Yıkım

15.12.12


Öğretilenleri yerle bir edince, öğrenmeye başlıyor insan.
Beynimizde aynı kentler gibi, gelişigüzel düzensiz anlamsız bir şekilde yapılandırılıyor.
Zaman geliyor kendine yer açman için yıkman gerekiyor. Sonra da tekrar yapman.



Bir şiir

14.12.12


Bir gün bir şiir yazsam ve bu hissi uyandırabilsem.


not:Berlinde Bruyckere'e ait.

Uçan Evler










Bir kaç haftadır dönüp dönüp bilgisayarıma kaydettiğim bu çalışmalara bakıp duruyorum. Resmen beni esir aldılar. Baktıkça başka detayları farkediyorum, beni değişik hislerin içine sürüklüyor. Uçan Evler.
Çalışmanın adı bu. Sadece adını duymak, bu görüntüleri görmeden insanın ayağını yerden kesiveriyor. Sanki hayal dünyamızın ikamet ettiği ev uçan bir ev ve ismini duyar duymaz bile heyecanlanıyor insan. Ama görüntüler hiçte öyle isminin çağrıştırdığı hayaller aleminde değil.
Hayal dünyamızın ikamet ettiği evleri gerçeklikten almış, yaşadığımız şehirlerin yerinden koparmış. Evlerin uçması bir şekilde hayallere sürüklüyor seni,
ama sürüklenirkenki evlerin bu gerçeklikte olması kendi içinde sana meydan okuyor. -
-Hadi bakalım bu evlerle uçabilirsen uç.
Bunu atlatabilirsen keyifli bir yolculuğa çıkabiliyorsun.
Ben keyif aldım. Sevdim.
Başaşağı çamaşırları toplayıp, düşmemek için telefon tellerine tutundum.

not:Laurent Chehere yapmış.






Balonların taşıdığı köprü

13.12.12


Hergün okuldan eve, balonlarla havada asılı kalmış bir köprünün üzerinden geçerek geri dönerdim.

not:Olivier Grossetete yapmış.

Yıkım

8.12.12


Tarih, önce başka toprakların yıkılışını yazdı. Ülkelerin, imparatorlukların, beyliklerin yıkılışını. Şimdi ise tarih kendi topraklarımızın yıkımını yazıyor. Anılarımızın, hafızalarımızın, kimliklerimizin yıkımını.

yer:İnci Pastanesi,Beyoğlu
fotoğraf: Yücel Tunca 
uyarı:çok anısı olanlar bu fotoğrafa bakmasın

Bu bir gezi yazısı değil, düş yazısı.

2.12.12


O çok eski fotoğraflarda gördüğüm uzak ülkeye gittim. Bütün renklerin başkalaştığı, insanların yüzlerinin değiştiği yere. Tam olarak farklılığının ne olduğunu anlayamadığım, bir şekilde hissedipte o farklılığının cazibesine kapılıp hayallerini kurduğum yere.

Ben küçükken dolabımızda bir sürü albüm vardı. Annem ve babamın evlendiklerinde -ben doğmadan önce- yaşadıkları ve gezdikleri yerlerin fotoğraflarıyla dolu aile albümleri. Yıpranmasın diye özenle yerleştirilmiş, kaplanmış o fotoğraflar belki de benim o zaman dünyaya açılan tek penceremdi. İnternetin olmadığı, televizyonda tek kanalın olduğu, kitapçılarda 3-5 kitabın satıldığı bir dönemden bahsediyorum. Kütüphaneyle tanışmam yıllar sonra olacaktı. Sinemanın büyülü dünyasına tanık olmama ise az kalmıştı. O fotoğraflar ise işte o zamanlar benim için çok şey demekti.
Eski dönem insanlarının birbirlerine anlattığı o baharat ve ipeklerle dolu mistik kentlerin varlığından haberdar olmak demekti. Gazetenin verdiği atlastan gördüğüm uzak denizlerdeki hayatı ucundan ve kıyısından görmek demekti. Okyanusların ötesinde hayat olup olmadığını bilmeyen bir şehrin tek ve yürekli kaşifiydim ben. Yola çıkmaya hazır, inandığı tek şeyin inanmak, biriktirdiklerinin ise hayaller olduğu bir kaşif.

Beni bütün bunlara iten, ruhumu cesaretle dolduran o fotoğraflardı. Rastgele çekilmiş bir an.  Sanki hep yağmurluymuş gibi görünen soluk renklere bürünmüş yerler. Gördüğüm hiç bir binaya benzemeyen binalar. Binaların pencerelerindeki, kapılarındaki başkalık. Ve onları incelemeye çalışırken yoldan geçen bir otobüsün bir anda kadraja girmesiyle kaybolan diğer tüm detaylar. Aylar sonra filmler yıkandığında farkedilen yüzler. Tanımadığın, o an ordan geçen biri-birileri. Kiminin kameraya bakması. Ve yılların arasından zamanı delip geçip, bana bakması. Benim ona bakacağımı bilmeyerek. Sarının tonlarıyla yıkanmış bir fotoğraf değildi. O uzak yerler o renkti. Işık orda öyleydi. Sanki orada her şey daha güzeldi. İsmini bilmediğim tüm o ülkeler, şehirler, sokaklar, büyüleyiciydi.

O albümlerin hemen yanında tüm o fotoğrafların çekildiği fotoğraf makinası da dururdu. O fotoğraf makinası çok farklıydı. Büyük bir objektifi vardı. Ağırdı. Şifresini bilmediğim bir kutu gibi kapalıydı. Ve her şeyin tanığı oydu ama benimle hiç konuşmazdı. Çünkü o zamanlar onunla çektiğim hiç bir fotoğraf çıkmamıştı. Bunun nedeni kırılmış ışık ayarına bağlanmış olsada gerçek şuydu ki, değişen zamanla o makinada kendi sessizliğine bürünmüş, onu tekrar uzaklara götürecek birinin dokunmasını beklemekteydi. 

Her gece ama her gece tereddütsüz düşlerim tüm o yerlerdi.
Zaman geçti.
Zaman geçtikçe her şey olağanlaştı. Denizin kıyısında o kadar uzakken her şeye, kıyıdan uzaklaştıkça her şey yakınlaştı. Denizi görmedikçe, ötesini hayal etmek manasızlaştı. Tarih dersleriyle mistik yerler kana bulandı,  ve aslında televizyondan öğrendiğim kadarıyla savaşlar hala devam etmekteydi. Her şey çok zordu. Bir kaşif değil mühendis olmam isteniyordu. Daha uzaklaşmadan olduğum şehirden, kaybolmuştum.
İşte yıllar yıllar sonra kendimi bulup hayatımı düzene sokup, istediklerimi alıp, istemediklerimi atıp artık bir psikiyatriste ihtiyacım olmadığı kadar büyüdükten sonra sevgiliyle bir hayalimi gerçekleştirmeye o uzak ülkeye gittim. Tabi ki yanıma o fotoğraf makinasını alarak.
İşte orada sevgili benim bu fotoğrafımı çekti. Orada o soluk renkli ülkede, o binanın önünde, tam denklanşöre basarken otobüsün geçtiği yerde, hayallerimin içinde, yıllar yıllar yıllar önceki o albümün sayfasındaki bir fotoğraftan kendime bakıp gülüyorum, düşlerimi gerçekleştirmenin verdiği mutlulukla.

Unutmamak

4.11.12




İnsanlığın unutkanlığına iki şey karşı koyar demiş John Ruskin;
şiir ve mimarlık.

Cevap

5.10.12





İşte Sophia Pompéry 'nin bu çalışması her şeyi açıklıyor.

Komik olan şu ki ben küçükken evimizde rulo şeklinde açılan bir metre, marangozların kullandığı o dik açılarda açılan başka bir metre, bir de annemin dikiş yaparken kullandığı mezura vardı. Ben plastik cetvellerle bunları yanyana koyar aradaki uzunluk farklarını bulurdum. Ve ısrarla bunu herkese gösterir nedenini sorardım. Hiç bir zaman cevap alamadım.

50 Tane Pantalonum Olduğunu Sanan Adam


Bazı insanlar beni tanımıyor. Yo kimse tanımıyor.

Her zaman ki gibi bir sabah
değildi aslında. Sadece evden sevgilinin erken çıkıp gitmesi, benim yalnız uyanmam her şeyi aynılaştırmış gibi gösteriyordu. Oysa her şey farklıydı. Sol gözüm hafif şişti, bir elim uyuşmuştu ve sağ bacağımın altında bir morlukla uyanmıştım. Biraz da soğuktu hava. Giyinip çıkmam için az zamanım vardı. 'Her zaman ki gibi bir sabah' ı söyleten gardırobun önünde farklı olan boş olmasıydı. Evet bir önceki gün ben dolabımdaki her şeyi büyük çöp poşetlerine koyup kapı önüne çıkarmış ve bir saniye bile tereddüt etmeden ara sıra temizliğe gelerek hayatımı çöpten arındıran kadını arayıp almasını söylemiştim. Ve işte bu kararın ardından ilk sabahı yaşıyordum. İç çamaşırlar, bir kaç kot pantalon ve bir kaç tshirt. Geriye kalan her şeyim.
Kot pantalonu giyip, geride kalan tshirtlerim kirli olduğundan üzerime sevgilinin benimkilerden daha temiz olduğunu düşündüğüm bir tshirtünü geçirip sokağa çıktım.
Kendimi beyaz hissettiğim günlerden biri daha. Soğuk havanın arasından sıyrılan güneş ışığının betona verdiği renk adeta tenimle aynı. Ve havanın rengiyle beraber solan tüm renkler üzerimde birbirine karışmış. Böyle günlerde  bir yada iki kişi mutlaka söyler ne kadar soluk ve beyaz olduğumu. Ve bunu ne zaman duysam daha soluk, daha beyaz olurum. Renksizliğini kabul eden, utanmayan ama usulca yaşamaya çalışan bir albino hastası gibi içerlerim duyduklarımı ve içime dönerim. İşte biri daha söylüyor -Ne kadar kansız görünüyorsun, kan testi yaptırmalısın-
Ben deki kırmızıyı göremeyen biri. Oysa yarsa beni, tenimin içi kıpkırmızı.
Yargılanmalar. Yaralanmalar.
İtiraf ediyorum ki eskiden beni soluk göstermeyecek renkler giyinmeye çalışırdım. Ne anlamsız bir çaba.
İşte yoldan geçen başka biri az sonra beni tanımlayacak. Çünkü bu o, sürekli karşılaşıp durduğum 50 tane pantalonum olduğunu zanneden adam.  Öyle demişti bir gün. Aslında onu suçlamıyorum çünkü işim bu. Kıyafet yapıyorum. Ve bir kadınım. Ve arada dergilerin bu sezon nerelerden alışveriş yaptınız, sizin gardrobunuzun olmazsa olmazı nedir sorularına cevap veriyorum. Çoğunlukla da cevapsız bırakmama rağmen cevap vermiş gibi hissettiren cevaplarımı okuyorum. İşte o zamanlar ben bile kendimi farklı tanımlıyorum.
Bazen hiç tanımadığım insanların beni sevmediğini, beni sevenlerin beni tanımadığını, sevmeyenlerin tanımaya çalışmadığını, tanımayanların tanıdıklarını sandıklarını hissediyorum.
Ben beyaz, zayıf, çelimsiz, soğuk, snob, solgun biriyim. Aynı zamanda umursamaz, unutkan, hiçbir şeyi önemsemeyen, içine kapanık ve sıradan. Halbuki bunların bütünü ben bile olsam,  beni ben yapan bunlar değil.
Hep bi şey oldum şu hayatta. Hiç bi şey olma isteğimi rededip durdular. Ben aslında hiç bi şeyim. Hiç bir şeye de sahip olmak istemiyorum. Çünkü sahip olduklarım tarafından tanımlanmak istemiyorum. Belki sahip olduğum bütün kıyafetleri de verme nedenim buydu. O gece, tamamen varlığımdan soyunmuştum. Ama sabah olduğunda var olmak için tekrar giyinmem gerekti. Fernando Pessoa gibi. sayfa 537.

Bazen yer çekimi tersine döner ve ruhum gökyüzüne düşer.
İşte o zaman görünmez olurum.
Bazıları bunu ölüm sanır.
İşte o zaman var olurum.

3 ekim 2012

-Fotoğraftaki çalışma Berlinde Bruyckere
 

Defter

23.9.12


Hastalıklı ilişkiler yaşayalım

16.8.12

Bence hata şurdaydı:
biz hayatı önce ders kitaplarından öğrenmeye çalıştık, sonra çevremizden.

Ama asıl hayatı öğrenmeye başlamamız, karatahtada yazılanları deftere geçirmeyi bıraktığımızda başladı.
Uzaklaştığımızda, sustuğumuzda ve sessizliği duyumsadığımızda.
Asıl öğreticiler sessizdir.
Ben bunu anladım.

Biz koklamadığımız bir çiçegi sınıflara ayırıp biyoloji öğrendik, insanların birbirlerini neden öldürdüğünü sormadan tarihi ezberledik, evren güneş ve gezegenler küçüldü küçüldü küçüldü ve sınavdan önce ezberlediğimiz iki satıra dönüştü. Ve tabi ki bütün bunları kabul ettikten sonra, -eksik notlarımızı fotokopilerle çoğaltıp ezberlediğimize göre kabul ettiğimizi varsayıyorum- ahlak kuralları, toplumsal kurallar ve hayatımızı yönlendiren diğer her şeyi de o ders notlarıyla beraber ezberledik. Ve üstelik bundan sınava girdik.

Düşünsenize bir sorunun cevabı için sadece 5 şık varsa,
ve bunlardan sadece biri doğru deniyorsa ve bu doğru olanı seçmemiz bekleniyorsa, ve bir de üzerine  seçtiğimiz her yanlış bir doğruyu götürüyorsa,
ne ne kadar doğru ne kadar yanlış olabilir..?

Doğrular ve yanlışlarla hayatın planının çizildiği, ve bu plana göre net ve kalın duvarlarla örüldüğü bu dünyada her şeyin gruplandırılmasıda kaçınılmaz olmuş. Aynı sebzeleri, meyveları, hastalıkları, ilaçları, kitapları, insanları gruplandırdığımız gibi hisleride gruplara ayırıp isimler vermişiz. Sevmek örneğin. Onu sevenler x sınıfı, bunu sevenler y sınıfı, şunlar şunlar da z sınıfı. Ve böylece ait olduğun gruba göre sevebiliyorsun. Buna göre de insanla ilişkini belirliyorsun. Ve sonra korkuların oluşuyor, sınıfların dışında kalmak istemiyorsun. Hislerin sana verilen notlardaki hiç bir gruba ait olmayınca endişeleniyorsun. Tanımlamaya çalışıyorsun. İş sevmeye gelince bile yanlışın doğrularını götürecekmiş gibi davranıyorsun. Oysa sevmeyi tanımlamaya gerek yok. Kimi istersen onu sevebilirsin. Kim sana bir şey hissettirirse onu sevebilir, ona dokunabilir, ona istediğin kadar sarılabilirsin. Ve daha da iyi bir haberim var, sarılmayı istediğin zaman bırakabilirsin. Aynı bir çocuk gibi. Onu öpebilirsin, koklayabilirsin, parmaklarıyla oynayıp gözlerini yalayabilirsin. Aslında böyle de büyük bir özgürlüktür.
Sevmek, kendini boşluğa bıraktığında yere düşüp ölmeyi beklerken havalanıp uçmaya başlamak gibidir.
Sevmek tanımsız, grupsuz, sorgusuz, sualsiz, yaşsız, cinsiyetsiz, milliyetsiz, dilsiz
ve
sessiz
dir.






..

1.8.12

...
Her şey çok karışıktı. Tuvalete gitmek için onlarca basamak çıkmam, yemek yemek için masaya doğru kilometrelerce yürümem ve duş almak için çıktığım bütün basamakların daha fazlasından geri inmem gerekiyordu.
...

Yazmamak

22.7.12


Sanırım uzun ve derin sessizliklere ihtiyacım oluyor kendime gelebilmek için. Dolayısıyla düşünmek ve dolayısıyla da yazmak için. Bu kadar uzun süre bir şey yazamamış olmamın da sebebi bu galiba. 
Hiç durmadım. 
Ve kendimi duyamadım. 

Uzun süre okumadımda. Bütün bu süreçten önce nefesimi tutarak Fernando Pessoa' yı okuyor, okudukça yazıyor ve yazdıkça daha da çok okuyordum. Daha önce hiç edebiyat dersi görmemiş biri olarak Huzursuzluğun Kitabını  kitapçıda görüp iç güdüsel olarak almıştım. Ben çok zor kitap beğenirim ve bir kitabı okumam için gerçekten vurulmuş olmam gerekir. Eğer bütün kalbimle vurulmazsam okuyamam. Ama eğer vurulmuşsamda yıllarca aynı kitabı hiç durmadan okurum. 3 kere 4 kere 5 kere 10 kere. Ve bazen ara ara kitabı aralayıp, sayfalarını karıştırarak. Daha çok kitap okumak gibi bir derdim hiç  olmadı ama beğendiğim kitabı daha çok okumak gibi bir derdim hep oldu. Tekrar tekrar tekrar okumak ve okudukça duyumsamak.. Her defasında daha derinden. 
Bu kalın 'huzursuzluğun kitabı'na başlamamla bildiğim bir düzene kurulmuş bütün duygularım altüst oldu. Ne kadar keyifliydi bunu yaşamak. Her cümle, her benzetme olağanüstüydü. Hatta o kadar olağanüstüydü ki benim için, daha önce beğendiğim ve bundan sonra beğenecek olduğum tüm kitaplara ihanet edip onu apayrı bir yere koydum. Bence bu kitap yeryüzünde yazılmış olan tek ve en büyük eserdir. İşte bir edebiyat hocası olsaydım sadece bunu söylerdim ve belki sözlerim dikkate alınırdı. Ve böylece belki de kitap iç güdüsel dürtüleri beklemeden var olabilirdi.
Şu an ise 'hiç kimse' olarak bu eser olağanüstü diyorum. Ne kadar yüksek sesle söylesemde sesimin kısık çıkıyor olmasını işte bu hiç kimse olmama bağlıyorum.  Aynı mum ışığının görülmeyen gölgesi gibi. Söylemediklerim aslında var. 
Zaten neydi ki asıl olan. Aslolan. 
Kitapta ilerlerken geride bıraktığım sayfalar, çocukken evimizdeki sandalyenin üzerinde biriken günlük gazeteler gibi yığılmışken, ve ben yazarın yazmayı bıraktığı yere yaklaşırken bir anda gittim. Geride küçük bir iz bırakarak. Sayfaların arasına bir kurşun kalem. Geri dönersem olduğum yeri bulabileyim diye. 
Ve aradan zaman geçti. Fernando Pessoa güzel bir ilişki yaşarken bırakıp gittiğim aşk gibi öylece kaldı..
Onu bıraktığım gün yazmayı ve düşünmeyi ve soyut dünyamda yaşamayı da bıraktım.

Sonrasında ise hiç durmadan gerçek dünyada yol aldım. Denge çok önemli bir şey. Ben hem gerçek dünyada hem de diğerinde aynı yolu tepmek isterim. Bilmiyorum belki diğer dünyamda çok ilerlediğim içindi her şey. Ya da bu dengesizlik biraz denge ile dengelenmeliydi.

Zaman değerli bir şey ve geçtikçe değerini arttıran bir şey.
Eğer kararsız kalırsan bir konu hakkında zaman’a bırakabilirsin ve o sana cevabını verebilir. Eğer duyarsan.

Kısacası kendimi özgür bıraktım. Kemiklerimi, iliklerimi, derimi özgür bıraktım. Beni yerin dibine çeken ağırlıklardan kurtuldum. Her şeyi yeni baştan kurmak ve çok çaba harcamak gerekti. Bu yüzden de durmamak gerekiyordu. Durmamak ve duymamak.. 

İşte bu her şeyin açıklaması. 

Kapı Taşıyan Adam

11.3.12


Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın'ın bir sahnesi canlanıverdi adeta.

Selam Uçurum

8.3.12


Mont Saint-Michel (pronounced: [mɔ̃ sɛ̃ mi.ʃɛl]

28.2.12


Çerçeveler


Bir çerçeveyi çok beğenip çerçeveletmek,
sonra fikri beğenip onu çerçevelemek. 

Uçarken


-Bak sevgili buralar hep benim, 
çocukken almıştım.  





Merdivenler

25.2.12



Sokaktaki merdivenler bana hep ilham verici geliyor. Sokaklar birbirine bağlanırken farklı mekanlar oluşuveriyor. Hani düz bir yolu tanımlamak ya da ona anlamlar, işlevler yüklemek zorken merdiven olduğunda durum farklılaşıyor. İnsanların oturabildiği, çocukların oyun oynadığı, kimi zaman bir evin kapı önüne dönüşen düzlemler, bir sokağın karakteri ve onu tanımlayan her şeyi oluyor. 
Bir yandan tarihin kaydını tutuyor. İçine gömülmüş, eğrilmiş her basamak binlerce anıyı biriktiriyor üzerinde. 















Kendi kentimi, yaşadığım şehri, çocukluğumu geçirdiğim yerleri düşünüyorum. Hatırladığım tek bir merdiven aralığı var. O da Karum'un yanındaki merdivenler. Bence o merdivenler güzeldi. Bir tarafı parka dayanan duvardı. Basamaklarda yer yer ağaçlar vardı. Dolayısıyla hafif bir kuytuluğu ve gizlilik hissi vardı. Bence oldukça keyifliydi. Hala kullanılıyor mu bilmiyorum.  Ben  daha şehri terketmeden,  şehrin o bölgesini insanların terkettiğini düşünürsek kimse yoktur oralarda. 


Van Gogh Alive Sergisi ve Afişteki Adam

24.2.12


Van Gogh alive sergisi şu an Antrepo'da. Oldukçada kalabalık. Ben sergi ile ilgili hiç bir şey bilmeden ve okumadan sadece afişini görüp içeri girdim bugün. 
Van Gogh'un eserleri, yazıları, ara ara animasyonlar katılarak dijital ortamda düzenlenmiş, boyutları büyümüş ve büyük ekranlardan izleyiciye sunuluyor. Fikir ile iligili görüşlerime gelmeden önce fikrin uygulaması ile  ilgili çok büyük sıkıntıların olduğunu söylemem gerekir. 
İçeri girdiğimde kesinlikle etkilenmedim. 
-Öncelikle mekanda ilk dikkati çeken, mekanda kobulabilecek her yere ekran konmuş, ama ne izleyici ne de ekranların düzeni düşünülmüş. Gelişigüzel ve dağınık konmuş. Ekranlar çoğu yerde kolonlarla kesiliyor. Ekranlara bakıpta kendinizi öylece kaybedemiyorsunuz. Hiç şüphesiz etkiyi arttırabilmek adına çok daha büyük bir mekana ihtiyaç varmış. 
-Müzik serginin en büyük problemlerinden biriydi. Bir banır bangır çalan klasik müzik ardından başlayan alakasız başka bir tarz oldukça gereksiz ve gürültülüydü. 
-Bir de yer yer ekranlarda beliren, dev yazı karakterleriyle yazılmış -hayatı sev mesajları neydi anlayamadım. 

İçeri girer girmez dışarı çıkmak istedim. Ama 15 tl verdiğim için kalmak zorunda hissettim kendimi. 





Bir de allaşkına bu nasıl bir afiştir. ?



Aynalar



fotoğraflar: Daniel Gebhart de Koekkoek


Bazen aynalar oldukça kibardır. 



 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger