Hobi hobi hobi

18.12.10


Ben eskiden şuna inanırdım: 'hobi' diye birşey olamaz. İnsan gerçekten sevdiği işi yapmalı, ve ondan para kazanmalı ve bütün hayatı o olmalı. Ancak öyle başarılı olunabilinir.

Şimdi ise hiç de öyle düşünmüyorum. Ağzımdan çıkan tüm sözleri geri alıyorum. 

Çünkü para garip birşey. Severek yaptığın işin içine para karışınca, işin şekli değişiyor. -Bu yaşadığımız zaman ile de ilgili olabilir.- 

Başarı parayla ölçülüyor. Ama o işi başarılı kılan bizim o tasarım ve sanat okullarında öğrendiğimiz değerler olmuyor. Başka değerleri var, yaşadığımız hayatın -her ne kadar bunlara değer denebilirse-   Ve para orda işte. Para akıllı olmayı gerektiriyor, zamana uyum sağlamayı. Ve onun kendi halinde bir dili var. Annelerimizden, babalarımızdan, hocalarımızdan öğrendiğimiz hiç bir dille bağdaşmayan bir dili.
O dilin olduğu dünyadan ise ara sıra insanın kendini sıyırması gerekiyor. 

Bu da anca kendini ait olmadığın bambaşka bir dünyanın içine atmakla olabilir, gibi geliyor. Henüz bilmiyorum. Denemedim. Ama denemek istiyorum. Bu yüzden günlerdir kendime bir hobi düşünüyorum. Önce müzik geliyor aklıma. Melodilerin, seslerin olduğu büyüleyici bir dünya. Birden klasik gitar eğitimi aldığım dönemi hatırlıyorum. Uzun seneler uğraşmıştım. Keyif almıştım, zorlanmıştım. Sonra bir aralık oldu, hayatımda onun olmadığı bir aralık ve artık birbirimizin yüzüne bile bakmıyoruz. Daha doğrusu ben onunkine bakamıyorum. Şİmdi tutup da yaşadıklarıma geri dönmek istemiyorum. 

Yazmak. Okumak kadar yazmayıda seviyorum. Hatta bir gün senelerce yazdığım yazıları toparlayıp bir yayınevine vermeyi bile başarmıştım. Ama yeterince iyi olmadığı için geri çevrildi ve bu da benim hevesimi  kırmış olacak ki tekrar uğraşmadım ve yazılara geri dönemedim. Belki bu konuda kendimi geliştirebilirim diye düşündüğümde herhangi bir kursa veya bunun eğitimini veren bir yere gitmenin tamamen aptalca olduğunu düşündüğüm için redettim. Psikiyatristimle bunu konuştuğumuzda bana kendisinin de senelerdir edindiği tecrübelerle bir kitap yazdığını ve şimdiki aklı olsaydı bu kitabı pdf formatına çevirip internete koyacağını, bu yüzden benimde internete koymam gerektiğini ve facebook veya twitter aracılığı ile kendi reklamımı yapabileceğimi söyledi. -Bunun için 320 lira aldı ve tabii bir de xanax reçetisi yazdı-

Yoga. Meditasyon yapmanın yararlı birşey olduğunu okuduğumda internetten araştırıp kendimce yapmaya kalkıştım. Hiç kıpırdamadan durma çalışmalarım sürekli burnum kaşındığı için hazinle son buldu. Ama yogaya gidebilirim diye düşünüp cihangir yoganın yolunu tuttum.  Yaklaştığımda sokakta çıplak ayakla yürüyen ve ordan çıktığını tahmin ettiğim birini gördüm. İçerinin sessizliği, gülümsemeye çalışan insanlar beni bayağı gerdi.  Yapmacık bir sevgi ortamı gibiydi. Yoganın dünyasını sevmedim. 

Paraşütle atlayabilirim. Belki. 

Bir spor klübüne üyelik, ya da bir dil öğrenmek şu an benim karşılayamayacağım kadar pahalılar.

Heykel birde. Bu geldi aklıma. Ama bana yardımcı olacak bir heykeltraşa ihtiyacım var. Ve hiç heykeltraş tanıdığım yok. Nasıl olabilir bir fikrimde yok. İnterneten arayışlarım şimdilik sonuçsuz. 

-
Evet sevgilim bir hobi değil. Artık onu rahat bırakıyorum. 
-
Bir hobiye ihtiyacım var. 
-
Şimdilik filmlerime gömülüyorum.  



  

polaroidlerim 
olacak.
lar



Bu heykeltraşa aşık oldum. 

Allianoi

12.12.10



fotolar hurriyet.com'dan
Allianoi'nin üstünü örtmüşler. Bugün gazeteden okudum. 
Ölmeden gömmek gibi. 
Fotoğraflardan çok etkilendim. 

'on' yaptığınızda 'off' yapan kutu

5.12.10



Çok hoşuma gitti. Hayatımıza o kadar makina, robot vs girmişken bu kutuyla da haliyle öyle bir heves ve merakla 'on' yapıyorsunuz. Ama teknoloji dünyası beni rahat bırak dermişcesine kendini 'off' yapıyor. Hem de siz daha ne olduğunu anlamadan çıkan hızlı bir metal el ile.
Çok ironik.  Çok eğlenceli. 



Rahibenin arkasındaki at heykelinin kuyruğu

3.12.10

Saat gecenin 1i. Altımda boyu uzun gelen eşofmanım, üstümde katkat giyilmiş uyumsuz tshirtlerim, ve deri ceketim, çantam ve laptopumla sokağın orta yerinde sevgiliyi bekliyorum. 
Durum şu bir gün sevgilinin aklına evi boyatmak esiyor, ve benim o günden haberim olmuyor; ve ben bütün gün kumaş taşıdıktan sonra eve gelip boya kokusuna dayanmaya çalışıp en sonunda kendimi sokağa atıyorum. Taşıdığım kumaşlar ayrıldığım atölyeden artan kumaşlar, tam 600 kilo. Evet bana yardım eden iki adam var ama bende sürekli taşımaya yardım ediyorum, öyleki adamlar bana yasemin bey demeye başlıyor. Öyle şakasına falan değil, adam öyle görüyor ve ağzından öyle çıkıveriyor. İşte böyle bir günün ardından evsizim. O saate kadar yatağın içinde dayanmışım. Sevgiliyi arıyorum. Yarım saate ordayım sende dışarı çık başka yerde kalırız diyor. Ve ben tam 5 dakikada o dağınıklığın ortasından bir çanta bulup, içine pantalonumu, lenslerimi, ilaçlarımı, diş fırçamı ve ihtiyacım olan herşeyi tıkıştırıveriyorum. Bunları yaparken bir yandan sevgiliye aklıma gelen, bildiğim bütün küfürleri ediyor bir yandan da evi terkedersem ne kadar hızlı hazırlanabilirim diye kendi kendime  düşünüyorum. 
Dışarıda onu görünce yapacağım şey belli. Bir haftadır inşaat alanına dönmüş evden dolayı onu suçlamak, kendini kötü hissettirmek ve beni hemen bir otele götürmesini sağlamak.-hatta mümkünse kucaklayarak- 
Ama ben aşağı indiğimde hiç birşey düşündüğüm gibi olmuyor. Sevgili heyecanla bana bilgisayardan yaptığı çekimi gösteriyor. Kızarmış gözlerinin içi gülüyor, mutlu tatmin olmuş, yorulmuş. Ev, evin boya kokusu, yatma, uyuma, gece, plansızlık, benim kumaş taşımış olmam, bir haftadır bitmeyen boya vs hiç biri umrunda değil. Bana hızı kesilmeyen bir heyecanla yaptıklarını anlatıyor. Bir yandan çekime saç yaparken diğer odada bir sürü saç kestiğinden falan bahsediyor.  Çekim ise mükemmel olmuş, öyleki söyleyecek hiç bir şey yok. Bana-
 iyi ki beni oralara götürmüşsün, hani o rahibeleri hatırlıyor musun, sonra tam arkalarında bir at heykeli vardı, onun kuyruğunu hatırlıyor musun..
diye anlatırken biz tinercilere kalmış sokak aralarında 3 otelden sonra 4. otelde yer bulup uyuya kaldık. Ve ben bunları bu penceresi üstü kapalı bir avluya bakan, ışıksız bir otel odasından yazıyorum. Hangi semtin, hangi sokağındayım bilmiyorum.

Tree of Codes by Jonathan Safran Foer

23.11.10


Tree of Codes by Jonathan Safran Foer, originally uploaded by Visual Editions.




Kitabı okumak için sabırsızlanıyorum. 
Amazon'dan hayatımın ilk kitap siparişini vermiş oldum böylece.
böyle bir şey

Bosna Hersek / Acaba en sonunda...?

22.11.10


-Acaba en sonunda intihar mı edicez?

Bosna-Hersek in, yeşil nehrinin, arkasında uzanan kapkara dağlarının, mermi izleri olan binalarının, mezarlıklarının önündeki, cama yansıyan yansımamı izlerken sevgiliye dönüp bu soruyu sordum.  
–acaba?

Dudağını bilemiyorum dermişçesine kıvırdı.


Mostara varmak için Dubrovnikten bir otobüse binip 4 saat yol aldık. Ne görüceğimden habersiz başlayan bir yolculuktu bu, oraya gideceğimi bilmediğim için de tek bir kelime yazı okumamıştım bu şehir hakkında. Denizdeki adaları izlerken hayaller bile kurmadım. Sadece çok güzel bir adanın yanından geçerken düşlere daldığımı hatırlıyorum. Ya da gördüğüm bir düştü, emin değilim. Defterime sarı, lacivert, gri karışımı yazmışım. Üzerinde de sanki bir toz bulutu vardı. Güneş ışığıyla iyice parlamış ve adayı tarif edemediğim bir hale sokmuştu. Denize yansıyan rengi çok keskin bir şekilde denizin parlak mavisinden ayrılıyordu. Sonra bir daha ona benzeyen bir düş yada gerçeklikle karşılaşmadım.

Başka, hiç düşünmediğim bir gerçeklikle karşılaştım. Defterime katliam yazabilmişim sadece hakkında.

Mostar. Kente bir tur rehberi ile gidiyoruz. Güzel bir Türkçeyle konuşan bosnak bir adam bu. Şehre girmeden bize Bosna hersek i, mostarı ve savaşı anlatıyor. Bunları anlattıktan sonra bize kentteki savaş yaralarını görüceğimizi söylüyor. Ve ben anca kente girince bahsettiği yaraların soyut bir tasvir değilde somut bir gerçeklik olduğunu anlıyorum. Binalar yaralanmış, insanlar yaralanmış, yollar yaralanmış, köprü yaralanmış. Ve iyileşmemiş yaralar. Binalar delik deşik. Bir mimar gözüyle bazı binaların yüzeyindekiler bir alçı sıvaya bakar dediğiniz delikler öylece hüzünlü bir şekilde duruyor. Sadece yaraların acısı dinmiş, ya da artık hissetmiyorlarmış gibi. Elimi mermi deliklerinde gezdiriyorum. İçim acıyor. Aslında binalar ölmüş ve cesetleri bizim gördüklerimiz. Bu yüzden acısı yok.


Kentin küçük binalarının arasından, nehrin iki ucunu birbirine bağlayan köprünün üzerinden geçiyoruz. Tur rehberimizden bu köprünün Osmanlı döneminde Mimar Sinan’ın öğrencisi Mimar Hayruddin tarafından 1566 yılında yapıldığını öğreniyorum. Ve bu köprü tamamlandıktan sonra mimar 2 sene kayıplara karışmış. Nedeni ise eğer köprü olurda yıkılırsa cezası mimarın kellesinin uçurulmasıymış. Mimarda iki sene sonunda köprü yıkılmayınca geri dönebilmiş Mostara. Bu bilginin hemen arkasından köprünün bir ayağında oynatılan videoya bakakalıyorum. Savaşta köprünün nasıl yıkmak için ardı ardına ateş edildiğini gösteren savaşı anlatan bir belgesel. Ve onlarca ateşten sonra yüzyıllardan ayakta kalan köprü yerle bir oluyor. İşte insan olmaktan utandığın an, dünyaya lanet ettiğin an. Gözlerim doluyor. Öyleki netlik bozuluyor.  
-Şu anda duran köprü, orjinaline uygun bir şekilde yapılan bir kopyası- 

Nehrin kenarlarında yer alan küçük mekanları, açıklıkları geziyoruz. Kafamı kaldırdığımda camilerin minarelerinin yanlarında haçlar ve yanlarında bina kalıntılarını görüyorum. Her nefes alışımda daha da mutsuz oluyorum.

İnsanlar ise fotoğraf çekiliyor hiç durmadan. Her yerde. Beraber kenti gezdiğim insanlar bir köprünün üstünde hep beraber fotoğraf çektirmek istediklerinde sevgili beni kolumdan çekip gülümse diyor. Ben ise gülemeyecek halde olduğum için kafamı arkaya çeviriyorum. Ve o anda işte çatının üzerinde oturan bu adamı görüyorum.

 

Hikaye gibi. 

Herkes kameraya bakıyor, ben adamı bakıyorum, adamda kendi dünyasına bakıyor. Çekilen kare böyle bir şeydi. Ama fotoğrafı çeken kişinin farkedeceğini bile zannetmiyorum. Bu kareyide sevgilim çekmiş. Ben dalmıştım dinlerken bu çatının üzerinde oturan adamın hikayesini. 



Bize savaşı, ülkesini anlatan tur rehberimizin Hırvatistandan bahsederken sesindeki nefret tonu çok ilgimi çekti. Ve hiç hoşlanmadım aslında. Sonuçta daha yeni Hırvatistan dan gelmiştim ve o köprüyü yıkan hiç bir hırvata rastlamadım. Bir türk olarak orda türkleri ya da osmanlıları temsil etmediğim gibi. Sonra bize yapıştırılan isimlerin işte tamda bu yüzden olduğunu farkettim. Bizi ayırmak, bizi nefretle doldurmak, ve böylece olan biten için birilerini suçlamak. Sonuçta daha ilkokulda öğrenmiyormuyuz bu vatan için kanımızı akıtmamız gerektiğini, yunanlıları denize döktüğümüzü. Aslında o tarih kitaplarında bile anlatımın ne kadar aptalca olduğunu farkettim. Yunanlılar, Almanlar, İngilizler. Ben şahsen 1.Dünya savaşında savaşan hiç bir ingilizle karşılaşmadım, hiç birini suçlamak istemiyorum. O zaman neden bu benim tarih kitabımda bu şekilde yazıyor. Ve bunu bana neden benimsetiyorlar? Daha iyi yönetebilmek için. Sonuçta Mostar a giden otobüste bile 13 kişiydik ama fikir birliğine varamıyorduk, ki bir toplum nasıl hemfikir olsun.


Öğle yemeği için oturduğumuz kuzucuda tur rehberimize türkçeyi nasıl öğrendiğini sordum. Bana 6 sene 
Kocaelide kaldığını söyledi. Savaş sırasında o ve ailesinin esir düştüğünü ve babasının bir arkadaşının onları Türkiye’ye ye kaçırdığını ve ancak savaş bittikten sonra geri döndüğünü anlattı. O sırada su almak için nehre inen insanların nasıl öldüğünden bahsetti. Adam Hırvatlardan nefret ediyor. Söylemeye dilim varmıyor ama nefret etmesi normal. Bu yaşam şekliyle, bu bize öğretilen şekliyle normal.

Saraybosna'ya doğru yol alırken üzeri yağmur bulutları ile kaplı bir köyden geçiyoruz ve tur rehberimiz bize bu köyün Hırvat köyü olduğunu, Hırvat hükümetinin burdaki nüfusu arttırmak için bu evleri yaptırdığını ve hırvatları buraya yerleştirdiklerini anlatıyor. O sırada bir evin balkonunda çamaşır asmakta olan bir kadın görüyorum. Çok merak ediyorum. Acaba bu yaşlı kadının sırf hırvat nüfusunu artırmak için bu evde olduğundan haberi var mı? Ya da bunu umursar mı? Umursuyorsa acaba kendini kullanılmış mı hissediyor yoksa vatan için bir hizmette bulunmanın gururunu mu yaşıyor. Belki de tek derdi asmakta olan çamaşırın yağmur başlamadan kurumasınokta.

Podgorica / Ben nasıl iki saat uçak yolcuğu yapıp Hırvatistana varacağımı sanırken, gecenin 4ünde Podgorica diye bir yerin ormanının orta yerinde kendimi işerken buldum?



Pazar sabahı yolculuk Dubrovnik'e. Ben, sevgili ve bir orkestrayla beraber sabah 9’da Atatürk Havalimanındayız. Bu orkestra bir şarkıcıya ait. Dubrovnik'e gitme nedenimizde sevgilinin, sahne alacak olan bu şarkıcının saçlarına dokunacak olması. Bende sevgilinin sevgilisi olduğum için ekipteyim. –ballı, zurnanın son deliği, gibi isimler takılabilinir bu noktada-   Çalgıcılar ve çalgılarından oluşan kalabalık bir ekip bu. Aktarmalı olarak Podgorica'ya uçulacak oradan da otobüsle Dubrovnik'e geçilecek.


Ama biz, ben ve sevgili, bu güzel planın içerisinde yer alamıyoruz. Çünkü uçakta bize yer kalmıyor. Ben ve sevgiliye. Evet biletlerimiz olduğu ve check-in yaptırdığımız halde öylece kalıveriyoruz ortada.

Bunun sebebi ise türk hava yollarının fazladan sattığı biletler. Bu yüzden hergün ortama 50 kişi uçağa binemiyormuş ve bizde o gün onlardan biriyiz. Diğer 48 kişiyi –ben kokpitte de uçarım yeterki uçağa bineyim diyen yakarışlardan, ve nefret dolu bakışlardan tanıyoruz.  


Bu andan itibaren uçağa binemeyenler olarak bizim adımız 'gönüllü olarak inen' yolculara dönüyor! Böylece bizim bitmez tükenmez çilemizde başlamış oluyor. 


Aslında başta fazla kafamıza takmıyoruz durumu çünkü bir sonraki uçağa binip gideceğimizi düşünüyoruz, tek yapmamız gereken yeni bir bilet almak. Türk hava yollarının ofisine gittiğimizde içeri adım bile atamıyoruz. İçerisi bizim gibi uçamayan bir sürü insanla dolu. Bağrışlar, çağrışlar, ve kavgalar arasında, biz ilk bir saat sesimizi bile duyuramıyoruz. En sonunda bir çalışanı yakalayıp ona durumu aktarıyoruz ve Dubrovnike bilet istiyoruz. Kız ortalama bir saat sonra geri dönüp pardon siz nereye uçmak istiyordunuz diye tekrar sorduğunda biz zaten uçan bir uçağıda kaçırmış oluyoruz. Ardından Dubrovnike uçmayıp, Podgoricadan geçmeyi düşünüp Podgorica ya bilet istiyoruz. Ama bizim bile bir türlü ezberleyemediğimiz Podgorica adını kimse aklında tutamıyor. Dolayısıyla  sürekli ben kendimi bu adı birilerine hecelerken buluyorum. En sonunda Jat havayollarından akşamüstü saat 6da olan Belgrad aktarmalı bir uçak bulunuyor. Ve bize bilet almamız için bir a4 ebatında bir form dolduruyorlar. Bir de olup biteni örtbas etmek için 200 euroluk çek veriyorlar. (nakit istersen 100 euro olan bir çek, türk hava yollarından bilet almak istersen 200 euro değerinde)

Bütün bunlar ortalama 5 saat sürüyor. Tam acıkmış ve birşeyler yemek için oturmuşken başka bir haberle yerimizden fırlıyoruz. Bizim bagajlarımızın uçtuğunu ve orkestraya ait çalgıların bir kısmının–ki biz bunlara zurnalar ismini taktık- uçmadığını öğreniyoruz. Sonra iki saat kadar zurnaları bulup uçağa aktarmak için uğraşıyoruz. Bu arada Jat havayolları bize Belgrad a kadar check-in yaptırıp Belgrad’da tekrar Podgorica için bilet alıp check-in yaptırmamız gerektiğini söylüyor.

Belgrad uçağına biniyoruz. Fakat o saate kadar hiç oturmamışız ve açlıktan ölüyoruz. Tabi ki Jat havayollarının verdiği kokulu mendille karnımızı doyuramıyoruz. Biraz uyuklayıp Belgrad’a varıp pasaport kuyruğuna giriyoruz. Giriş yapıp zurnaları almamız gerekiyor ve yeni bir bilet. Fakat geçemiyoruz. Çünkü vizemiz yok. O an onlara havaalanındakilerin bana söylediği gibi vizeye ihtiyacımız olmadığını Türk olduğumuzu söylüyorum.  Kadın ise türkiye ile sırbistan arasında bir anlaşma imzalandığını ama henüz resmileşmediğini ve vizesiz giriş yapamayacağımızı söylüyor. Ve biz oracıkta yine kalakalıyoruz.

Sonra havayollarına ait başka bir desk bulup ordan işimizi halletmeye çalışıyoruz. Desk teki bu kadın, türk hava yollarının bize verdiği a4lerle bilet veremeyeceğini, bizim bilet satın almamız gerektiğini söylüyor. Türk hava yollarıyla yapılan uzun konuşmalardan sonra kadın söylene söylene bileti kesiyor ama o da ne zurnalar kayıp. Uçağın kalkmasına iki saat kadar vakit olduğu için deskteki kadın bizim bagajlarımızı arayacağını ve bize haber vereceğini söylüyor. Tabi bunları böyle kibar söylemiyor. 50 yaşlarındaki agresif bu kadın basbayağı bize lise öğretmeni edasıyla bağırıyor. Bu arada biz türk hava yollarını arayıp derdimizi anlatmaya çalışıyoruz ama nafile. Tam bir gerizekalı muamelesi görüyoruz. Sabah yaşanan herşey unutulmuş, bizi gönüllüler diye çağırıp oradan oraya koşturan insanlar gitmiş yerlerine olaylardan habersiz ve haberi olmak istemeyen insanlar gelmiş ve bizi dinlemek bile istemiyorlar. Belgrad havaalanında açlıktan ölmek üzere olduğumuz halde yiyecek birşey bulamadığımızı ve duty freeden aldığımız 30 euroluk çikolatalarla karnımızı doyurmaya çalıştığımızı hemen geçiyorum. 

Bu olanların üzerine tek güzel haber Podgorica uçağına tam binecekken deskteki kadının bize zurnaları bulduğunu ve bizim bineceğimiz uçağa aktaracağını söylemesi oluyor.

Ve hala gün bitmiyor. Podgorica’da pasaport kontrolünde takılıyoruz. İnsanlar burdan kaçtıkları için genelde, bayağı ciddi bir sorgulamaya giriyoruz. Tabi ki vizemiz de yok. Çünkü o ana kadar Karadağ diye adlandırılan bu ülkeye giriş yapacağımdan bile habersizim. Nasıl vizem olsun? Ben sakinlikle olayları anlatmaya çalışıyorum. Bu arada kaçakçı olduklarını düşündüğüm ‘zibidi’ marka kot pantalonlu başka türklerde alıkonulmuş durumda. Ortalama yarım saat sonra bize geçebilirsiniz diyorlar. Benden bir oh sesi çıkıyor ve gidip zurnalarımızı alıyoruz. Zurnaları büyüklüklerinden tanıyoruz.  Kocaman benim boyumda bir bagaj, bir kare bagaj, ve ne olduğunu anlamadığım iki bagaj daha. Saat gece2. Ve tam bunları bir tekerlekliye yığmış kapıdan geçecekken, bize bu enstrümanların dokümanı soruluyor. Bir saat bir ekibin parçası olduğumuzu bagajların karıştığını anlatmaya çalışıyoruz. Tabi yanımızda başka bir insan olmadığı için –ne ekibi- diye melül melül bakıyorlar bize. O anki kılık kıyafetimizi, saçımızı başımızı düşünürsek deli olduğumuzu bile sanmış olabilirler. Sonra ben telefonla şarkıcının menejere ulaşıp durumu aktarıyorum, o da oraya faks gönderelim diyor, ama podgorica polisi –no faks diyor, email atalım diyoruz –no email diyor. Sonra menejer bize bırakın zurnaları gelin diyor. Biz de zurnaları arkamızda bırakıp giderken, bunları burda bırakmayın alın gidin diyorlar, ne haliniz varsa görün dermişcesine bize kapıdan geçmemiz için izin veriyorlar. Podgorica dan menejerin bize gönderdiği araca bindiğimizde hız sınırının 50 olduğunu ve ortalama 4 saat kadar daha yolumuz olduğunu öğreniyorum. Bütün iplerin koptuğu yer ise iki saat sonra feribota binmek için durduğumuz bir dağın başı oluyor. Çünkü ben deli gibi üşüyorum ve çişimi tutmakta zorlanıyorum. Saat gece 4. Her yer kapalı. Tek bir tercihim var orman. Çenem çarpa çarpa sevgili beni ormana götürüyor. Ama biraz ilerimde adamlar olduğu için yapmak istemiyorum. Direniyorum. Sonra sevgili omuzlarımdan beni bastırıp ormana işettiriyor. O sırada tek bir damla gözyaşı dökmüş olabilirim. Arabaya geri dönüp feribota binip 5 dakka yol alıp, sonra iki saat daha yol tepip otele varıyoruz. Artık açılmayan gözlerimi aralayıp otelin ışıklı ismini gördüğümde gerçekten ağlıyorum.
The end.





1.662 km gidiş
1.125 km dönüş

anlatacak çok şey var..
Yolları dolduran 
hayallerle,
boş olması

Paris Keşifleri 2

12.11.10




Marc Perez
pic. via link


Bu sanatçının galeri camından gördüğüm ve beni kilitleyen çalışmasını internetten bulamadım. Doğrusunu söylemek gerekirse o çalışmanın bir adam figürü olduğunu hatırlıyorum ama tam olarak nasıl bir şey olduğunu hatırlayamıyorum. Gözlerimi kapatıp hatırlamaya çalıştığımda; o yere gidiyor, o sokağın başına yürüyorum ve onu gördüğüm galeri camınının önüne geldiğimde, tablodaki yüzle çakışan yansımamdan daha gerisindekini hatırlamıyorum. 
Demek ki gerçekten resminde kendimi bulmuşum. 

Paris

10.11.10

Burası 129 Vieille Du Temple. Paris te kaldığım ev.
Görüntü google map ten. Beni hayretlere düşüren ve yeni keşfettiğim özelliği sayesinde sokakları arşınlayabiliyorsun. Az önce yaptığım gibi. Böylece evden çıkıpta yürüdüğüm yoldan tekrar geçtim. Bu özelliğini keşfeder keşfetmez aynı şeyi Milano'da 1 sene kaldığım evim için de yaptım. Çok garip oldu. Özlem. İçine çektikçe kokladığın ve haz aldığın bir koku gibi. Hafızanın emdiği imgelerle biraz hüzüne sürükleyen bir duygu.
Fotoğrafa bakınca gördüğün aslında tam olarak o fotoğraf olmuyor sadece orda olduğun kendini hatırlıyorsun. Bu yüzden bir kentin, gitmeden önce gördüğün fotoğraflarının sende uyandırdıkları ile gördükten sonra uyandırdıkları bir olmuyor. Gitmeden önce gördüklerin hayallere, gittikten sonra gördüklerin anılara götürüyor seni. Ama bir şeyi farkediyorum ki: hayaller anılara dönüşmüyor. Sen sanki öncesinde kurduğun hayallerdeki kente hiç gitmemişsin gibi oluyor. Ve böylece hayallerde başka bir anıya dönüşüyor.
Oturduğum kafenin balkonunda  bir anda gözüm ağacın dallarında duran, simsiyah yüzlerce kuşa takıldı. Ne kadar güzel diye düşünürken ,onların dalların üstünde değil de altında durduklarını farkettim. Sonra onların yarasa olduğunu sanıp irktim. Ama gerçek şuydu ki, onlar sadece düşmek üzere olan kuru yapraklardı.

lost in sofa
tasarlayan


Bu koltuğu sürekli bir yerlere birşeyler sıkıştıran sevgilim için almak istiyorum. 
Tasarım eğitiminin en büyük problemlerinden biri gerçek yaşamdan kopuk olması. Ve bu yüzden de hep çok eleştirilir ya eğitimde pratik in olmaması. 
Dün öğrendim ki master da 'Meslek Pratik'i diye bir ders varmış. Çok komik ve absürd değil mi?

Kendi işine sahip olmak

25.10.10

Her moleskin defterime bu sadece hayallerimle dolu olacak diye başlıyorum. Bir kaç sayfa sonra yine bir sürü hesap kitap ve rakamlarla doldurmuş oluyorum. Bu da demek oluyor ki artık rakamlar hayallerimden daha fazla yer kaplamaya başlamış.




Notlar -7.Bölüm

Barcelona Pavyonu
muhteşemdi. 

Notlar -5.Bölüm

Barcelona'nın yüzölçümü 101.4 km2, nüfusu 1.6 milyon.
İstanbul'un yüzölçümü 5.343 km2, nüfusu 12.8 milyon.
Bu kente niye sığamadığımı şimdi anladım.

Notlar -6.Bölüm

Gaudi'yi sevmedim.

Notlar -4.Bölüm

24.10.10

Bilbao'dan Barcelona'ya geri dönerken sırada Bart Simpson 'ı gördüm.

Notlar -3.Bölüm

Uçmak güzel şey. 

Bu boşluğa dalmış seyrederken yanımızdan bir uçak geçti. Hem de hemen yanıbaşımızdan. Hayatımda gördüğüm en ilginç şeylerden biriydi. Ne kadar hızlıydı. 

Bilbao / 2.Bölüm

23.10.10





Bu çalışmayı yaklaşık 10 sene önce okuduğum üniversitenin kütüphanesindeki bir dergide görmüştüm. Yerin ortasında kocaman bir boşluk. İnsan ölçeğine dikat edildiğinde büyüklüğü muhteşem duruyor. Kim bilir deneyimlemek nasıl bir duygudur. 
O zamanlar baktığım işlerin yapıların kimlere ait olduğuna bakmıyordum. İşte yıllar sonra bu çalışmayı Bilbao Guggenheim' ın duvarında gördüm. Anish Kapoor a ait. Müzedeki sergisinin son gününde Anish Kapoor'ı yakalamanın mutluluğu ile bütün işlerini, nefes alıp havayı içine doldurmak gibi, içime doldurdum. 

Aslında fotoğrafını çekmek anlamsız. Mesela bu yukarıdaki işin bulunduğu odanın büyüklüğü, delikin büyüklüğü, içerisine çekisi, sarının tonunu bu fotoğraf anlatamıyor. 

via http://www.anishkapoor.com
Bunu internetten buldum. Adamın işlerinden çok etkilenince müzede yer alan kitaplarına daldım. Sonra fotoğraflardaki boşlukları, delikleri hayal etmeye çalıştım. 


                                                                                      via http://www.anishkapoor.com

                                                          Bu odadaki yaratılan boşluk...

Ve bu da başka bir çalışması. Yine büyük bir odada duruyordu.  Belirli aralıklarla bu fotoğraftaki adam gelip, kırmızıyı ateşliyordu.  Ne kadar aralıklarla yapıyor bilmiyorum. Üniforma giymiş, yüzünde, hareketlerinde en ufak bir ipucu olmayan bu adam, tamamen tanımsızdı. En çok da ilgimi o çekti. 


Bu çizdiğim resmide müzede masaya kabloyla bağlanmış bir kitabın içinde gördüm. İnternette bulamadığım bir çalışması. Küçük bir yapının içinde tam ortasında bulunan kara bir delik. Unutmamak için çizdim.  





via

Gelelim guggenheim a. Bu yapıyı çok merak ediyordum. Çünkü okulda biz bu yapıdan nefret etmemiz gerektiği öğretilerek büyüdük. O yüzden tarafsız bir şekilde bakmak ve yaşamak sonra karar vermek istedim. Bir kere yapı etkileyici duruyor. Rengi, yüzeyi, dokusu hacmi o son derece soluk kentte başka bir nokta. Ama hiç bu fotoğraflardaki gibi değil. Usulca suyun yüzeyine duran etrafı böyle geniş bir yapı değil. Yapı resmen şehrin içine sıkışmış. Dibinden yol geçiyor. Önündeki su sadece bir birikinti. Yani yapı ihtiyacı olan boşluktan mahrum. Dolayısıyla etkisinden çok şey kaybediyor. 



Yapının bu hareketli dış cephesi içeride kim bilir nasıl mekanlara dönüşmüştür diye düşününce insan başka bir hayal kırıklığına uğruyor. Çünkü bu dışarıdan algılanan kütleler iç mekanda hacimlere dönüşmüyor. Hatta içeri girdiğinizde o küçük avlusuda olmasa bu yapının içerisinde olduğunuzu unutabilirsiniz. O küçük avlu dıştaki yüzeylerin içeriye yansıdığı tek alan ve aynı zamanda mekansal olarak farklı bir deneyim yaşatanda tek alan. 




    Burası yapının girişi. Hemen sağ taraftaki merdivenlerden aşağı iniyorsunuz. Fotoğraftaki şemsiyeli yer ise dış mekandaki kafeteryası. Gördüğünüz üzere son derece heyecansız ve sıradan. 
 
                                      
                        Şemsiyeler bu aradaki  mekanda da kendini göstermiş. Ne kadar çirkin bir çözüm. 

                                 Bu da ben yapının etrafını her yeri görmek adına dolanıyorum. 
Bu yapının beni heyecanlandıran bir aralığı. (Soldaki nokta benim.) Ama ne yazık ki bir yere ulaştırmıyor bu aralık. 

Bir proje dersinde çizimlerimi, ve yaptığım maketleri hocaya sunarken bana şöyle birşey demişti: Çizimleri göstererek -evet ressamdın bunları yaptın, maketi göstererek heykeltraşdın bunları yaptın
ama sen şu anda bir mimarsın mekansal olarak düşünmen ve bu mekanı yapmaya yaşamaya başlamasın. Ardından da benim yaptığım her şeyi bir kenara fırlatmıştı. 

Galiba bu yapıda öyle bir şey bir heykel olarak etkileyici, eminim çizim olarak da etkileyiciydi, ve fotoğraflarıda öyle. Ama mimari anlamda değil. nokta


Bilbao / 1.Bölüm

Yaşadıklarımı çizerek anlattım. Buraya yazmaya çalıştığım için. Yoksa anlatırken ellerimle şekiller oluşturarak anlatıyorum. Bu yüzden yazmak resim gibiyken, anlatmak heykel gibi.

Bana verilen sınır içinde yaşamaya devam ederken, farkettim gibi bu sınır gitgide daha da daralmış. Bazen farkında olmadan kendi etrafında halkalar çizer ya insan onun gibi. Sadece bunlar ucu kapanmayan ve gitgide daralan halkalar. Üstteki resimdeki gibi. O benim hayatımın üstten görünüşü. Ben işte tam o dar aralıkta dönerken çıkmam gerektiğini anladım. İnsan nasıl kaçar ki böyle bir aralıktan, aşman gereken duvar gittikçe artmış, hareket edebileceğin bir alan kalmamış, sıkışmış. Yaşam labirente dönüşmüş.
Nasıl çıktım? Kendimi bırakarak. Düştüm.
Resmin altındakide benim düşüşümün yandan görüntüsü. Daha büyük bir halkanın içine.




Ve kendimi burda bulmam bir tesadüf olmasa gerek.

Richard Serra. Robinson Cruise kitapçısında bir sayfada ismini görüp ezberlemeye çalıştığım ama sonra unuttuğum isim. İyi ki unutmuşum çünkü bazen google işin bütün sihrini bozuyor. Deneyimlediğin şeyi sen keşfetmiş oluyorsun. Oysa google sana aslında herşeyin keşfedildiğini, herkesin herşeyin tadına baktığını söyleyip senin keyfini kaçırıyor.
Ama bu bana ait oldu, benim oldu.
Bütün hepsinin içerisine girdim. Yürümemi istediği bütün yollardan yürüdüm. İçlerinde kaybolup, sonra tekrar bulurak kendimi yoluma devam ettim. Bütün bunları gezip arkamı döndüğümde bu sefer mekan bana olup biteni yukarıdan izleyebileceğim bir balkon gösterdi. Ve ben bu fotoğrafları çektim. Herşey bu fotoğraftaki kadar küçüktü.

The Matter of Time, Richard Serra
Bilbao Guggenheim Museum


Agora

2.10.10


Agora filmi sayesinde -Film M.Ö: 370 lerde geçiyor. -
eski zamanlarda bir kütüphanenin ve bir kitabın formunun neye benzediğini görmüş oldum. Ve inanılmaz sevdim. Kitaplar o upuzun dolanmış kağıtlardan ibaret. Kütüphanede o ruloların durabileceği mükemmel bir formda. Sevgiliye 'baksana rafların formu ne kadar işlevsel ve akıllıca olmuş dedim. O da bana -dünyanın yuvarlaklığından falan bahsediyorlar, kocaman yapılar inşa etmişler, akıllarına gelmesi zor olmasa gerek, diye cevap verdi.
Haklı.
Diğer yandan tarihte okunan ve bir satırla yazılmış -savaş çıktı, birbirlerine saldırdılar, falan gibi olayların nasıl gerçekleştiğine dair bir görüntü de yoktu kafamda. İnsanların birbirine taşlarla sopalarla saldırmaları, kütüphaneyi yerle bir etmeleri apayrı bir dehşete soktu beni. Ve ben filmi izledikten iki gün sonra beyoğlundaki galeri açılışlarına yine taşlar ve sopalarla yapılan saldırıların haberini okudum. 2300 küsur yıl geçmiş diyorum ve başka söyleyecek bir şey bulamıyorum.

Ve din kavramı. Dinin felsefin ve bilimin hep karşısında durması.

Ve gurur. Gurur. Gurur. Gurur. Hayatını izlediğimiz kadın filozof  Hypatia‘ nın gururu..

Filmin sonunda ağladığımı da itiraf etmeliyim.

20100610-DSC_0274

1.10.10


20100610-DSC_0274, originally uploaded by sina.bear.

Kentte yaşayan her insanın bir dişçisi, bir gözcüsü, bir doktor tanıdığı, bir avukatı, bir terzisi, bir mimar tanıdığı, bir sevgilisi, bir metresi, bankada başka bir tanıdığı, emniyette ayrı bir tanıdığı, belediyede yine bir tanıdığı, internetten anlayan bir tanıdığı, bir muhasebecisi, bir gazeteci tanıdığı, bir psikiyatristi, bir pr'ı, bir nakliyecisi, bir kuaförü, bir elektrikçisi, bir temizlikçisi, bir tamircisi olması gerekiyornokta
Bugün garip duygularla ordan oraya savruluyorum.
Bugün anlıyorum; neden iyi iş yapan, aklı başı çalışan insanlar bu ülkenin sınırlarının dışına kaçıyorlar ve ülkesini terkeden, ve bir sürü başarılara imza atmış insanları dinlerken ülkelerini terkettikleri için kızmamızın büyük bir haksızlık olduğunu.

Bugün aldığım bir haber kafamı ortadan ikiye yararken, saldırıya uğrayanın tek ben olmadığımı, beyoğlunda galerilere yapılan baskınla sanatçıların kafalarınında yarıldığını öğreniyorum. Ne güzel bir ironi. bknz haber Bu insanların 1200 sene önce birbirilerine taşla, sopayla saldıran insanlardan bir farkı yok. Bana da gelen taşların bu taşlardan bir farkı yok. nokta.


-


Eskidikçe güzelleşen şeyleri seviyorum.
Bu yatak, sevgiliyle oyun alanına dönüşen yatağımıza çok benziyor. Bir de rüyalara dalıp gittiğimde kesinlikle yatağımda böyle oluyor..

çok sevdim.

Yaratma üzerine

25.7.10

 Çok fazla şey yaşayıp, görüp, dinleyip, duyup bunu bir yere not etmeliyim diyip, günleri kaçırıyorum.

. Bir yaratıcı -yaratıcı derken tasarımcıları, ve diğer yaratıcılık gerektiren disiplinlerle uğraşanları kastediyorum, bir den bu kelime dökülüverdi kalemimden.-  her zaman eleştiriye açık olmalı. Bazen bu eleştiri konuyla alakası bile olmayan birinden gelebilir. Ama söylediği bir şey çok işe yarayabilir. Hele de kaybolup gitmişken yaptığınız şeyin içinde. Mimarlık eğitimimin sağladığı en önemli şeyin bu olduğunu düşünüyorum. Eleştiri yapabilmek, yapmak, dinlemek ve bundan faydalanmak.
-Bu yüzden insan yaptığı şeyle dalga geçebilmeli.    (Bknz: Philippe Stark' ın konuşması. ) Ve bunu yaparken gerçekten eğlenebilmeli.

.Bence yaratıcılığın bir sırrı var. Ve ona sahip olan kişi hangi alanda olursa olsun yaratabilir, yapabilir.

.Anladım ki birşey in yapılma nedeni onun başarısını, iyi olup olmadığını çok fazlasıyla etkiliyor. Bir kitap yazmanın nedeni sadece bir kitap yazmaktan ibaretse o zaman o kitap çöpe atılmalı, hem de hiç yazılmadan. 
Bir kitap yazıldı çünkü o kitabı yazan adamın bir derdi vardı ve onu anlatmak için bir hikaye kullandı, kimisi de derdini boyayla anlattı. Dolayısıyla bir yazarın bir ressamdan  farkı yok.
Bir şeyin yapılma nedeni gerçekten çok önemli. 
Bir de ticari olsun diye, satsın bakılsın edilsin diye yapılan işler var. Bunların kısa süreli başarı yakalaması, onların asla iyi olduğu anlamına gelmez. Ve tekrar yapıldığında aynı başarıyı yakalamsı beklenemez. Bir denge var. Evet yapmak satmak, kitlelere ulaşmak önemli. Ama benliği kaybetmeden, neyi neden yaptığını unutmadan. 

.Bir keresinde temel tasarım hocası 'üç silahşörler' den bahsetmişti. O kitabın yazılma nedeninin tek bir cümle olduğu ve onu anlatmak için o kadar karakterin yaratıldığı, o kadar  sayfanın yazıldığından bahsetmişti. Çok etkilenmiştim. 



Kral çıplak hikayesini çok seviyorum.
Mor şimşek çaktı.

Tasarım ve taklit

İnsanın kendini taklit etmesi, başkalarını taklit etmesinden daha kötü.

.

Son günlerde en çok duyduğum konu bu tasarımcılardan; 'taklit'. Taklit edilmekten korkanlar, taklit edildiği için siniri bozulanlar, sürekli kendini taklit edip farkına varamayanlar.

Bence korkulacak, sinirlenecek bir durum yok ortada. Bir kere yaratıcı olan insan, hep yaratmaya mahkumdur.
Taklidin çıkmışsa;
1- gerçekten iyi bir tasarımcıysan ve yaptığın iyi bir tasarımsa kesinlikle taklidin senin ürünün kadar başarılı değildir.
2- insanlar, taklidini senin ürünün yerine tercih ediyorsa, demekki yeni bir şeyler yapma vakti gelmiştir. Hatta bu konuda daha keskin olarak -demek ki iyi bir tasarım değilmiş- bile diyebilirim.
3-taklit edilmek güzel birşey, yeter ki sen kendini taklit etme.

.

.Geçenlerde  başarılı işler yapmış bir 'işadamı' /'tüccar' la konuşurken -ve ürünlerimle ilgilenen-
benim tasarımım olan bir çantayı görüp 'bir çinli aynısını yapıp piyasaya daha ucuza sürerse ne yaparsın' dedi. Ben de 'başka bir çanta yaparım' dedim. Bilmiyorum 'ticari' bir cevap mıydı değil miydi ama tam olarak düşündüğüm bu.
.

Defter

10.6.10


Kareli defter, çizgili defter derken gerçek özgürlüğü çizgisiz diye tabir edilen defterlerde bulmuş olan ben için yeni bir soru işareti: 'altın oranlı' defter.


Bu arada gerçekten hayatta en nefret ettiğim iki şeyden biri kareli defter diğeri düz çizgili defter. 

Hang diye bir çalgı

6.6.10

Bir şehrin tavrı, dokusu, duruşu vardır. Ve bu kentten çıkan ressamlarla özdeşir, yazarlarla bütünleşir, öyle ki oraya ait bir tat bile sanki şehrin bir kopyasıdır.

İşte bu inanılmaz sesler çıkartan çalgının 'hang' in,  Bern' den çıktığını okuduğumda çok hoşuma gitti. Hani tasarımda bir konsept vardır, bu konseptten yola çıkılarak varılan biçimsel bir sonuç. İşte bu şehir bir konsept se, çıkış yolu bern ise, bu çalgıda başarılı bir tasarımdan başka bir şey değil.

Bu gökyüzünden inmiş gibi duran çalgı el anlamına gelmekteymiş. Hani çalgıların çalınmadığında, bir odada ya da her hangi bir yerde rastgelindiğinde kendi halinde bir duruşu vardır ya ,konuşmaz sanki, doğru insan geldiğinde kendini yavaş yavaş gösterir. İşte bu çalgının konuşmayan tavrı, kendi halindeliği hepsinden, diğer bütün çalgılardan ayrılıyor. Kendinden bir mesafesi var, bırakın o büyüleyici sesi çıkarmasını, ne olduğunu bile saklıyor. Sonra onu ne kadar iyi anlayan biri gelirse o da o kadar güzel anlatıyor kendini.

Herşeyden öte bir de yeni olması, geçmişinin olmaması, tarihte yer almaması, ama sesinin sanki çok eskilerden gelmesi onu başkalaştırıyor.

Sevgili bana kelimelerle anlattığında hayal gücümün sesi tanımlamasında zorladığını farkettim. Bir şekil için uçup gidiyorken hayal gücü ses için aynı başarıyı gösterememişti. Belki bir müzisyen olmalıydım hayal edebilmek için. Sadece şekli tam anlattığı tam hayal ettiğim gibiydi.
İşte burda çalgı



Buyrun beni en çok heyecanlandıran sandalyeye

5.6.10

Bugün dergide bu fotoğrafı görüp çok heyecanlandım. Kendisi ayoreo yerlisi. Gördüğünüz gibi sandalye bir kayıştan ibaret. İşte bu yerlilerden esinlenilmiş ve ortaya en minimal sandalye çıkmış.



Sevgili Zanaatkâr,

22.5.10

Bugün yaptığı işe küsmüş bir zanaatkârla tanıştım. Farkettim ki yorgunluğun nedeni geçen seneler değil, mesleğine arkasını dönmüş olmasıydı.
İşini bırakma nedeni; kimsenin onu, ve yaptıklarını anlamıyor oluşu, ve böylece işlerine yeteri kadar değer gösterilmemesiydi.
-Ama o zaman sen kim için yapıyorsun ki, kendin için mi karşındaki için mi?
diye sorduğumda, yaptığı işe parasal olarak karşılık gelen değeri alamadığında, onu yapmasının bir anlamı olmadığını söyledi.
Ona şunu söylemek istiyorum: yaptığımızın parasal değerini ne yazık ki biz biçemeyiz. Onu zaman ve insanlar biçer. Zaman söyler parasal değerini. Bize de bunu kabullenmek ve seçim yapmak kalır. Zaten nice insanlar vardır değerini anlar, ama sahip olacak parası yoktur; sahip olanların çoğuda ne tesadüfse anlayıştan yoksundur. 
Son sözüm şudur: Sevgili zanaatkâr arkadaşım inci dizmeye devam etmelisin. 



sevgili mimarlar, moda tasarımcıları, fotoğrafçılar ve yazarlar

Kafaların iki kişinin geçemeyeceği darlıkta olması şundan kaynaklanır:

Mimarlık okurken tepemizdeki tüm mimarlar, okulu bitersekte henüz mimar olamayacağımızı, bunun için senelerin gerektiği bu yüzden de bir mimarın yanında kendimizi hiç durmadan geliştirmemiz gerektiğini vurgulamış, ve biz öğrencileri sürekli bir hiç olduğumuzu söyleyerek, kendimize olan güven ve yaratıcılığı şırıngıyla almışlardı. Gerçekten bir topluluk vardı, ellerinde pipoları olan, dolayısıyla sürekli duman çıkaran, çok bilen ama çok çizmeyen, sakallı, projelere bakarken yakın gözlüklerini takan, düşünen, yaratan, eleştiren, memnuniyetsiz yaşlı bir topluluk bu, ve bu insanlar tüm mimarların başıydı.  Bizlerinde görevi onlara hizmet etmek, onların kafalarındaki yegane fikirleri çizerek ilk öğrenme ayrıcalığında bulunmak, sonsuz saygı ve hürmet göstermekti.
-Eğer benim büyük hayaller kuramamın bir sebebi babamsa diğer sebebi eğitimdir. -

Sonra moda tasarımı yapmaya başladım. Orda da benzer bir grubun varlığını gördüm. Dur hele -sen kimsin ki eğitimini bile görmeden tasarım yapmaya kalkışıyorsun, dediler.

Fotoğraf çekmeye kalktım bu sefer fotoğrafçılar birliği ile karşılaştım.

Şunu söylemek istiyorum ki: yaratıcı disiplenlerde bir hiyerarşi yoktur. Tecrübe önemlidir ama yaratıcı bir beyin için engel değildir. Siz ak sakallı mimarlar, saçları birbirine karışmış moda tasarımcıları, ve uzun saçlı fotoğrafçılar yaratıcı bir beyin hepinizden daha üstün olabilir. Yaş, anca paşa olmak istiyorsanız önemlidir. İşte o zaman kafanızdaki beyazlar yakanızdaki yıldızları arttırıp sizi bir üst seviyeye getirir, askeri restoranın generallere ayrılmış deniz gören cam kenarındaki masasına oturabilirsiniz. Oturmak istemeseniz de endişelenmeyin o orda size ayrılmış durumda, bilinki kimse oturmayacak.
Ama iş tasarımsa, sanatsa o masayı unutun.

Neden bunları yazıyorum, çünkü ,yazıyorum, bir kitabın hayalini kuruyorum ama o entel dantel, at kuyruklu yazarlardan çok korkuyorum.

Bugün google ' da birisi şunu aratmış
'her birimiz kendi krallıklarımızın efendisiyiz dünyanın tam ortasında ve yalnız'
ve bu blog çıkmış.

Tasarım ve İkna

14.5.10

Daha düne kadar Mimar Sinan büyük insandı gözümde. Sonra  biri bana, ona , Mimar Sinan'a, o yapıları yaptıranın, daha büyük bir insan olduğunu söyledi. Yani ona inanıpta ona ülkesindeki toprakları veren, ona o imkanı sağlayan padişahın. Sonra gözümde o padişah büyüdü. Ama bugün farkettim ki, Mimar Sinan daha büyük, çünkü o koskoca padişahı bir hayal için ikna edebilmiş. 

*

Birşeyi tasarlamak sadece hayallere dalıp gitmek değildir. Bazen,o hayali gerçekleştirmek için ustanızla beraber çalışmaya başladığınızda tasarlamaya başlarsınız. Bazen istediğiniz malzemeyi bulamadığınız an başlar tasarım, bazen de yer çekimine karşı gelmeye çalışırken bulduğunuzda kendinizi bilin ki tasarım yapıyorsunuz.
Bazen de herşey olur biter, ve kimseyi ikna edemezseniz onun bir tasarım olduğuna, onun iyi bir tasarım olduğuna, o zamanda bilemiyorum yaptığınız bir tasarım mıdır, değil midir? -onu kullanan hiç bir tanık olmadığında-
Belki de tasarım uçmaktan öte nasıl uçtuğunda saklı.

-
bir uçağa binip mi yükseliyorsun, yoksa bir balona tutunup mu?

Be stupid

13.5.10

Diesel kampanyasını gördüğümde gerçekten çok sevdim. 'Smart critiques, stupid creates' benzeri birçok söylem (websiteleri diesel ) çok güzel karelerle birleşip harika bir iş çıkmış ortaya. Söylenen sözler ise doğru ve eğlenceli.

Başka bir açıdan da şunu farkettim, dünyada da bir aptallık trendi söz konusu. Hangi blogu açsam, saçma sapan yazılar ve insanların saçma fotoğraflarıyla karşılaşıyorum. Sokaktada gerçekten aptalca hareketleri, yapay bir yaşam şekline dönüştürmüş bir yığın insan var. Eğer bu tip markalar trendi yakalıyorsa/yaratıyorsa diesel bunu gerçekten başarmış görünüyor.
*
diesel ve sex sells'e ne demeli. Evet o striptizcilerin olduğu partide ben de vardım. O sırada da şunu düşündüm, en azından dürüstler. Yani evet sexy lik vs vs herşey demekse buyrun burdan alın diyorlar. Çünkü bizim tasarımcılarımız ve markalarımız hala çicekler kokar, melekler uçar, tutkular bağlar gibi hiç yaşamadığımız yalancı hisleri monte etmeye çalışırken, diğeri gerçekliği biraz süsleyerek bize geri veriyor. Hatta parti çıkışında bir de don verdi. Ne bilim çiçekten daha iyidir.
*

inciler, kartlar, kalpler

9.5.10

Ablam, yeğenimin onun için yaptığı anneler günü kartını fotoğraflayıp, mail atmış. 'canım anneciğim inciden daha değerlisin, en güzel yemeği sen yaparsın canım anneciğim'  yazısı pembe fotokopisi çekilmiş bir kalbin içine yazılmış.  Benim ilkokulda yaptığım kartın birebir aynısı olması bir yana, bir çocuk için inci ne ifade edebilir bilemiyorum. Bildiğim bir şey varsa o da eğitimin hepimizi aynılaştırdığı.
Ve eminim ki yeğenimin minik aklı bu inci mevzusunu almayacağı için inci ne diye sormuştur, ama bunu yaptıran hoca da ilkokulda aynı kartı yaptığı için onu susturmuştur. İşte galiba soru sormayı bıraktığımız an böyle bir an. Ve bize verilen pembe kalpcikleri doldurmakla başlayan bir dönemin başlangıcı.


Çatıya çadır kurmaya gitti.
Bildiğim bir şey varsa o da şu: bir tasarımın -mış gibi olması ne kadar kötüyse, bir insanın da -mış gibi görünmesi o kadar kötü.
Tuğlaymış gibi boyanan duvarlar ya da çiçekmiş gibi duran plastiklerin çirkinliğinde, mutluymuş gibi duran bir yüz.
Benim için imkansız.

 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger