kaybolma keyfi yaşayamadım. Ama bir hikaye yazıp bunu yaşayabilirim.

Evimizin en sevdiğim yeri geceleri gizlice kapısını açıp kaçtığım yangın merdiveniydi. 10 katlı bir apartmanda oturuyorduk ve tüm komşularımız yangın merdiveni kapısını kapattığı için koca bir yangın merdiveni bana kalıyordu. Orası benim başka bir dünyaya açılan kapımdı. Orda kitap okuyordum. Hatta merdivenlere küçük bir kitaplık bile yapmıştım. Yazı yazabileceğim defterim ve kalemim vardı. Sonra korkuluklarına resimler ve fotoğraflar asmaya başladım. Yemeğimi orda yiyip bazen o basamaklarda uyuyakalıyordum. Ve gökyüzünü seyretmek içinde harika bir yer bulmuştum. En üst kattaki düz olan basamak. İnsanın kendine şu koca sıkışık dünyada bir yer bulması o kadar zorken, kendimi dünyanın en şanslı insanı hissediyordum. Sadece şayet bir yangın olursa insanların hatırlayacağı bu yerde, her günümü yangın olmaması için dua ederek geçiriyordum. Çünkü ben de hatırlanmaktan korkuyordum.

resim:Glovaski

Zamanı Kazandığını Sananlar

30.9.13


Aylar öncesinden yazdığım bir yazı. Söz zamandan açılmışken;

'Geçen sene İsviçreli bir çift ile tanışmıştım. Arabayla Berlin'den gelmişlerdi. Tam 2 hafta süren bir yolculuk yapmışlardı. Ama İstanbul'da 1 hafta bile kalmadılar.
Yolculuğun kendisinin, ulaşmak istediğin yerde kalacağın süreden daha uzun olması ne kadar tuhaf geliyor kulağa. Oysa düşüncesini çok sevdim.
Düşünsenize uçakla gitmeye kalksa insan, 2 saatte ulaşabilir.
Ve hatta eğer uçak yarım saat rötor yaptıysa sinirden kulakları da kızarabilir.
Ama o yolu iki haftada alırken, yolculuğunun yarım saat uzuyor olması insanı o kadar etkilemez.
Belki bir gün bile uzaması onu sinirlendirmez. Mutlu bile olabilir, fazla uzamadı diye.
Ve sinir stres demekse ve stres yaşlandırıyorsa, yarım saat uçağı rötor yapan adamın siniri hayatından iki haftayı siliyorsa, bu durumda iki haftayı yolda geçiren bir insan sonunda hayatına iki hafta eklemişse: şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki bir yere hızlı ulaştığında zamandan kazandığını düşünmek büyük bir yanılgı olabilir. '

Lütfen Yavaş Okuyunuz.

29.9.13


Hayatımın hiç bir döneminde zamanın hızlı aktığı düşüncesine kapılmamıştım. Sanki zaman hep benimle beraber var oluyordu. Sanki onu ben var ediyordum. Oysa şimdi zaman sanki benim önümden koşuyor ve ben ona yetişmeye çalışıyorum. Aynı tramvayın arkasından koşan çocuklar gibi. Hızlanıp arkasından, iyice yaklaşıyorlar ve bir yanından bir yerine tutunup biniyorlar ya o tramvaya, ben işte hep arkasından koşuyorum.  Ama bir türlü elimi uzatıpta tutamıyorum ve binemiyorum ve hep koşuyorum. 

Zamanı algılamaya çalışıp, sorgularken bana cevapları söyleyen bir kitap okumaya başladım. Kitaplarla garip bir ilişkim var. Nasıl oluyor bilmiyorum ama kitaplar onlara ihtiyacım olduğu anda hayatıma giriyor. Neye ihtiyacım olursa neyi sorarsam, o soruların cevaplarını arayan bir kitapla karşılaşıyorum. 
İşte şu an okuduğum kitapta öyle. Zamanla ilgili. 

Kitabın ilk bölümünde benim koşupta yakalayamadığımı düşündüğüm zamanın aslında öyle algılatıldığından bahsediyor. Zaman diye tanımladığımız şeyin gerçek tanımını arıyor. 
Kitabı yavaş okuyorum. (Eminim ki yazarı bunu duysa mutlu olurdu) Eğer bir gün üzerinde çalışmakta olduğum kitabımı basarsam başına bunu yazabilirim. -Lütfen yavaş okuyunuz- 

Kitap hızın hayatımıza nasıl hükmettiğinden bahsediyor. Hızın iyi bir şey olmadığından, fast fooddan, turistlik görülmesi gereken yerlerin hızlı görsel tüketimine kadar bir çok alanda zamanı, hızı sorguluyor. 

Okurken kitabı nasıl yavaşlamak istediğimi anladım. Hızdan nasıl bunaldığımı, hızlanmaya çalışmanın beni nasıl bunalttığını ve sonu olmadığını idrak ettim tekrar. 

Ve bugüne kadar yavaşlamanın nasıl cezalandırıldığını farkettim.  Yavaş yaptığımız her şey başarısızlıkmış gibi sunulmadı mı bize? Düşünsenize sınava giriyorsunuz ve soruların cevaplarını bilip bilmemenizden öte soruları kısa sürede cevaplayıp cevaplayamamanız dersten geçip ya da kalmanıza neden oluyor. Hatta hayatımızı belki de fazlasıyla etkileyen üniversitede bile okumanız hıza bağlı. 
Hızlı öğrenirsen başarılı oluyorsun. Kimse öğrendiğin şeyin derinliğine göre değerlendirmiyor başarıyı. Oysa hızlı öğrenip çabuk unutabilirim, ama yavaş öğrenip hiç unutmayabilirimde. 

Hayatımın bir çok döneminde yavaş olduğum için 'uyuz' kişi oldum, servise hep geç kaldım, sınavlarda başarısız oldum, projelerimi yetiştiremedim, tren ve uçak biletlerine hep daha fazla para verdim, hiç bir konsere, ya da film festivaline bilet bulamadım, numarasız koltuklarda ayakta kaldım, grup gezilerinde kayboldum. Gerçek şuydu ki sona kalan dona kalırdı ve ben hiç bir zaman sona kalıp dona kalmak istemedim. Ama hep sona kalıp dona kaldım. Ve bu lafı da hiç bir zaman sevmedim. 

Benim için gerçek özgürlük ve keyif ise sona kaldığımda başladı.  Yani yavaşladığımda. Şöyle bir örnek vereyim. Bir sergiye gittiğimde sergide ki her biri eseri görmek için koşmak yerine aynı vakti beğendiğim tek bir çalışmanın karşısında geçirmeye başladığımda hayatım değişti. Yeni bir kente gittiğimde keşfetmek için yürüdüğümde de, bir kitabı yavaş okumaya başladığımda da algıladığım şeyler farklılaştı, derinleşti. Sanki yaşamın içinde başka bir boyuta açılan kapıdan geçtim. Görmeye başladım, duymaya başladım. 
İçinde bulunduğum an'ı yaşamaya başladım. Ve bu çok değerli çünkü an sonsuzluğa açılabiliyor. 

Ve kitapta okuyupta defterime yazdığım bu alıntı çok hoşuma gitti. 
'There is a secret bond between slowness and memory, between speed and forgetting'. 

-Yavaşlıkla hafıza, hız ve unutma arasındaki gizli ilişki.-

Bir Fotoğraf

27.9.13


Geçen gün sevgili bu olağanüstü fotoğrafı çekmiş. Fotoğrafı görür görmez çok etkilendim.
Bazı fotoğrafların sessizliğini duyarsınız. Ve sessizliğini ne kadar güçlü duyarsanız onlar da o denli güçlü fotoğraftır.
Bu da o fotoğraflardan biri. Beni çok etkiledi.
Bana görür görmez hissettirdiği şey yaşam oldu. Doğum ve ölüm. Sağ kapıyı yandan görmemiz ve hemen yanındaki duvara yoğunlaşmış ışık gözü ilk oraya çekiyor. Yani fotoğrafa baktığınızda siz o kapıdan girip merdivenleri çıkıp üst kapıdan dışarı çıkan birini hayal ediyorsunuz. Tabi bunda alt kapının zeminde olmasınında etkisi var. Üst kapı sanki boşluğa açılıyormuş gibi olduğundan dolayı o kapı da bir çıkış gibi algılatıyor kendisini.
İnsan kendi yaşantısına dışarıdan bakarsa, göreceği şey budur bence...

Özgürlük ve Tutsaklık üzerine

25.9.13


İnsan kesinlikle birilerinin değil, kendi yarattığı dünyanın içerisinde var oluyor. Ve bu dünyayı nasıl şekillendiriyorsa hayatı da öyle yaşıyor.
Takıntılar, kararlılık, korkular, sabit fikirler, esnek olamayış, kıskançlık, hırs insanın kendisini tutsak etmesinden başka bir şey değil. İnsan bu duygularla kendini soyut bir dünyanın içine hapsedebilir. Çıkış yolunu ise asla bulamaz. Çünkü hapsolduğu odadan çıkış yolunu aradığında bulduğu şey onu çıkışa değil, çıkış yolu aradığı başka bir odaya yönlendirir. Özgürlüğü için yok etmesi gereken şey odalardır.

Örneğin korkular. Korktuğumuz şeyden kaçtığımızda değil ondan korkmamayı başardığımızda özgür olabiliriz. Karanlıktan korktuğunda aydınlıkta olmak özgürmüşsün gibi hissettirir. Ama bu büyük bir yanılgıdır.  Aslında yaptığın sadece kendini aydınlığa hapsetmektir. 
-

link 




Derinliğe Çizilen Çizgi / Boyunu Aşan Sular - bir film 'adore'

21.9.13


Hani denizin kıyılarına halatla çizgi çizerler ve can kurtaran sizi o çizginin oluşturduğu sınırlar içerisinde gözetler. O çizginin dışında ise kendi başınasınızdır.
Çizgiyi geçtiğiniz an ne ile karşılaşacağınızı bilemezsiniz. Sizi gözetleyen de yoktur. Ve deniz çok acayip bir yerdir. Milyonlarlarca farklı hissi size yaşatabilecek içi su dolu koca bir boşluk.
O çizginin içi ise öyle değildir. Şişme yataklarla, toplarla, oyunlarla, kahkalarla doludur. Bir yandan güvenlidir, tanıdıkdır. Aynı yaşam gibi.
Biz derinliğin olduğu yere çizgi çizilerek oluşturulmuş sınırların içerisinde yaşıyoruz. Derinliğe geçmemiz yasak. Boyumuzu aşan sulara. Geçersek yaşayacağımız onca duyguya rağmen boğulma riskini göze alıyoruz. Geçmediğimiz zaman ise istesek de boğulamıyoruz.
-


Bunları aklıma getiren ise Adore ya da diğer adıyla Two Mothers filmi. Tüm film oyun alanını o sınırların dışına kurmuş. Size öğretilen, kabullendiğiniz ahlaki değerler burda geçmiyor. Film onları yıkıyor. İki kadın var, çok iyi arkadaş olan ve onların beraber büyüttükleri iki oğulları. Film bu iki kadının birbirlerinin oğulları ile yaşadıkları ilişkiyi konu alıyor.
Filmi izledikten sonra anladım ki 'Anlatım' , bir konuyu nasıl ele alıp nasıl ilettiğin çok önemli. Çünkü 'anlatım'la o konu hakkındaki çok keskin düşünceler bile yerle bir edilebilir.
Bir yazar olsaydım, yazılarımla yapmak istediklerim bu olabilirdi. 'Bir hikaye yaz ve insanların değerlerini altüst et'
-aslında yazar olmayarakta istemsiz bir şekilde yaptığım bu belki de-

Mesela 'Womb' filmi de böyleydi. Kesinlikle olamayacak, toplum olarak bellediğimiz değerleri hiçe sayarak, kabul edilemeyecek bir şey üzerine kurmuştu bütün hikayesini.

İki film arasındaki başka bir benzerlikte filmin geçtiği 'yer' in hikayeye kattığı müthiş etki. Adore filmi dünyanın en güzel yerinde çekilmiş olabilir. Müthiş bir okyanus kenarı. Yamaçta bir ev. Okyanusun ortasında iskele. Öyle ki bunların olmadığı başka bir yerde bu hikayeyi hayal edemiyorum. Mesela bu hikaye bir apartmanda geçemezdi. O evin baktığı okyanus, merdivenlerle inilen sahil, evin çıkış noktaları, verandası olmasaydı bu hikaye böyle olmazdı. Tam bunları yazdığım anda düşünmeden edemiyorum. Acaba yaşadığımız evler hayatımızın hikayelerini kısıtlıyor mu?

Adore filmini çizgiyi geçipte derinlerde yüzebilenler için tavsiye ediyorum.

Çalınanlarım

18.9.13

Bir bu eksikti. Şimdi de yazılarım araklanmış.

Bu benim yazım link

Buyrun burda da bu yazıyı kendi yazdığını sanan kişinin yazısı : link

Tüm blogda yazıların aralarında da cümlelerimi okudum ve gerçekten hiç sevmedim bu durumu. Çok anlamsız değil mi? Yazamıyorsan yazmıcaksın. Nereye varmaya çalışır ki insan böyle yaparak. Tamam bugüne kadar yaptığım bir sürü iş çalındı. Ama insanlar para kazanmak için çaldı.  Sen ne kazanmaya çalışıyorsun? Yeni bir kişilik mi?

Notlar

12.9.13

Bazı günler çok şanslı hissediyorum kendimi. Harika bir blog keşfettim, görmeyi çok istediğim filmi buldum ve harika bir yazar keşfettim. Eğer kendime saklamazsam hepsini paylaşacağım.

Samsara / Bir belgesel

10.9.13

Önce büyüleniyorsun, o egzotik toprakları, güneşin renginin değiştiği çölleri ve o dünyanın en ücra köşelerini görünce. Sonra şaşırıyorsun dinleri, inancı olan insanları, onların ibadetlerini görünce. Sonra üzülüyorsun gördüklerine. Sanki yaşantımızı biri dışardan gizli kamerayla çekmiş koymuş gibi, kendini dışardan izliyorsun. Arada nefret duygun, acıma duygun, onlar da dürtüyor seni. 
Samsara 25 ülkede çekilmiş bir belgesel. Ve gerçekten izlerken koltuğundan havalanıyor tüm dünyayı geziyor, sonra olduğun yere geri dönüyorsun. Bir çok duyguyu 1 saat 45 dakikada yaşatıyor. 
Bu arada birincil olarak dünya anlamına gelen Samsara kelimesi,  Hint dinlerinde yaşamın döngüsünü, ölümü ve yeniden doğuşu, var oluşu ve yok oluşu tanımlıyormuş.  
Benim için filmlerin en büyük başarısı bir şeyi hissettirebilmelerinde. Hissettiklerin sadece sinema salonunun havasızlığı, öndeki oturanın tepesindeki topuzu, koltuğun farklı kumaş kaplaması, ayağına çarpan pet şişe, arka kolktukta oturanların fısıldamaları olduğunda oturmaya devam etmenin anlamı kalmıyor o koltukta. Ve bir şeyler hissettirebilen filmler gitgide azalıyorken Samsara'yı kesinlikle tavsiye ediyorum. 

Sınırlar tanımlar.

8.9.13

Zamanın yavaşladığı yerde insan durabiliyor. Durduğu anda akıp giden zamanın dışına çıkıyor. Benim için o iki-üç günlük uzaklaşma bu yüzden güzeldi. Sevgiliyle uzun uzun konuştuk, fikirler ürettik, fotoğraf çektik, yeni güzellikler keşfettik, yeni kokular duyumsadık. Bazende hiç konuşmadık sadece birbirimize baktık. Bakmak çok önemli.
-
Bir öğle yemeğinde, çok az insanın olduğu bir şehrin denizinin kıyısında sevgili bana içine düştüğü bir durumdan bahsetti. Yaptığı işten, daha doğrusu hep aynı şeyi yapmaktan nasıl sıkıldığından. Ne yazık ki bizim gibi işinin büyük kısmında yaratıcılık olan insanların, günün sonunda elinde kalan; büyük bir baş ağrısı ve yaptığı şeyden hiç bir zaman tatmin olamayan bir ruh halidir.
Sevgili işini çok iyi yapan ve aslında her gün farklı bir şeyler ortaya koyan ve çoğu insanın işinde profesyonel olarak tabir edeceği bir konumda. Ve tüm sıkıntı da işte tam olarakta burda, bu profesyonellikte.
Şöyle açıklayayım: Geçenlerde kendi alanında çok başarılı ve yine profesyonel olarak tabir edebileceğimiz bir grafik tasarımcısının 'Milton Glaser' röportajına denk geldim. Birebir kullandığı cümlelerle ifade edemeyecek olsamda, röportajında profesyonellikten bahsediyordu. Profesyonelliğin bir insanı nasıl kısıtlayabileceğinden. 'Çünkü profesyonellik bir işi iyi yapmaktır, ve insanlar sizden iyi yaptığınız bu şeyi yapmanızı bekler. Kimse daha farklı bişey beklemez. Bu yüzden profesyonellik başarıyı tekrar etmektir. Örneğin bir beyin cerrahına gittiğinizde her zaman kullanığı methodla tedavi olmak istersiniz. Belki daha iyi yöntem, farklı bir tedavi ortaya koyabilecekken kimse bunu denemek istemez.'
İşte bu okuduğum cümleleri ona aktardım. İçinden çıkamadığı durum aslında sadece onun değil işini yapan ve profesyonelleşmiş herkesin içine düştüğü bir durum. Ama bunu ne kadar güzel aktarmış ve ifade etmiş. Bulmacıyı çözmüş gibi.
Ben böyle bir durum içinde değilim. Ama demek ki mesleğinin sınırına gelen insanlar bunu yaşıyor. Sevgili de bunlardan biri. Her neyse bir nebze de olsa onu rahatlattı anlattıklarım. Ve yapabileceği en iyi şeyin, tekrar heyecanlanabilmesi adına, keşfedilecek yeni denizler bulması olduğunu söyledim.

fotoğraftaki çalışma: antony gromley

Bir t-shirt kaç kitap eder?

7.9.13

Her şeyin değerinin parayla ölçüldüğü bir zamanda yaşıyoruz. Resim, fotoğraf, heykel, yemek, objeler, mobilya, film, kitap, vs
Oysa bence bir çok değerli şeyin değerini parayla ifade edemeyiz.
Restorandaki yemek paralıdır. Ona bir paha biçilir ve siz ona ulaşmak için parayı verir ve o yemeği yersiniz. Ama sevgilinizin size yaptığı yemek, ya da bir arkadaşınızın ya da annenizin, farklı bir değer taşır. Ama onun değerini ne parayla ifade edersiniz ne de onun değerini parayla ödersiniz.
Bir yazarın kitabına 20 liraya sahip olabilirsiniz. Ama bir yazarla konuşmak hiç şüphesiz ki beyin hücrelerini havalandıran yine parayla ölçülemeyen bir deneyimdir.
Bir yandan da eminim ki hiç bir yazar kitabını yazarken ben bunu 20 liraya satarım diye yazmıyordur. Belki yıllarını alan koskoca bir dünyayı sığdırdığı kitabına kendisi de parasal olarak değer biçemiyordur.   Sabahlara kadar çalışmanın, düşünmenin, kelimeleri titizlikle bir araya getirmenin, kendi derinliğine inmenin nasıl bir parasal karşılığı olabilir ki?
Ben bunları düşünürken geçenlerde 'art barter' diye bir konseptle karşılaştım. Tabiki inanılmaz hoşuma gitti. Bir sergi düşünün, sanat eserleriyle dolu; heykeller, tablolar, fotoğraflar var. Ama hiç birinin değeri parayla biçilmemiş. Ona sahip olabilirsin, kendi yarattığın, ortaya koyduğun değeri sunarak. Örneğin beğendiğin heykele sahip olmak için ona yaptığın bir uçurtmayı sunabilirsin, ya da kütüphanendeki bütün kitapları. Ve eğer o heykeli yapan kişi bunu kabul ederse işte o zaman büyük takas gerçekleşir.
Evet evet aynı eski günlerdeki gibi sen ona keçi verirsin o sana koyun, o sana kitap verir sen ona kalem, o sana yemek verir sen ona heykel.
Çok güzel değil mi? Şu düzenden, şu sistemden kopartsak kendimizi. Bir şey alana karşılında vereceğimiz şey sadece fiş olmasa, ya da verebileceğimiz şey sadece para.
Bu yüzden, yeni yaptığım ve atölyemde şu an asılı duran bu yukarıdaki elde sökülerek yapılmış t-shirt için yaratıcı teklifleri bekliyorum :)

Bu gece siyah değil.

6.9.13

Gökyüzünü her gece aynı sanırsın. Sanki her gece aynı siyah kaplar şehri. Aynı siyah pencerenden sızar, aynı siyaha uyursun. Zaten öğrendiğin tüm renkler o pastel kutundaki boyaların kadar olunca, tek bir siyahla eşleşir gördüğün, hafızandaki.
Oysa her gece, ama her gece gökyüzüne dikkatli bakarsan, hiç bir gecedeki siyahın bir diğer gecenin siyahına benzemediğini anlarsın.
Bazen ay, bazen kentin ışıkları, bazen de yıldızlar gecenin rengine karışırlar. Ve yeni renk ne onun ne de diğerinin adını taşır. Çoğunlukla adsız, çoğu zamanda tanımsızdır.
Ben her gece gökyüzünü izliyorum. Her geceyi anlatmaya, yazmaya çalışıyorum. Rengini aklımda tutmaya, ve boyalarımı karıştırıp o rengi bulmaya çalışıyorum.
Mesela dün gece: Dün gece, kent o bilindik karanlığına gömülemedi. Saatler gece yarısına geldiğinde bile hava aydınlıktı. Evin bir köşesinde açık unutulmuş bir ışık kaynağı varmış gibi aydınlık. -Gecenin akla getireceği karanlığa göre bir aydınlık-
Bu aydınlığa sebep ise salınarak geçen koca bir buluttu. Kentin ışığını yutan sonsuzluğa bu bulut engel olmuş ve kentin tüm ışığını kente geri yansıtmaktaydı. Evlerin gece lambaları, uyumamış masaların çalışma lambaları, yanan sigaralar, sokak lambaları, camilerin aydınlatmaları, köprünün ışığı, arabaların farları, yanıp sönen deniz fenerleri siyahın içine sarı ve toz pembesi kattı.
Ne eşsiz bir görüntüydü!
Ne soğuktu! Ne düşünceliydi! Ne rüzgarlıydı! Ne kopuktu! Sırf kentin ışığını değil, beni de bana geri yansıttı.

fotoğraf:İbrahim Zengin. O geceden.. 

İlham #5

5.9.13


 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger