Podgorica / Ben nasıl iki saat uçak yolcuğu yapıp Hırvatistana varacağımı sanırken, gecenin 4ünde Podgorica diye bir yerin ormanının orta yerinde kendimi işerken buldum?

22.11.10



Pazar sabahı yolculuk Dubrovnik'e. Ben, sevgili ve bir orkestrayla beraber sabah 9’da Atatürk Havalimanındayız. Bu orkestra bir şarkıcıya ait. Dubrovnik'e gitme nedenimizde sevgilinin, sahne alacak olan bu şarkıcının saçlarına dokunacak olması. Bende sevgilinin sevgilisi olduğum için ekipteyim. –ballı, zurnanın son deliği, gibi isimler takılabilinir bu noktada-   Çalgıcılar ve çalgılarından oluşan kalabalık bir ekip bu. Aktarmalı olarak Podgorica'ya uçulacak oradan da otobüsle Dubrovnik'e geçilecek.


Ama biz, ben ve sevgili, bu güzel planın içerisinde yer alamıyoruz. Çünkü uçakta bize yer kalmıyor. Ben ve sevgiliye. Evet biletlerimiz olduğu ve check-in yaptırdığımız halde öylece kalıveriyoruz ortada.

Bunun sebebi ise türk hava yollarının fazladan sattığı biletler. Bu yüzden hergün ortama 50 kişi uçağa binemiyormuş ve bizde o gün onlardan biriyiz. Diğer 48 kişiyi –ben kokpitte de uçarım yeterki uçağa bineyim diyen yakarışlardan, ve nefret dolu bakışlardan tanıyoruz.  


Bu andan itibaren uçağa binemeyenler olarak bizim adımız 'gönüllü olarak inen' yolculara dönüyor! Böylece bizim bitmez tükenmez çilemizde başlamış oluyor. 


Aslında başta fazla kafamıza takmıyoruz durumu çünkü bir sonraki uçağa binip gideceğimizi düşünüyoruz, tek yapmamız gereken yeni bir bilet almak. Türk hava yollarının ofisine gittiğimizde içeri adım bile atamıyoruz. İçerisi bizim gibi uçamayan bir sürü insanla dolu. Bağrışlar, çağrışlar, ve kavgalar arasında, biz ilk bir saat sesimizi bile duyuramıyoruz. En sonunda bir çalışanı yakalayıp ona durumu aktarıyoruz ve Dubrovnike bilet istiyoruz. Kız ortalama bir saat sonra geri dönüp pardon siz nereye uçmak istiyordunuz diye tekrar sorduğunda biz zaten uçan bir uçağıda kaçırmış oluyoruz. Ardından Dubrovnike uçmayıp, Podgoricadan geçmeyi düşünüp Podgorica ya bilet istiyoruz. Ama bizim bile bir türlü ezberleyemediğimiz Podgorica adını kimse aklında tutamıyor. Dolayısıyla  sürekli ben kendimi bu adı birilerine hecelerken buluyorum. En sonunda Jat havayollarından akşamüstü saat 6da olan Belgrad aktarmalı bir uçak bulunuyor. Ve bize bilet almamız için bir a4 ebatında bir form dolduruyorlar. Bir de olup biteni örtbas etmek için 200 euroluk çek veriyorlar. (nakit istersen 100 euro olan bir çek, türk hava yollarından bilet almak istersen 200 euro değerinde)

Bütün bunlar ortalama 5 saat sürüyor. Tam acıkmış ve birşeyler yemek için oturmuşken başka bir haberle yerimizden fırlıyoruz. Bizim bagajlarımızın uçtuğunu ve orkestraya ait çalgıların bir kısmının–ki biz bunlara zurnalar ismini taktık- uçmadığını öğreniyoruz. Sonra iki saat kadar zurnaları bulup uçağa aktarmak için uğraşıyoruz. Bu arada Jat havayolları bize Belgrad a kadar check-in yaptırıp Belgrad’da tekrar Podgorica için bilet alıp check-in yaptırmamız gerektiğini söylüyor.

Belgrad uçağına biniyoruz. Fakat o saate kadar hiç oturmamışız ve açlıktan ölüyoruz. Tabi ki Jat havayollarının verdiği kokulu mendille karnımızı doyuramıyoruz. Biraz uyuklayıp Belgrad’a varıp pasaport kuyruğuna giriyoruz. Giriş yapıp zurnaları almamız gerekiyor ve yeni bir bilet. Fakat geçemiyoruz. Çünkü vizemiz yok. O an onlara havaalanındakilerin bana söylediği gibi vizeye ihtiyacımız olmadığını Türk olduğumuzu söylüyorum.  Kadın ise türkiye ile sırbistan arasında bir anlaşma imzalandığını ama henüz resmileşmediğini ve vizesiz giriş yapamayacağımızı söylüyor. Ve biz oracıkta yine kalakalıyoruz.

Sonra havayollarına ait başka bir desk bulup ordan işimizi halletmeye çalışıyoruz. Desk teki bu kadın, türk hava yollarının bize verdiği a4lerle bilet veremeyeceğini, bizim bilet satın almamız gerektiğini söylüyor. Türk hava yollarıyla yapılan uzun konuşmalardan sonra kadın söylene söylene bileti kesiyor ama o da ne zurnalar kayıp. Uçağın kalkmasına iki saat kadar vakit olduğu için deskteki kadın bizim bagajlarımızı arayacağını ve bize haber vereceğini söylüyor. Tabi bunları böyle kibar söylemiyor. 50 yaşlarındaki agresif bu kadın basbayağı bize lise öğretmeni edasıyla bağırıyor. Bu arada biz türk hava yollarını arayıp derdimizi anlatmaya çalışıyoruz ama nafile. Tam bir gerizekalı muamelesi görüyoruz. Sabah yaşanan herşey unutulmuş, bizi gönüllüler diye çağırıp oradan oraya koşturan insanlar gitmiş yerlerine olaylardan habersiz ve haberi olmak istemeyen insanlar gelmiş ve bizi dinlemek bile istemiyorlar. Belgrad havaalanında açlıktan ölmek üzere olduğumuz halde yiyecek birşey bulamadığımızı ve duty freeden aldığımız 30 euroluk çikolatalarla karnımızı doyurmaya çalıştığımızı hemen geçiyorum. 

Bu olanların üzerine tek güzel haber Podgorica uçağına tam binecekken deskteki kadının bize zurnaları bulduğunu ve bizim bineceğimiz uçağa aktaracağını söylemesi oluyor.

Ve hala gün bitmiyor. Podgorica’da pasaport kontrolünde takılıyoruz. İnsanlar burdan kaçtıkları için genelde, bayağı ciddi bir sorgulamaya giriyoruz. Tabi ki vizemiz de yok. Çünkü o ana kadar Karadağ diye adlandırılan bu ülkeye giriş yapacağımdan bile habersizim. Nasıl vizem olsun? Ben sakinlikle olayları anlatmaya çalışıyorum. Bu arada kaçakçı olduklarını düşündüğüm ‘zibidi’ marka kot pantalonlu başka türklerde alıkonulmuş durumda. Ortalama yarım saat sonra bize geçebilirsiniz diyorlar. Benden bir oh sesi çıkıyor ve gidip zurnalarımızı alıyoruz. Zurnaları büyüklüklerinden tanıyoruz.  Kocaman benim boyumda bir bagaj, bir kare bagaj, ve ne olduğunu anlamadığım iki bagaj daha. Saat gece2. Ve tam bunları bir tekerlekliye yığmış kapıdan geçecekken, bize bu enstrümanların dokümanı soruluyor. Bir saat bir ekibin parçası olduğumuzu bagajların karıştığını anlatmaya çalışıyoruz. Tabi yanımızda başka bir insan olmadığı için –ne ekibi- diye melül melül bakıyorlar bize. O anki kılık kıyafetimizi, saçımızı başımızı düşünürsek deli olduğumuzu bile sanmış olabilirler. Sonra ben telefonla şarkıcının menejere ulaşıp durumu aktarıyorum, o da oraya faks gönderelim diyor, ama podgorica polisi –no faks diyor, email atalım diyoruz –no email diyor. Sonra menejer bize bırakın zurnaları gelin diyor. Biz de zurnaları arkamızda bırakıp giderken, bunları burda bırakmayın alın gidin diyorlar, ne haliniz varsa görün dermişcesine bize kapıdan geçmemiz için izin veriyorlar. Podgorica dan menejerin bize gönderdiği araca bindiğimizde hız sınırının 50 olduğunu ve ortalama 4 saat kadar daha yolumuz olduğunu öğreniyorum. Bütün iplerin koptuğu yer ise iki saat sonra feribota binmek için durduğumuz bir dağın başı oluyor. Çünkü ben deli gibi üşüyorum ve çişimi tutmakta zorlanıyorum. Saat gece 4. Her yer kapalı. Tek bir tercihim var orman. Çenem çarpa çarpa sevgili beni ormana götürüyor. Ama biraz ilerimde adamlar olduğu için yapmak istemiyorum. Direniyorum. Sonra sevgili omuzlarımdan beni bastırıp ormana işettiriyor. O sırada tek bir damla gözyaşı dökmüş olabilirim. Arabaya geri dönüp feribota binip 5 dakka yol alıp, sonra iki saat daha yol tepip otele varıyoruz. Artık açılmayan gözlerimi aralayıp otelin ışıklı ismini gördüğümde gerçekten ağlıyorum.
The end.





 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger