İki yarım

28.5.16


Bakıyorum. Önce bir bütün görüyorum. Sonra onların yarım olduğunu farkediyorum. Sonra iki yarım bir bütün yapıyor mu yapmıyor mu onu düşünüyorum.

*Yapan sanatçının adını not etmemişim. 

İLETKENLER

9.4.16


Bir kitap okudum. Şöyle diyordu: Bir dili sadece tek bir kişi konuşuyor diye o adamın bilgeliğini yok mu sayacağız?*
Diller ölüyor. Her gün. Bir dilin ölmesiyle dünya eksiliyor. Düşündüm. Hepimiz yabancı dil öğrenmeye çabaladık. Ama derdimiz hep o dünyada en çok konuşulan yabancı dili öğrenmekti. Oysa öğrenmemiz gereken ölmekte olan bir dil olmalıydı.

Hepimiz kendimizi büyük bir depo zannediyoruz ve her şeyi kendimize depolamaya çalışıyoruz.
Oysa bana kalırsa sadece birer iletkeniz.

Sevgili, hep bana ona anlattıklarımın onun için olan değerinden bahseder, bildiklerimi ona aktarmamın onun için olan öneminden.
Ben ise kendimi bir şey bilmiyormuş ve okuduğum öğrendiğim şeylerin hakkını veremiyormuş gibi hissettim hep. Mimarlık okudum, ama yapamadım. Bir şeyler yazdım ama dönüştüremedim, vs vs. Ama belki de öğrendiğim her şeyi ona aktarmak için öğrenmiş olabilirim. Çünkü ben okulun sıralarında bana hap gibi bilgiyi önüme sunan bilge insanları dinlerken o bu düzenin mağduru olarak mahrum kalmıştı o bilgiden. Belki de ben ona aktarmak için öğrendim onca şeyi - bir kitabı tek bir cümlesi için okumak gibi. Ben ona aktardım ki o,  o güzel fotoğraflarına dönüştürebilsin duygularını. Sonra onun fotoğraflarını gören başka biri, ondan etkilenip bir heykel yapsın. Ve biri onun yaptığı heykelden etkilenip mimarlık okusun.
Hatırlasana Yasemin sen de bir heykelden etkilenmiştin.



*Bahsi geçen kitap 'Yol Bilenler'. Ancak cümle birebir alıntı değil. 
**İletkenin İngilizcesi conductor aynı zamanda orkestra şefi anlamına geliyormuş. 


Su ve Bu *

26.3.16


Bugün beslenme günü. İlkokuldaki beslenme çantalarımızdan beslendiğimiz günlerden farklı. Gerçek bir beslenme. Ve dinleme. Dinlenme değil. Bir haftasonu klasiği. Kendini işine taşıdığın her günün ardından özlemini duyduğun arınma ve ayrıştırma günü. Çamaşırlarla beynini beraber yıkadığın, ama ayrı ayrı kuruttuğun gün. Yine de ikisinin de aynı rüzgarda uçuşmasına izin veriyorsun.
Geçen haftasonu kaldığın yerden çizmeye, yapmaya, boyamaya, okumaya devam ediyorsun.  Her şey bıraktığın gibi kalmış sanıyorsun, belki öyle olabilir ama kaldığın yeri hatırlamıyorsun. Olsun. Kalan kırıntıları parmağını yalayıp toplamayı ve yemeyi seviyorsun. Gün geliyor biriktirdiğin her şeyin kırıntılarından tat almayı öğreniyorsun. Ve aynı parmağınla bir kaç sayfa daha çeviriyorsun. Geriye doğru.
Düşünüyorsun. Düşüncelerinle beraber havalanan çamaşırlarını astığın çatıdasın.  Hiç bir şeyin olmadığını ilan etmiştin dünyaya. Mal varlığını açıklamıştın. Evin yok, araban yok, köpeğin yok. Sahip olmayı sevmedin. Ama insanların senden durmadan istiyor olmalarına akıl sır erdiremedin.
Kıyafet yapıp para kazanmaya çalıştın. Bir gün bir kadın geldi. Sana ressam olduğunu söyledi. Almak istediği bluzu uzatıp, resim satıp bunları alabiliyorum dedi. Yakındığı tonundan belliydi.  Sen de ona, ben de bunları satıyorum ama ben resim alamıyorum dedin. Senin ki yakınma değil, bilmediğin bir kabullenişti. Aradan günler geçti, tekrar geldi. Bu sefer beğendiği gömlek için indirim yapmanı istedi. Sana bir resim verirse ona indirim yapabileceğini söyledin. Küçük bir karalama da olabilir dedin sonrasında. Seni ciddiye almadı. Herkesin almaya odaklı olduğunu, vermeye yanaşmadığını anlaman için güzel bir gündü.
Say hadi aklına gelenleri. Bu hafta ev sahibin aradı, kiranı arttırmak istedi, bankan aradı şimdi hatırlayamadığın bir şeylere karşılık para istedi, bir reklamcı mekanında reklam filmi çekmek istedi ama para vermek istemedi, dilenci 1 tl istedi, devlet bilmem ne vergisini istedi, her şeyi yanlış anlayan marangozun üstüne para istedi, elektrik idaresi bile telefon açıp bir şeyler istedi. Tam uçan kuşa bile borcun var herhalde diye düşünürken, kuş havada bir takla attı. İşte o gün ilk defa taklacı kuşların farkına vardın. Utan! 35 yaşındasın. Ve havada takla atan kuşlardan habersiz kalmışsın. Kuş senden bir şey istemedi. Çünkü kuşlar hiç bir şeye sahip değillerdir ve konuşamazlar. Bir canlı türü düşün ki, konuşmaya gerek duymasın. Ve insan, kuştan daha üstün yaratıklar olduğunu fen kitabına yazıp ilkokulda tüm çocuklara bunu okutsun. Kuşlar konuşamıyorlar, böylece ne bilim mesela örümcekten bir şey isteyemiyor. Sadece yaşıyor. Sadece yaşamak. İşte yapamadığın ve ihtiyacın olan o şeyi o gün anladın. Sen zaten içi doldurulan, bir sürü anlamları olan kelimeleri sevmedin. Hiç bir zaman. Kelimelerin, gerçek anlamlarını yitirdiğini düşündün onca benzetmelerin.
Yaşamak. Sadece yaşamak. İşte kuşlar bunu yapıyordu.
Bunu anladın, o gün çatıda, kuruyan çamaşırların arasında, kuşları izlerken. İhtiyacın olan da buydu, yaşamak için. Su ve bu.


*Yazının başlığı, dünyada ki en güzel kitap başlığından esinlenerek yazıldı. Bu Su.

Yontmak

13.3.16


Yontmak kelimesini seviyorum.
'Bir şeye istenilen biçimi vermek için dış bölümünü keskin bir araçla biçmek, kesmek'  şeklinde bir tanımı var, fakir türk dil kurumunun online sözlüğünde.

Bir heykeltraşın bir taşı yontması bana olağanüstü geliyor. Kocaman bir taşın küçük bir heykele dönüşmesi;
2 mm doğup, 2 ton ağırlığa kadar ulaşan güneş balıkları kadar olağanüstü.

Güneş balıklarını merak ediyorsanız, buyrun vikipedia nın korkunç anlatımına. https://tr.wikipedia.org/wiki/G%C3%BCne%C5%9F_bal%C4%B1%C4%9F%C4%B1   
İlk iki cümlesi şöyle:

Güneş balığı ya da Ay balığı (İngilizceSunfish)(Mola molaLatince mola değirmen taşı demektir), Molidaefamilyasına ait balık türüdür. Lezzetsiz ve kötü kokan etinden dolayı ticari değeri yoktur.

Özellikle ikinci cümlesi insana; balıklar kendi aralarında toplanıp, insan için lezzetsiz ve kötü kokan etinden dolayı ticari değeri yoktur, yazan bir sözlük yazmadıkları için insanlardan daha akıllı dedirtiyor. 
Açıklmanın devamında şöyle diyor: Eti yenilmediğinden, insanlar için hiçbir değeri olmasa bile ay balıklarının sayıları denizlerin kirlenmesiyle azalmaya devam etmektedir. Bilgiye erişim. 


Neyse konumuza dönelim. Kelimemiz yontmak. 


Bir gün oturdum, taşçıdan aldığım büyük bir taşı yontmaya başladım. Aklımda bir şekil vermek yoktu. Sadece yontmak istedim. Hissini yaşamak istedim. Bir taş, toz diye tanımlayabileceğim küçük parçalar atılarak yontuluyor. Taş toza dönüşüyor. Büyük bir zaman ve güç sarfederek.
Sonra yontmak, garip bir hazzı getiriyor. Sanki yontarak zamana yayılabiliyorsun. Hani o  zamanı delme isteği varya, kendine yer açmak için, işte yontarak zamanı delebiliyorsun sanki. 

Yontarken taşa şekil vermenin ne kadar zor olduğunu gördüm. Taşın yüzeyindeki çukurlara dalıp, onları büyütürken bir şekil veriyor olmanın da müthiş bir hazza dönüşebileceğini anladım. 
Sonra yontmaya devam ettim. Çünkü yonttukça gerçekten yontası geliyor insanın. Hele de benimki gibi, bir şekil verme amacın yok ise, yontarak taşı yok etmen mümkün. Taşın toza dönüşmesi ve açık kalan penceren esen rüzgarla dağılması an meselesi, arkasında bir iz bırakmadan.

Bir şeyi daha farkettim. Taşın olduğu hali, o halinin yontarak verebileceğin bütün şekillerden daha güzel. Öyle hissettim


Yontmak kelimesinin bir de insanda kullanılan hali var. Hani hepimiz yontuluyoruz ya. Yaşam bizi yontuyor. Ruhumuzu, duygularımızı yontuyor. Bunu çoğunlukla bir şekil verme amacı olmadan yaptığı için yontukça yontuluyoruz. 
Sonra,  bu yukarıdaki çalışmaya denk geldim. Ayakları yontulan sandalyeye. Aniden biten filmler gibi izin verirseniz yazıyı bitirmek, ve hala sandalye kalabilmeyi başarmış, (tabi üzerine oturalamayan bir sandalye ne kadar sandalye ise), bu çalışmaya uzun uzun bakmanızı istiyorum. 
  
the end

Görseldeki çalışma Jamie Pitarch'e ait. 

NOTLAR

16.2.16


Bana öyle geliyor ki; kaldırımı eve bağlayan aralık ne kadar uzunsa, bir çocuğun hayalleri o kadar büyük olur.

Görsel: Ron Gilad

Küçük Bir Şiir

6.2.16

Bazen dünyadan koparsınız,
bazen kopmak için gittiğiniz yer dünya olur.
Bazen siz dünyanın ağırlığını taşıyamazsınız,
bazen de dünya sizin ağırlığınızı taşıyamaz.

Bazen size dünya ağır gelir,
bazen de siz dünyaya.

Bir Matlaşma Hikayesi

7.1.16


Her şey parlak olmayan bir dünyanın keşfiyle başladı.
Kelimemiz MAT. 
Mat kitapları sevdim. Mat kağıtlara vuruldum. Sonra mat kumaşları buldum. Mat düğme bulamayınca gömleklere düğmelerin tersini dikmeye başladım. Bazen kumaşların da diğer yüzünü kullandım. Derileri mat aldım, takıların gümüşlerini mat yaptırdım. Atölyeyi mat bir renge boyadım, ahşap yerleri de matlaştırdım.
Yaptığım iç mimari proje ise bu kelimeyi en çok kullandığım aralık oldu, ki etrafımdaki her şeyi matlaştırma çabasını da böylece farketmiş oldum. Duvarlar mat olsun, ahşap mat olsun, yer mat olsun, aydınlatmalar mat olsun, tavan mat olsun, koltuk kumaşı mat olsun, çerçeveler mat olsun, aynalar mat olsun (evet aynaların da matı var), musluklar mat, lavobo mat, klozet mat, pleksiglas mat. Sonra fotoğraflarımı tabi ki hep mat kağıda bastırıyordum. Ve gerçek şu ki her hangi bir şey tercih ederken eğer mat diye belirtmezsen,  seçenek sunmazlar ve önüne parlak olanı koyarlar. Mesela mağazadaki askılarım. Askıları yapacak olanlara verdiğim örnek mattı, ama bana iyilik yaptıklarını düşünerek parlattıkları onlarca askıyla kalakaldım. Çünkü bu ülke sınırlarında ne olursa olsun parlak olan iyidir. Lafı bile olmaz. Hal böyle olunca aldığım her şeyi mat istemeliyim diye defalarca tekrarlarken bulmaya başladım kendimi. Nerede ise bakkaldan yumurtayı bile mat isteyecek hale geldim. (Tamam, yumurtayı koyduğum kağıt keselerin de matını tercih ettiğimi itiraf ediyorum)
Kitabım da mat bir kapağa sahip, mat sayfalarıyla beraber. Parlak bir sayfaya ışık vurduğunda okumanın imkansız olduğunun kimse farkında değil mi?
Etrafıma bakıyorum, kahve içtiğim kupam mat, ve altındaki altlığı da ters çevirmişim, nispeten parlak olan yüzeyi görmüyorum/kullanmıyorum. Masam mat, kalemlerim mat, aydınlatmalarım mat. Parlak olan hiç bir şey yok çevremde.

Ben mat istedikçe, zamanla parlak olanda gözüme daha kötü görünmeye başladı. Çünkü parlak yansıtıyor. Oysa mat emiyor, eritiyor, yok olabiliyor.
Ve doğanın matlığını da seviyorum.
Sevmediğim kelimeler listeme cilayı da ekleyebilirmiyiz.

Peki hikayenin sonrasında ne oldu.

Benim gece uyku sorunlarım içinden çıkılamaz bir hale gelmişti. Bir çok doktora gidip bir çok ilaç denedim. Ama ilaçları düzenli kullanamadım. Bazen yaşadıklarımı anlatmada zorlandım ve doğru ilaçları alamadım belki, çoğunlukla da aldığım ilaçların etkilerini sevmedim. Yaşamamı zorlaştırdı.
Bir gün bir sabah, arka arkaya yaşadığım çok zor gecelerin ardından, son bir kez bir doktoru daha denemeye karar verdim. Çok yoğun olduğu için beni sabah 8e 15 kala görebileceğini söyledi. O saatte orda, küçük odasına oturdum ve anlatmaya başladım. Gecelerin ne kadar zor geçtiğinden, neler olduğundan, ne yaşadığımdam bahsettim. Bana önerdiği ilaç bir önceki ve ondan önceki doktor ile aynıydı. O ilacı kullanmak istemediğimi söyledim. Sabahın erken saatlerinin verdiği zihin netliğinden midir bilmiyorum, ilk defa kendimi bir doktora bu kadar net  anlatabildim. Bana bir ilacın ne yaptığını, neden kullanmak istemediğimi anlattım.  Hatta bir şiir okur gibiydi ilacı kullanan ben'e neler olduğunu aktarmam. Ve bu şiiri, kendim de ilk defa duydum. 'Sanki bir cam fanusa giriyorum ve hayattan zevk alamıyorum, hiç bir şeye dokunamıyorum, hissedemiyorum' diye başladım. Kendim de şaşırdım hislerime. Bana olanlar aynen buydu ve ben sanki geceleri yaptığım savaşla gündüz barışı arasında bir seçim yapmak zorunda gibiydim. Beni dikkatlice dinledikten sonra doktor, bana dönüp şöyle dedi.

''-Seni çok iyi anlıyorum, biz buna psikiyatride matlaşma diyoruz. Adeta matlaşırsın.''

Evet sevgili dünya ben de matlaşmıştım. Gerçekten de matlaşma kelimesi kendimi çok iyi ifade ediyordu. Az önceki tanımlamamı şuraya tekrar iliştirebilir miyim?
.....mat emiyor, eritiyor, yok olabiliyor. 

Bir günde belki onlarca kez mat kelimesini kullanan ben, çevremdeki  ilk defa karşımdaki bir insandan mat kelimesini duyup, bu kelimeyle beni tanımlaması küçük tarihimde tekrar tekrar hatırlayacağım bir anı oldu.

Çevremdeki  her şeyi matlaştırırken ben de matlaşmıştım.

Sonra hikaye bitmedi. Ertesi gün sevgili saçımı boyadı, ve bu sefer biraz  daha mat yapalım dedi.

Size kendimi tanıştırayım:
Etrafımdaki her şeyin mat olduğu, mat saçlara sahip, matlaşmış bir insanım ben. nokta

Resim: Koen Lybaert

Zaman

12.12.15



Bir saniye, bir saniye. Çok ciddi bir durum bu. Bu fotoğrafa bakıyorum ve o anı hatırlamakta zorlanıyorum. Unutmak berbat bir şey. Zamanın geçtiğini anladığın an kalbine saplanan o şey. Nedir bu? Nasıl kurtulacağım?

Çok mu geç kaldım 'zaman' kelimesinin olmadığı o dili öğrenmekte?

Durmak


Galiba ben durmayı seviyorum. Bir dağ gibi, ya da bir kaya. Gittiğim yerde durmak istiyorum. Yanlış anlamayın gitmeyi seviyorum ama gittiğim yerde durmak istiyorum, yosun tutmak istiyorum. Bulutların şekli yüzlerce kez değişecek kadar uzun gökyüzüne bakmak istiyorum, değiştirdiği bütün renklere tanık olmak istiyorum.
Durmak istiyorum. Kelimeleri taşıyan rüzgarları duymak istiyorum. Yüzüme çarpsın tüm şiirler. Saçlarımı dağıtsın bilmediğim kafiyeler.
Tüm nefesler bana gelsin. Yavaşça içeme çekeyim.
Ben güneşi kovalamayayım. Güneş bana gelsin. Ay ışığı beni kovalasın.

Hem sadece durursam batmam. Bataklığın herkesçe bilinen kuralı değil mi bu?
Durmak.

Ve ben şayet bunu başarabilirsem, durmanın sonsuzluğuna kapılabilirsem,
gidebilirim.

Kayıp


Kaybolmalarına izin verdiklerimiz.
İstemeden kaybettiklerimiz.
Kaybolduklarını bir gün ansızın farkettiklerimiz.
Kaybolmak zorunda olanlar.
Kaybettiğimizi farketmediklerimiz.
Ancak kaybettiğimizde sahip olabildiklerimiz.
Kaybettiğimizi sandığımız ama aslında kaybolmayanlar, unuttuklarımız.
Ve gönüllü unutuşların, gönüllü kayıplara dönüşmesi.

 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger