Kapı menteşeleri

21.12.09

Bugün mağazaya gelen bir mimar, tanıştıktan hemen sonra içeriyi gezerken tuvaletin kapısına bakmak istedi, sonra da eski kapıların menteşelerinin dönerek birleştiğini böylece kapının tam kapandığını, ama açılırken hafif yukarı doğru yükseldiğini söyledi. Bu da aramızdaki tek konuşma oldu, sonra konu değişti, başkaları geldi o gitti. Ben bizim kapımızın öyle olduğunu bile düşünmedim, düşünemedim. Ardından tuvalete girip bu müthiş detaya şahit oldum. Ve nasıl olmuşta bugüne kadar görmemişim inanamadım. Kendimi gerçekten büyük bir sanat eserini keşfetmiş ya da bir arkeolojik kazıda yeni birşeyleri bulmuş gibi hissettim..

Tasarım + evrensellik, kişisellik

20.12.09

Sevgili, atölyeye her geldiğinde artan kumaşlarımı alıp kesip birbirine bağlayıp boynuna doluyor. Her seferinde başka ve güzel duruyorlar, kayıtsız kalamıyorum. Ona artan kumaşlarımdan ben de atkılar yapacağım diyorum. Onun kullanış tarzını gözlemliyorum, sonra üzerine düşünüp fikirler geliştiriyorum. Onun düğümlerle kişileştirdiği atkıları bir şekilde seri üretim haline getirmeye çalışıyorum. Ona fikirlerimi gösteriyorum. Bir sürü atkı var elimde ama hiç biri yapmak istediğim şey değil. Bana boynundaki atkıyı gösteriyor. Kendisi bağlamış, gerçekten güzel duruyor. Ama benim yapmak istediğim şey bu değil. Çünkü bu atkı el ile yapılmış, kişiselleştirilmiş bir atkı oysa ben tasarımlara en son kendi elimin değilde makinanın değmesini istiyorum. O an ona kendi el ile yaptığım bir atkıyı gösterip fırlatıp atıyorum -El emeği göz nuru gibi oldu, diyerek. Bana bu yaptığım bütün içerisinde çok komik geliyor. Bir mimarın çıkıpta kendi ruhunu katması için koca bir yapıda iki tane tuğlayı kendi örmesi gibi bir durum bu. Tasarımda ruhun katılma şekli bu olmamalı.
Sevgili elindeki atkıyı gösterip -seni çok iyi anlıyorum ama bunu yapman içinde senin buna ihtiyacın var. diyor. Evet kesinlikle çok doğru; el ile şekillendirdiğim ya da birilerinin el ile şekillendirdiği şeylerden hep yola çıkılıyor. Bir mimar bir adamın gecekondusunu ördüğü tuğladan etkilenebiliyor, ama tutupda kendisi tuğlayı öyle örmüyor. Bir yaşanmışlık her zaman için bir ilham. Ama tasarımın en büyük farkıda burda belki, bir işin içerisinde bir seri üretim mantığı var, makinalar var. Ben gün gelip aynı atkıdan milyonlarca üretebilirim, üretebilmeliyim. Ve onu ben elimle değil kullanan eliyle kişileştirmeli.
Dolayısıyla özellikle türkiye sınırları içerisinde yaşayan bir çok tasarımcının ortak hatasınında bu yaklaşımda olduğunu farkediyorum. Hepsinde bir kişileştirme çabası var oysa ki evrenselleştirilmeye çalışılmalı.Elbiselerin üzerine yazılan komik yazılar, kesikler el ile yapılan müdahaleler hep o kıyafeti kişileştirme kendine ait etme çabasında. Oysa yapılması gereken mümkün olduğunda evrenselleştirmek bir parçayı, daha çok kullanıcıya hitap edebilmek ve böylece kullanıcının kendisinin onu kendisine ait yapması. Tasarımın başarısı burdaki bir insanında, dünyanın öbür ucundaki bir insanında onu kullanabiliyor olmasında yatmalı.
Ben belki bu yüzden tek bir kişiye ait olabilcek tasarımları sevmiyorum. O özel tasarımları. Seri üretimi seviyorum. Asıl mesele de burda zaten, bir seri üretim malı yapmak. Arındırmak, basitleştirmek ve evrenselleştirmek.
Atkılar ne oldu. Bir atkı için en mükemmel formun dikdörtgen olduğunu anladım. Sonra incelttim bu dikdörtgeni, boyundan akan bir incelikin kıyafetin bütün genel görünüşünü değiştirdiğini farkettim. Uçlarına doğru daha da inceldi hatta. Sonra uzunluğunun çalışmasını yaptım. Hangi uzunlukta olmalı. Birleşme yeri nasıl olmalı. Sonuç olarak kadının ve erkeğin kullanabileceği atkıları yapıp mağazaya koydum. Hem de çok çok ucuz bir fiyata.

Bu Su

18.12.09

Bir kitabı adı için almak, bir kitabı kapağı ya da arka yazısı için almaktan daha güzel. Kitabın adı Bu Su, hafif bir kitap adı gibi, fazlalık olan tek şey kapaktaki balık figürü. Tasarımcı içgüdüsüyle 'keşke balık olmasaymış' demekten kendimi alamıyorum. Hatta kapak bile fazla bu kitap için. Seyrek yazıların bulunduğu sayfalara, bu dışındaki sert renkli kapak fazla gelmiş. Keşke diyorum kapağı bile olmasaymış. Hani kapağı çıkmış kitaplar olur ya ipleri falan dolanır etrafta öyle olsaymış ve hiç öyle süslü püslü renkler olmadan direk başlasaymış yazı, sadece Bu Su başlığı atılarak.
İsim.. Bu Su..
sayfa 121. Her birimiz kendi minik, kafatası büyüklüğündeki krallıklarımızın efendisiyiz, etrafımızdaki dünyanın tam ortasında ve yalnız.
-O sırada sevgilinin bana sarf ettiği kelimeler geliyor aklıma: Senin o minik kafanın içindeki kocaman dünyanın tam ortasından haykırıyorum, diye başlayan..-
sayfa 60.
Zihnin ''mükemmel bir köle ama berbat bir efendi'' olduğuna dair o eski, basmakalıp ifadeyi hatırlayın.
Daldıkça kitaba, kitap ağırlaşıyor.
sayfa 62. Ateşli silahlarla intihara teşebbüs eden yetişkinlerin hemen hepsinin kendilerini aynı yerden vurması bir tesadüf değildir. Kafalarından.
Kitabın sayfalarını bitirip arkasını okuduğumda yazarın intihar ettiğini öğreniyorum, işte o an kitap bir okyanusuna dönüşüyor. Sonrasında neye ihtiyacım oluyor biliyor musunuz.. Yazısız boş sayfalara...

.

"Dünya Ticaret Merkezi'ne yönelen saldırı hazırlığının 25 milyon dolar tuttuğu tahmin ediliyor. İleride çekilecek ve aynı konuyu ele alan film için, 250 milyon dolarlık tahmini bir bütçe yapılmış. Kurgu, gerçeklikten çok daha pahalıya mal oluyor." (Jean Baudrillard - Cool Anılar 5. Ayrıntı Yayınları; çeviren: Ayşegül Sönmezay)
kaynak:sireninsesi.blogspot.com

Mimariyi ne etkiler?

3.12.09

korku

Tasarım + değişim

18.11.09

Japon mimar Tadao Ando kitabında Batı daki mimari anlayışı 'kalıcılık' üzerine kuruluyken Japon mimarisinde bunun tam tersi olduğunu söyler. Japon mimarisinin mükemmeliğinin o kırılgınlığında her an yok olabilme hissinde yattığından bahseder. Yani Japon anlayışında kalıcı olma korkulası bir durum. Bunu okuduğumdan beri -5-6 aydır- aklımdan hiç çıkmıyor. Kalıcı olma yı o kadar çok bellemişiz ve öğretilmiş ki, ben de böyle bir anlayışla yetişmişim. Aklıma bunun olumsuz birşey olabileceği hiç gelmemiş. Bir anda irkildim gerçekten okuduğumda, nedir bu kalıcı olma ısrarı ve 'Değişim' bu kadar kaçınılmazken. Yaşadığın her an içinde verdiğin kararlar ne kadar keskinse, değişime o kadar kapalıdır ve bu da bence kesinlikle başarısızlığa götürür. Zaman, içinde bulunduğun koşulları durmadan değiştirir. Koşulların değiştikçe hislerin ve kararların değişir. Bence esneklik çok önemli. Esneklik yani olaya, ana veya mekana adapte olabilme yetisinin olması.
Esneklik'in bazen tasarımdaki tek anahtar kelime olduğunu düşünüyorum. Esnek kelimesini seviyorum. Boş bir mekan esnek lik hissini yaşattığı için güzel. Bakıpta o mekanı başka başka görebildiğin için. Bazı kıyafetlerde öyle esnek olabiliyor. Bazı şişelerde bunu hissediyorum. Öylece duruyorlar. Sen nasıl bakıyorsan o oluyorlar (yani değişiveriyorlar), nasıl kullanıyorsan ona dönüşüyorlar (yine değişiveriyorlar) dolayısıyla zamana direnebiliyorlar. Yani aslında ne kadar esnek ve değişime açık olursa o kadar kalıcı oluyorlar.

.

16.11.09

monika bileskyte

Duyular, delikler, demirler

12.11.09

Kafamda bir demir projesi dönüp duruyor. Zihnimin 3dmaxinde hepsi çizildi, kaydoldu, renderları yapıldı. Demir borular gidiyor uçlarında duyular var, ampuller asılı. Hani geçen gün aradığım bulamadığım hala aramaya devam ettiğim duyular.
Bu projeyle gittiğim bir demirci, bazı yapılabilir şeylere yapılamaz dediği ve hiç uğraşmadığı ve yüksek bir fiyat verdiği için yeni bir usta aramaya devam ediyorum. Bir arkadaşım oturduğum evin bir sokak altındaki bir demirciyi anlatıyor. Ona gidiyorum. Karanlık bir sokakta, içeriden ışık gelen bir delik. Bir yanında eskimiş bir kapı açık duruyor, kapıyı geçip merdivenleri çıkıyorum ve içerdeyim. İçerdi yaşlı bir amca, ısıttığı kurşunu hazırladığı kalıplara dökmekte. Umursamadan işine devam ediyor. Her tarafı demirlerle kaplı karanlık pis ve olağanüstü güzel bir atölye. Biraz sonrasında adamın ilgisini çekiyorum ve konuşmaya başlıyoruz. Üstü başı kirli bir adam, kazağının bir tasarımcı elinden çıkmışcasına güzel bir yırtığı var ve rengi muhteşem, pantone de olmayan bir kırmızı. Hafif kambur bir duruşu var. Bir çizgi film karakteri gibi. Ona çizimlerimi gösteriyorum. Bakmayın zihnimdeki çizimler 3d, elimde sadece kurşun kalem karalamaları var. Ona çizimleri gösterirken bir yandan anlatıyorum. Gözlüklerini değiştirip kağıdı eline alıp incelemeye başlıyor. Elleri kapkara. Yıkasada çıkmaz diye geçiriyorum içimden. Annem geliyor aklıma, küçükken ellerimi her böyle kirli gördüğünde çabuk git yıka derdi, o boyalar çıkmayınca da kızardı.
Diğer demircinin yapamam, yapılamaz dediği herşeyi yaparım diyip bir anda köşelerden bir yerden eski bir kitap çıkartıyor. Siyah beyaz. Bak burdaki gibi değil mi diyip gösteriyor. 40 senedir bu işi yaptığını anlatıyor bir yandan. Algılarının bu kadar açık olmasına şaşırıyorum. Gerçekten söylediklerimi anlıyor. Ben anlatıkça adamın hoşuna gidiyor. Hep böyle bir proje yapmak istemiştim ama vakit olmadı diyor. Sonra demiri ne kadar sevdiğini, evinin çok geniş bir bahçesi olduğunu ve o bahçede bir sürü demir olduğundan bahsediyor. Her akşam o bahçede oturup o demirlere bakmaktan keyif aldığını söylüyor. Sonra bana gel sana bisikletimi göstereyim diyip kapıdan çıkıp yukarı doğru uzanan merdivenleri bir çırpıda çıkıyor. Ve bana demirden, hayatımda gördüğüm en güzel bisikleti gösteriyor. Boyasını yapıp bahçesine koyacakmış. Üst katı ayrı bir güzellikte atölyenin. Uzun uzun demirler, kocaman denizci fenerleri var. Sonra tekrar alt kata iniyoruz. Önce ısıtmakta olduğu kurşunlarına geri dönüyor. Sonrada konuşmaya devam ediyor. Projemi beğeniyor. Yapmakta olduğu direksiyonun fotoğrafını gösteriyor. Eski bir amerikan arabasının direksiyonu. Herşeyi yapabildiğini anlatıyor, çaydanlık fotoğraflarını gösteriyor. Elindeki tüm fotoğraflarda bunlardan ibaret, daha başka yaptığı büyük işleri anlatmaya çalışıyor. Belliki hiç birinin ne fotoğrafı ne bir şeyi var. Yapılmışlar ve biryerlerde yaşıyorlar. Zaten bu kadar zamansız duran bir atölyede daha fazla görsel görmeyi beklemiyorum. Adamı seviyorum. Yaptığı işe olan tutkusu içimdeki heyecanı arttırıyor. Onun yapmasını gerçekten istiyorum. Bunları düşünürken o bir anda masasının üzerine çıkıyor. Ellerini tavandaki aralıkları sokup birşeyler arıyor. Bulamıyor. Sana birşey daha göstericem diyor bir yandan. Sonra hop diye inip masanın diper yanına geçiyor, elini uzatıyor bir kutu çekiyor. Ve içinden çok eski bir duyu çıkartıyor. Hani o deli gibi aradığım duyulardan' bak bende bunu eskiciden aldım bu masanın üzerine bunu yapıcam diyerek, sallanan ampülü gösteriyor.
Hani herkes istanbul'un bir şeyini sever ya. Ben de galiba bu deliklerini seviyorum.

Taklit kötüdür.

11.11.09

Başarılarına inandığım iki farklı insandan farklı zamanlarda şu sözleri duymuştum. 'Elimden herşey alınsa, beni bir sigara gibi ezseler, çiğneseler, atsalar bir kenara ben küllerimden yeniden doğarım. '
Sıfırdan hayallerle inançla bir şeyler başarıp, koşullardan dolayı ellerindeki herşeyi kaybedip, yine bir şekilde hayata tutunabilmiş iki insandı bu tanıdıklarım. Onları uzun uzun dinleme fırsatım olmuş ve öykülerinden çok etkilenmiştim. Çok parada kazanmışlar, aynı şekilde parasızlığıda yaşamışlar. Dolayısıyla korkuları yoktu. Galiba bir şeyler başarmış olmak demek binlerce sıkıntıyı atlatmak demek, en kötüsünü yaşamak demek ve bunları yaşamakta insanı bir şekilde güçlü kılıyor. Bugün bu insanların yaşadığı korkusuz olma durumunun belki binde birini hissettim. Ama tamamen anlayabildim. Evet böyle bir duygu var. İnsan böyle bir duyguyla hayata bambaşka bakabilir. Kendine inanman, yaratıcılığına inanman gerekir.
Henüz bir şeyler başarabildim mi bilmiyorum ama buna çok yakın olduğumu hissediyorum. Ankara'dan kopup buraya geliyor olmak, çok kısıtlı maddi olanaklarla hayallerimde ısrarcı davranmak çok garip gelmişti insanlara. Ve yemin ederim bugüne kadar bu koyun sürüsünden biri çıkıpta boşver bunları yap bildiğini demedi. Ama oldu birşeyler, yapıldı edildi, çok sıkıntılar yaşandı, çok zaman harcandı ve birşey ortaya çıktı. Ortaya çıkan şeyde sanki yok gibi. Çok güzel. Hani sabahlara kadar, günlerce süren tasarımın gibi. Gözyaşları, göz kızarıklıkları yorgunluk, ustalarla kavgan, ekonomik durumlar, teknik güçlükler hiç biri algılanmıyor iyi bir tasarımda. Sanki çok basitmiş gibi, hiç bir şey yapmamışsın gibi duruyor öylece. O kadar hafif. O kadar olduğu yere entegre oluyor. Ve bu da onun başarısını gösteriyor. Bu yaptığım iş ilerlese, büyüse daha büyük işler yapsam hayata daha da korkusuzca bakarım. Çünkü sıfıra dönmek kaybetmek değil, yeni başlangıçlar, yeni düşünceler, yepyeni fikirler demek.İki adım geriye gitmek demek daha büyük bir sıçrama yapabilmek demek.
Laundromat ı açtığımızda birilerinin fikrimizi taklit ediceğini bekliyordum. Bu kaçınılmaz. Ortada iyi bir fikir var, işliyor, beğeniliyor, insanların ilgisini çekiyor vs vs. Dolayısıyla birisinin bunu alıp uygulaması an meselesi. Bu anda geldi. Bunu en başında da düşündüm. Bu fikrin hayalini kurarken. Beni farklı kılan şey aslında birisi aynı şeyi yapana kadar farklı kıldırıyor. Şu anda bizi taklit edenler konum ve mekandan dolayı başarılı bir taklidimiz olmayacak. Ama olurya yanıbaşımızdaki aynı metrekarelere sahip diğer nalbur tutulabilir, içi aynı şekilde dekor edilebilir, aynı işletme anlayışı uygulanabilir. O zaman ben nasıl farklı kalıcam. Bunun cevabını da buldum: 'o zaman yine yepyeni bir fikirle tekrar ortaya çıkacaksın.' Dolayısıyla bırak insanlar seni taklit etmeye devam etsin. Çünkü onlar hep 2 olucak, ama sen hep tek olmayı başarabilceksin.
'Yukardaki çalışmamda banksy'nin bir çalışmasına bakarak yaptığım taklit' bknz: Çalmak çırpmak konulu yazıma

Eski bir duy u

8.11.09

Aydınlatma Elemanları satan bir dükkandayım. Kafamda oturttuğum bir tasarım var, ve gerçekleştirmek adına malzemeleri toplamaya çalışıyorum. Ampüller var hayalimde. Tavandan borularla gelen ve aşağıya doğru sarkan ampüller. Herşeyi düşünmüşüm yüksekliğini, ampülün büyüklüğünü, duvardan uzaklığını. Emin olamadığım tek bir şey var o da duyu. Hiç haberim yok piyasadaki duyulardan. Ama alt tarafı duyu diyorum, basit bir duyu bulurum herhalde.
Yarım saat geçiyor o dükkanda ve ben duyuların bu kadar çirkin oluyor olmasına inanamıyorum. Bütün katalogları karıştırıyorum. Ve yok. Derken arkamda masada öylece bir köşeye atılmış paslı bir duyu dikkatimi çekiyor. İşte bu! diyerek çoşmuşken öğreniyorum ki antika bir duy elimdeki ve sadece tek bir tane var. O da satılık değil. O antika basit duyunun sadeliği ile yeni yapılan o binbir çeşit duyun arasındaki farkı anlatamam. Teknoloji, değişik malzemeler, hayatımızda daha büyük yer ettikçe nasıl oluyorda tasarım anlayışı bu kadar gerileyebiliyor? Bu kadar çirkinleşebiliyor herşey? Bu kopukluk nerde ne şekilde yaşanıyor gerçekten araştırmak istiyorum.

O günün devamında sevgiliyle Çukurcuma'da duyu aradık. Ne yazık ki bulamadık. Ama sevgili kendisine yine 50lerin tasarım anlayışına hayran bıraktırcak bir bavul aldı. Çantayı gördüğümde dedeminkinde de aynısı olduğunu anımsadım. Sonra farkettim ki, geçmişe ait olan bu parçalar daha sınıfsızlarmış sanki. Dedeminde, zenginlerinde fakirlerinde aynı çantadan varmış. Oysa şimdi ki durum 'bana çantanı söyle sana sınıfını söyliyim' şeklinde. Demekki farklı malzemeler, teknoloji beraberinde sınıflandırmayıda getirmiş. Diyeceğim şudur ki: herşey farklı yönlerde hızla ilerlerken, kollara ayrılmış parçalanmışken tasarımcının önemi gitgide büyüyor.

Bakmak mı, Bakmamak mı?

Geçen gün tanıştığım bir fotoğrafçı, başkalarının yaptığı işlerden etkilenmemek için hiç bir dergiye bakmadığını söyledi. Bakmamayı tercih eden tasarımcılarda çok var. Bliyorum. Olup bitenden elini ayağını çekmiş herşeyden habersiz üretmeye çalışan. Ben ise bu durumu gerçekten anlayamıyorum. Kendini böyle sınırlar içerisinde tutup, yaratıcılığı kamçılamaya çalışmak anlamsız bir çabaymış gibi geliyor bana. Çünkü herşey bakma şeklinde yatıyor. Bakmak hep öğretir. Baktıkça ufuklar genişler, sınırlar kalkar, ya da en azından sınırlara yaklaşan insanları görmüş olursun o da ilham verir, güç verir, motive eder. Ben bakmayı seviyorum. Hatta bakmaya doyamıyorum.

Tasarım + 10bin kafa 10 çift el

4.11.09

Kendi mekanımın tasarımını yaparken sorular sorduğum tek kişi kendimdi. Bir de ustalar vardı, kendime verdiğim cevaplardan yola çıkarak yönlendirdiğim. Zorlu bir süreçti, ama kolay olan kısmı tasarım sürecine başka insanların dahil olmamasıydı.
Şimdi ki şantiyede her kafadan bir ses çıkıyor. Tuğla boyanacak diyorum. Biri ''ooo onun o hali güzel'' diyor, biri ''e o zaman niye oraları açtık'',''bence bir daha düşün'' '' bunun bu hali güzel'' ,ya da kapı boyancak diyorum ''ooo o kapının orjinal hali güzel'','' e kapıyı niye sildik o zaman'' sesleri alıp başını gidiyor.. ''Peki buraya nasıl birşey düşünüyorsun'' diye sorduklarında ve cevap verdiğimde hayal güçleri zayıf bu insanlar hayal edemediklerinden bana karşı geliyorlar. Ya da herkes tasarımcıymış gibi ahkam kesiyor. Bir anda daha henüz ortada olmayan birşey üzerinden tartışma çıkıyor. Bu ustalarla olduğu kadar işle alakası olmayan insanlarlada oluyor. Bu durum elinde neşteriye ameliyatta olan bir doktora ''yav o kadar kesmene gerek yok'' demek gibi birşey aslında. Bazen öyle sabrım taşıyorki keşke elimde olsa da kendim yapabilsem diye düşünüyorum. Demirimide ben kessem, duvarımıda ben örsem. Bir heykeltraş gibi. ( sanatla tasarım arasındaki en büyük farklardan biri bu olabilir )
Düşünüyorumda tasarımcılar tasarım için sarfettikleri enerjiden daha fazlasını insanlara birşey inandırmak ve kabul ettirmek için harcıyorlar. Bunu aşabilmiş çok az insanda alıp başını gidebiliyor. ve galiba Büyük tasarımcıları büyük yapan tasarımlarını yaptırtabilmelerinde ve işin içerisine bu kadar kafa, bu kadar el girmesine rağmen hala kendilerine ait oldurtabilmelerinde. Tadao Ando'nun yapılarının her bir köşesinin Tadao Ando olması gibi.

.

2.11.09

Bugün bir işi yaptırmak için bir sanatçıyla bir tasarımcı arasında kaldım. Tasarımcıyı seçtim, ona işi anlattığımda o da işi benim yapmamı söyledi.
Guy Sargent

Hareketin kapladığı mekan

Peter Jansen

Yerleşik hayat

İstanbul'da tuttuğum ilk evdeki eşyalarım içi kıyafet dolu bir bavul, yerde duran bir yatak, iki kitaptan ibaretti. Bir de tabii hayaller vardı ama o aralar galiba hepsini bastırmıştım. Tek isteğim bu üstü üste binmiş kentin içinde kendime ait olan bir metrekare sahibi olmaktı. Derken 60 metrekarem birden oldu.Ondan sonrasında ise, iş dışındaki bütün zamanımı, penceremden ucu bucağı görünmeyen bu kentin içinde keşfe harcamak yerine yatağımın içinde uyuyarak ya da okuyarak harcamaya başladım. Benim bu kentin içinde bu kentten kopuk bir senem geçti. Bir sene boyunca ne bir dolabım ne rafım ne de rengarenk yatak örtülerim oldu. Sadece ele geçirdiğini haber veren topraklara dikilen bayraklar gibi, bende kaleme perdeler astım. Açık yeşil, koyu yeşil ve gri. Yerleşmiştim ve perdelerde bunun en büyük kanıtıydı. Açıkcası burda yer edinme isteği hiç bir zaman birgün gidicekmiş gibi geçici olma isteğinin üzerine çıkmadı. Ama yerleştim. Bunu da bugün farkettim. Sığamadığım başka bir 60 metrekarenin içinde, raflardan taşan, yerleri kaplayan kitaplar, dolaplardan sarkan kıyafetler, ne olduğunu bilemediğim eşyalar arasında sıkıştığımda, kendimi arayışım bir kaç sene öncesinin boş bir evinde son buldu.
There is one thing stronger than all the armies in the world, and that is an idea whose time as come. Victor Hugo
Bir de mimarlık okurken Le corbusier in o kadar çok adı geçiyordu ki, yaşadığını sanıyordum, bir gün onun ölü olduğunu öğrendiğimde de aynı üzüntüye kapılmıştım.
Irving Penn in ölümüne çok üzüldüm. Philip Johnson ın ölümünde de benzer duygular hissettim. Tanışmadığım insanların ölümüne nasıl bu kadar üzülebildiğimi bir türlü anlayamıyorum.

Müzik-mekan

Cumartesi akşamı kilisede bach dinledim. O mekana giripte müziği duymaya başladığım an bambaşka bir yere gittim. Dolandım dolaştım ta ki ara verilipte o kilisenin çok çirkin beyaz ışıkları yanana kadar.

tasarım+

8.10.09

İnsan davranışlarına, duygularına, eğilimlerine göre tasarımı yönlendirmek, sonra da tasarımın insanları yönlendirmesi..

Tasarım + malzeme

5.10.09

Tasarım yaparken ki en önemli algılardan biri malzemenle ilerlemektir. Elindeki imkanlar sınırlıdır ve yaratıcılık bu sınırlılıkta yatar. Ve bu yüzden asla keskin olmamalı, keskin görüşlerle yola çıkmamalı, bir anlamda kafana taktığına takmamalısın.
Bunları gördüğüm ve beğenmediğim bir fotoğraf çekiminin ardından, neden beğenmediğimi düşünürken tekrar hatırladım. Ben fotoğraf çekmeyi de bir tasarım olarak görüyorum; tasarımla arasında çok büyük bir fark olsa da. -tasarım var olmayan bir şeyi yaratmak, ama fotoğraf var olandan birşeyler yaratmak-. Nasıl her tasarım disiplininin ve sanat dalının kendine özgü malzemeleri varsa, fotoğrafında kendi malzemeleri var. Örneğin bir moda fotoğrafında bu fotoğraf makinası, ışık,vs olduğu kadar aynı zamanda 'insan'dır da. Ve her malzemenin kendi dili, işleyişi, sınırı varsa insanında böyledir. Bu noktada moda tasarımına çok benziyor. Elinize aldığınız kumaşa ceket yapıcam diye tutturamazsınız. Önce o kumaşı hissetmek, onu anlamak sonra onun aktığı yönü görüp o tarafa doğru akarken doğru formu bulmak gerekir. Ama herşeyden önemlisi malzemenizin hissidir. Fotoğraf oluşturma sürecindeki 'insan'da böyledir aslında. Hiç birinin bakışı, duruşu, dokunuşu aynı değildir. Bu noktada onu anlaman ve o yöne gitmen çok önemli. Malzemeni doğru kullanmak böyle birşey. Bu anlamda insan bedenini çok iyi bilmen gerekir, insanları çok iyi gözlemlemen ve karşında herkese çok benzeyen ama aslında hiç kimseye benzemeyen bu insanı anlaman gerekir. Kafanda yarattığın o bakışı yakalamaya çalışırken, onun gerçekten insan ruhuna dokunabilecek bakışını es geçmemen gerekir. Evet o fotoğrafçının karşısındaki kız güzel bakmış kameraya, ama aslında fotoğrafçı onun öyle bir bakışı olduğunu keşfedebilmiş. O onu bulmuş ve çıkarmış. _bunları yazarken karşımda duran Paolo Roversi fotoğraflarına bakıyorum.-
Ve tecrübe denen şey bu noktada çok önemli oluyor. Çünkü dokunduğun hiç bir kumaş birbirine benzemiyor ama yine de akacağı yönü önceden kestirebiliyorsun.

Tasarım ve değer

Gerçekten başarılı olmuş tasarımcıların ve sanatçıların düşünsel olarak çok başka bir yerde ama benzer düşünce yapılarıyla o yerde olduklarını düşünüyorum. Ve o düşünce yapısı bir sır gibi. Çok az insanda var olabiliyor. Çok az insan kendini oraya düşünsel olarak taşıyabiliyor. Ve sonra aynı düşünce yapısıyla ya da sahip oldukları o sırla kimisi resim, heykel yapıyor, kimisi fotoğraf çekiyor, kimiside mekan tasarlıyor. Ve onların başarıları, kesinlikle, ortaya koydukları ürünlerle, tasarım veya sanatla hiç alakaları olmayan insanlara ulaşabilmelerinde yatıyor. Bir resmin tadına resim tarihini bilmeyerekte varılabilir. Ve bir resmi güzel yapanda budur. Bir heykelden etkilenmek için o heykel yada o heykeltraş hakkında çok şey bilmeniz gerekmez. Ya da bunları bilmek bir heykeli beğenmenizi sağlamaz. Dolayısıyla aslında güzel bir heykeli güzel yapan, o heykeli yapan insanın çektiği acılar, yaşadıkları zorluklar, teknikteki ustalıkları değil, bir heykeli güzel yapan bunların tümünü hayatında barındıran insanın bütün bunları katarak o 'şey'i ortaya çıkarmasındadır. Sonuç olarak o 'şey' e baktığınızda etkilenirsiniz ve bu onu değerli kılar. Ama asla onun ortaya çıkarılması için harcanan zaman, emek, acı, maddiyat onu değerli veya güzel kılamaz.
----
Üç haftadır mağazada satış yapıyorum. Beni mutlu eden şu oldu, tasarım veya sanatla alakası olmayan bir sürü insan yaptıklarımı beğendi ve sahip oldu. Ve onlar hiç bir şey bilmiyorlar, ne sanatı ne tarihi ne onun ne kadar zorluklarla çıkarıldığını, bir ürün için günlerin harcandığını, benim yaşadığım acıları, okuduklarımı, düşüncelerimi, hiç biri yok orda; söz olarak yok, ama his olarak var. ve zaten sözleri bilmelerinede gerek yok. Benim derdim birşey anlatmak değil birşey hissettirmek.
Bazıları sadece rengini seviyor, bazılarına eski bir kıyafetlerini hatırlatıyor, bazıları o özel günde onu giyinmiş olmak istiyor, bazıları forma hayran kalıyor, bazıları sadeliğine, herkes kendi yaşamışlığına göre farklı bir yerinden bakıp, farklı bir yerinden etkileniyor.
Biraz da olsa başarılı olduğumu hissettim.

Doğa'nın tasarımları

23.9.09

sundogs
light pillars skin holes red tide penintentes ice spikes orange moon moving rocks mammatus clouds lenticular clouds ice circles fire rainbows fire whirls columnar basalt blue hole
kaynak

Parmakta bir dünya

20.9.09

Bu yüzükleri dergide görür görmez ufaldım, minicik oldum ve içlerine girip gezmeye başladım. Am bu 6 senemi geçirdiğim mimarlıktaki olduğu gibi olmadı. Yani o yöntemle, o bakış açısıyla olmadı. Bu aynı küçük bir çocukken yaptığım gibi oldu. Dergilerde gördüğüm resimlere, planlara, minik maket evlerine bakarken ki gibi oldu. O hisleri yaşattı. Merdivenlerinden çıktım, odalarında gezindim, bahçesine çıktım, dolandım, kayboldum, bazılarının penceresinden çölü, bazılarınınkinden denizi gördüm. Sonra hayal kurdum. Bir gün büyüyüpte oralara gitme hayalini. Ve sırf bana bu çocukluk anımı yaşattığı için bu yüzükleri çok ama çok sevdim. www.philippetournaire.com

Bir saat

http://www.sandermulder.com/continue_time.html

.

25.8.09

micheal elmgreen + ingar dragset
olafur eliasson
micheal elmgreen + ingar dragset
daniel arsham
pieter vermeersch

.

eno henze 210x125 cm

.

22.8.09

Kararsızlık

19.8.09

Günde ortalama 100.000 karar veriyormuşuz. Bunu geo da okudum. Tam da tasarım sürecinin karar vermekten ibaret bir süreç olduğunu düşünürken. Aslında bütün hayatımız karar vermekten ibaretmiş. Bunun çok yorucu olduğunu düşünmeye başladım. Hiç bir şeysizlik halinin huzuru aslında karar vermek durumunda olmadığın bir andan kaynaklanıyor belki de. Belki her gün aynı şeyleri giymek bu yüzden çok rahat. Ya da eline menüyü bile almadan karşında oturan insanın siparişini söylemesi üzerine aynısından demek.

Eleştirme üzerine

Galiba bizim hiç bir alanda doğru dürüst eleştirmenlerimiz yok. Bunu geçen gün, gazete ve dergilerde bolca reklamı yapılmış, övülmüş pohpohlanmış bir restoran a gittiğimde farkettim. Servis, yemekler, garsonların tavırları, masalar hepsi birbirinden rezaletti. Bir yer açılıyor, yazarlar, çizerler 'aman ne güzel yer, ne farklı' diyor, gidin görün mutlaka diyor;sonra tasarımcılar çıkıyor bir şeyler yapıyor herkes yine 'o süper, ne güzel yapmış gidin görün alın diyor. Dolayısıyla hiç bir şekilde yapılan hiç bir şeyin gerçekten aklı başında eleştirisi yapılmıyor. Sinema, sanat, tasarım, mimari, moda adına yapılanların hiç bir yerde eleştirisini okuyamıyorum. Bu yüzden çok başarısız tasarımcılar, mimarlar, fotoğrafçılar var ama kimsenin haberi yok.. nokta

Tasarım + kararlar

8.8.09

Bugün tasarımcının başarısının bir durum karşısında her şeyi bir anda etraflıca düşünüp karar almasında yattığını keşfettim. Gidilecek yollar, yapılacak seçimler var,ve hepsinin neden olduğu sonuçlar, ve sonuçların oluşturduğu sonuçlar. İşte bir anda hepsini düşünmeli ve ona göre çok hızlı bir şekilde en iyi kararı almalı. Belki de tasarım yapmak, sadece kararlar almaktan ibaret.

tasarımcılar + ego

-Bundan 4 ay önce hayatımda ilk kez kendi tasarladığım kıyafetleri insanlara sunduğumda inanılmaz bir ilgi görmüştü. Ve o zamandan bu zamana hayatıma çok ilginç insanlar girdi. Sokakta yürürken tam 5 kez benim tasarımımla dolaşan insan gördüm. Satın alanlar beni aradı, memnuniyeterini dile getirdi, kimileri hiç görmedikleri kıyafetleri başkalarında görüp beğenip benden kargoyla satın aldı. Sonra 'ünlü' diye tabir ettiğimiz kişiler aldı, onların üzerinde görenler beni aradı. Ve o zamandan beri hala mailler geliyor, birileri beni arıyor ve insanların sadece sordukları tasarımlarımı nerede görebilecekleri.
Ne yalan söyliyim inceden inceye tat aldım, keyif aldım bu durumdan. Bugüne kadar kulağımı şu kelimeler doldurmuştu -yapamazsın, edemezsin, senin tasarımların sanatsal kalıyor (ne demekse?) kim alır bunları, bence hiç bulaşma, git bir yerde işe gir çalış, bunlardan yapan çok insan var, vs vs İnsanın içinde bulunabileceği en berbat durumda kendine olan inancı yitirmesi, ve galiba hayatta bu kadar çok -bilirkişi, büyük ego sahipleri varken insanın inancını yitirmesi an meselesi.
Şunu söylemek istiyorum: yaptım, çok beğenildi, çok satıldı, o kadar kendi dünyamın içinden çıkmasına rağmen o tasarımlar alan kişiye ait oluverdiler. İnsanlara yakın geldi, hiç öyle tasarım diyince uzaklaşmadılar. Herkez farklı bir ilişki kurmaya başladı kıyafetleriyle, sonra bana anlattılar.
Ama gel gör ki birileri hala bana -sen başaramazsın- diyo.

bir kütüphane

6.8.09

Az önce hayatımda gördüğüm en güzel kütüphaneyi gördüm. Architects: TYIN Tegnestue Location: Ban Tha Song Yang, Thailand
.....................
Düşünüyorum da bazı ölümleri anlayabiliyorum, yaşlılık, hastalık, savaş, terör, kazalar, doğal afetler, yangın, sel, fırtına, deprem, vs vs. Ama açlıktan ölmeyi bir türlü ama bir türlü anlayamıyorum. Kafam gerçekten almıyor.
Hal böyleyken dünyanın en anlamsız işini yaptığımı hissediyorum.
'Geleceği tahmin etmenin en iyi yolu geleceği yaratmaktır'
Peter Drucker
kaynak: www.temelaksoy.com

Tasarımda zamansızlık

9.7.09

Logo tasarımıyla uğraşıyorum iki gündür. Üzerine çok yoğun bir şekilde düşünüp çok fazla örnek inceledim. Beğendiklerimi, beğenmediklerimi nedenleriyle beraber inceledim, sorguladım. Ne zaman hangi tasarım alanı için kafa yorsam, dönüp dolaşıp , mimarlık birinci sınıfta aldığım 'Temel Tasarım' derslerinde cevabı buluyorum. İyi logolar, iyiler başarılılar çünkü zamansızlar. İyi bir tasarımda olduğu gibi zamansızlığı yakalayabilmişler. Çünkü bir düşünce var ve o düşünceyi en iyi şekilde ifade eden bir biçim var, ama oldukça sade, hiç bir şeysiz. Fazla olan hiç bir şey yok. Hatta en önemlisi simgelerden, ve işaretlerden arınmış. Bu arınma hali de zamansızlığı yakalamak için en önemli nokta. Çok basit bir örnek vermek gerekirse, bir fotoğrafçının kendini lanse etmek için kullandığı , -37. karenin peşinden koşuyor- sözlerine bakabiliriz. İtiraf etmek gerekirse defalarca okumuş olduğum halde 37nin geldiği anlamı çözememiştim. Kendisi bahsettikten sonra anlayabildim. Bir film 36 kareden oluşuyor demişti.O da 'olmayan' 37. kareyi arıyordu. Evet belki bu cümle 10 sene önce daha anlamlıydı. Film kullanıcılarının azaldığı dijital dünyada 37 çok anlamsız bir rakam. Ve bundan 10 sene sonra belki daha da anlamsız olucak. Yani en azından ben açıklandığında anlayabildim, ama 10 sene sonra benim yaşımda birisi kendisine açıklansa da anlamayacaktır, anlasada bir anlam ifade etmeyecektir. Yani simgesel yaklaşımlar zamana yeniktir.
Herhangi bir objenin görseli, Bir işaret, sadece esprili bir yaklaşım sunabilir, ama sonunda bu espri sadece belli bir kesim tarafından anlaşılır ve tüketilir. 'tüketilir' olmasıda çok çok önemli bir ipucu iyi bir tasarımın anlaşılması açısından. Bİr şeyi anlarsın algılarsın, 'aa ne değişikmiş', dersin, gülümsersin, ama bir daha dönüp yüzüne bakmazsın. Zamana yenik düşmekte işte böyle birşey. Aynı şey fotoğrafta da geçerli mesela. Bazı fotoğraflar hergün bakılsa da vardır, yıllar sonra da var olucak. Bazıları ise dikkat çekip, yine çekilen dikkatle oracıkta bakış attığın an ölüvermeye mahkumlar.
Diğer yandan bu tür yaklaşımlar, işaretler simgeler aynı trafik işaretleri gibi işler. Nasıl işaretler kırmızı ışıkta durdururlar, ya da yeşil ışıkta yürütürler, aynı bu şekilde var olan tasarımlarda size şimdi üzülün şimdi gülün demekten öte bir şey veremezler.
Bir de gerçekten fazlalık olan herşeyi atmak tasarımda izlenilmesi gereken en önemli yol. Yani yaptığın tasarımda attığın bir şey tasarımın bütününe etki etmiyorsa o zaman o fazlalıktır, anlamsızdır ya da zorla anlam yüklenilmeye çalışılmıştır. Bir de her zaman önce fikir sonra form, diyorum....
'form follows idea'
.

Çalmak, çırpmak

8.7.09

Hayatımda aldığım en muhteşem derslerden birini veren profesör, bir keresinde şöyle demişti. -Fikirlerinizin çalınmasından çok korkuyorsunuz, değil mi? Ama bu çok anlamsız bir korku. Bırakın fikirleriniz çalınsın. Bu hem fikirlerinizin iyi olduğu anlamına gelir, hem de bir başkası sizin fikrinizi alıp nereye götürebileceğini görmüş olursunuz.-
Bu gerçekten doğru. Ben hiç bir zaman birisi fikrimi çaldı diye ağlamadım, ama ağlayanı çok gördüm. Bir de bir fikrin çalınıp kötü bir uygulamasını gördüğümde çok ağlamak istedim. Sonra farkettim ki, fikirlerin çalınması ile formun çalınması arasında çok fark var. Birinde tasarımın ilk aşamasını, diğerinde geldiği son noktayı alıyorsun. Fikrin vucüt bulduğu formu alıyorsun. Böyle olunca da elinde kötü bir taklitle kalıyorsun. Ama bir fikri alıp onu daha ileriye taşıyabilirsin, ya da daha başka yerinden bakabilirsin.
Bir de çok fena şeyler oluyor.muş. Taklitlerle hayatını sürdüren, bir de üstüne üstlük üniversitelerde ders veren insanlar var. mış. Biri gösterdi bana. İnanamadım. Bunu yapan adamın tavrından çok, hiç bir öğrencisinin kalkıpta ama bu bilmem kimin taklidi diyemiyor mu ona inanamadım. İsimleri unuttum. Ama yarın tekrar öğrenip yazarım buraya. Bence bir irdelemek gerek.
Bugüne kadar ressamların, heykeltraşların, yaptıklarını nasıl satabildiklerini anlayamazdım.
Ama galiba hafiflemek için;çünkü yaptıkların seninle beraber yaşamaya devam ederse yük e dönüşebiliyor.
- Kendi yaptıklarımı gerçekten bir süre sonra görmeye bile tahammül edemiyorum. -

hafiflemek

Bunun nedeni 'şeyler' le olan bağlantılarımın zayıflaması olabilir. Bugüne kadar sevdiğim ve sahiplendiğim herşeyin yanı başımda olmasını istiyordum. Bu yüzden inanılmaz bir özen gösteriyordum. Kitaplarım, çizimlerim, elbiselerim, kısacası bana ait olan herşey. Herşeyin bir yeri vardı ve herşeyin bir yeri olduğunu bilmek güzeldi. Ben öyle sanıyordum. Oysa ne büyük bir yükmüş. Sürekli bir şeyleri kontrol etmek, düzeltmek, sonra gitmesinden kaygı duymak. Kaybolmasının acı vermesi, bu yüzden kimselere hiç bir şekilde güvenmemek, ve hiç bir şey paylaşmamak.
Bilmiyorum ne oldu. Belki her şey çok fazla birikti ve ben farkettim ki artık takip etmem mümkün değil. Kitaplarım çoğaldı, dolayısıyla altını çizdiğim satırlar. Ve hatırlamak istediğimde arayıpta bulamayacağımı farkettim. Bütün kitapları okumamın mümkün olmadığını, ve bu mümkün olsa da hepsini aklımda tutamayacağımı anladım. Filmler ve çizimlerde akıp gitti, yazdığım notlarda. Sonuna geldim. Özenle katladığım kıyafetlerimide sürekli böyle bir baskı altında tutamayacağımı anladım. Kumaşın kıvrımlarına ve eskimesine karşı konulmuyor. Ya da üzerine içecek dökülüp bozulmasına veya yırtılmasına. O zaman bu gereksiz çaba neden. Bilgisayarım birgün bozulduğunda üzerimden kaynar sular akmıştı, yaptığım yazdığım çizdiğim tüm işler orda diye. Küçük bir kalp krizi bile geçirmiş olabilirim o an. Ne anlamsızmış.
Ama kendimi kurtardım galiba. Bugün evden çıktığımda söyledim bunu kendi kendime. O an üzerimdeki elbise, ayağımda terlikler, yanımdaki minik kumaş çantamla, her yere gidebilirdim. Ne bilgisayarımı, ne kitaplarımı, ne ayakkabılarımı ararım. Zaten alabildiğim, taşıyabildiğim, ihtiyacım olan herşeyi sürekli yanımda taşıyorum. Kafamı ve kalbimi.
Hafiflediğimi hissediyorum.

Herşeyden biraz

28.6.09

Televizyonda okulunu yeni bitirmiş bir tasarımcı okulunu çok sevdiğini, okulda çok iyi bir eğitim aldığını söyledi. Sonra da -Herşeyden biraz öğrendik- diye büyük bir memnuniyetle ekledi. E zaten sorun bu değil mi bizim eğitimimizde herşeyden biraz öğrenip, hiç birşey hakkında tam bir fikir sahibi olamamak.

Çocuk olmak ve tasarlamak

22.6.09

Evimdeyim. Ankara daki evimde, ailemle beraber. Ecem ve Begüm -6 ve 3 yaşındaki yeğenlerim- ben gelir gelmez beni sarıp sarmaladılar, sonra da bir daha bırakmadılar. İlk plan yapıldı. Ecem -gizlice tavşan alalım, dedi. Onların evinde hayvan yasak, hatta hiç sevmemişler bile kısacık hayatlarında. Bunu duyunca şaşırdım ve onlara hiç dokunmadınız mı yani bir hayvana dedim. Begüm -hayıy dedi. Ecem -Ben dokundum, hayal ettim ve dokundum dedi. Ne güzel bir cevaptı.
O gün pet shop a gidip gizlice tavşan sevdik. Bütün gün oyunlar oynadık, akşam yorgunluktan yatakta bayılıp kaldık. Ama hala bitmemişti gün. Çünkü begüm bir anda yataktan fırlayıp -Aaa aklıma çok güzel bir fikiy geldi, dedi. Sonra da bana dönüp -Bak şimdi sen fare olucaksın, ben tavşan olucam, -eceme dönerek- sen de köpek olucaksın dedi. Aklına gelen müthiş fikir benim fare olmamdı. Ben fare olmam dedim. Ecem bende kedi olmak istiyorum dedi. Biz bir süre tartıştıktan sonra ben köpek, ecem kedi, kendisi de tavşan oldu.
Ecem benim sevgilim olup olmadığını sordu. Ona olduğunu söyleyip, sevgiliden bahsettim. Biraz kıskandı sonrasında kulağıma -Benim tek aşkım var, o da sensin- dedi.
Düşünüyorumda bu küçük insanlar benim hayatımı değiştirdi. Ecem le çok vakit geçirdim. Çok oyunlar oynadım, çok konuştum. Onu hayatında ilk kez ben sinemaya götürdüm, sinema salonuna giripte yaşadığı şaşkınlıkta yanında ben vardım. Ona küçük prensi okudum. Beraber çok hayal kurduk. Ama itiraf etmeliyim ki kurduğumuz hayaller onun için hep daha gerçekti. Masanın altına giripte burası evimiz olsun dediğimizde orası onun için hep daha fazla evdi. Kapısı, pencereleri, bahçesi olan bir ev. Ben ise ne yazık ki masa ayaklarını, yerdeki halıyı görmeye devam ettim. Dolayısıyla ona hayranım. Onu çok seviyorum. Bir de onun beni sevmesini seviyorum. Hiç bir şeysiz, karşılıksız, katıksız, olduğu gibi, dolu dolu içime akan bir sevgi.
-Dünyayı gördüğü haliyle tekrar dünyaya bakmak- çok güzel. Bildiğin, öğrendiğin herşeyden kurtulmak. Tam bir özgürlük hali. Müthiş bir boşluk, dolmayı bekleyen, doldukça haz aldığın.
Kurallardan, geleneklerden, göreneklerden, ayıplardan, zorunluluklardan uzak, yaratmaya ise yakın.

merdiven

21.6.09

www.stairporn.org

.

10.6.09

Sabahın çok erken saatlerinde güne uyanmak, yeni alınan boş bir defterin sayfalarına benziyor.

.

1.6.09

Şehirden bir günlüğüne uzaklaştım ve
Bütün yaşantıma uzaktan baktım
 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger