Terres De Cafe

26.3.15


Güzel bir hava vardı. Küçücük bir cafede biraz oturduk. Kahvemizi içtik. Sonra yolumuza devam ettik.  Köşeyi dönünce onun orda fotoğrafını çekmek istediğimi, ama unuttuğumu söyledim. Geri döndük. Oturduğumuz masaya oturup eline şeker dolu bardağı aldı. Kahve içiyormuş gibi yaptı. Ben de fotoğrafını çektim.

Siyah Beyaz

29.11.14


Bu muhteşem bahçede, sevgili kitabımı okurken.
(Siyah beyaz film)

Musée Rodin

23.11.14


Çatımızda sevgiliyle dinlediğimiz müzik geldi aklıma, müzenin heykellerle dolu bahçesini gezerken. Notalar havaya doğru akıp giderken kulağıma değen melodi olağanüstüydü. Başka bir şekilde dinlemekti bu. Beni çok etkilemişti.* Benzer bir duyguyu bu açık alanda donup kalmış taşlara bakarken hissettim. Başka bir tür özgürlükleri vardı sanki. Varlıkları etkileyici ve keskindi. 
Bir ağaç gövdesinin hemen yanı başında, onun gibi hafif eğilmiş. Suyun kenarında, bedeninin kıvrımlarına dolan yağmur suyuyla. Ya da yerde uzanmış, düşen yaprakların seslerini dinliyor. 









-Yer: Rodin Müzesi / Paris
-Fotoğraflar: İbrahim Zengin

*Hatta şu yazıda biraz bahsetmişim.



Paris #5 / Bisiklet

23.10.14


Bisiklete binip yavaşlamak çok çok iyi geldi.
Hayat yanımdan olağanca sakinliği ile akarken kendimi hayatın içinde çabalamadan akarken hissettim. Muazzam bir duyguydu.

Paris #4

10.10.14



Paris #3


Sıradan soğuk ve yağmurlu bir paris sabahında karnımızı doyurma derdindeyiz. Bir cafeye giriyoruz. Biraz bekledikten sonra yanımıza gelen garson kahvaltılarının olmadığını, servise öğlen başlayacaklarını söylüyor. Ama, diyerek ekliyor, yan tarafta kahvaltı var. Yan taraf çokta geniş vitrinleri olmayan bir kitapçı görünümünde. İçeri geçip boydan boya duvarları kaplayan raflar boyu kitapların altına oturuyoruz. Siparişleri verip kitaplara dalıyoruz. Sevgili arkaya doğru uzanan koridoru gösterip içeride ne var bakalım mı dediğinde, içerideki dünyayı bu muhteşem mekanı keşfediyoruz. -merci mağazası-
Daha önce defalarca duyup hiç gitmediğim bir yerdi burası. Ve bu sefer plansız gitmiştik paris'e. Yapacağımız hiç bir şey yoktu. Çünkü son anda karar vermiştik ve ben artık internetten bakıp gitmek istediğim yerleri belirlediğimde sanki gideceğim yerin büyüsünü söndürüyormuş gibi hissediyorum. Çünkü fotoğraflarda her şey var. Orda. Gitmene gerek kalmıyormuş gibi. Her yer çok sıkıcı dedirtiyor. Oysa yaşayacağın şeyin o yerle ilgisi bazen hiç olmayabiliyor. Zahmet edip adresine bile bakmadığım bu mekanı böyle keşfedişimiz çok güzeldi. İkimizde büyülendik ve güzel vakit geçirip hayallerimizi kitap sayfalarının aralarına yazıp sakladık. Ve bu Paris'teki son günümüzdü.

Paris #2

Sabah kahvaltısında kelimeler...

Paris #1


Biri benim heykelimi yapmış.

Marc Perez

Hayal et!

3.10.13


Kullanılan eşyaların, giyilen kıyafetlerin 'hava'sı zamanla değişir. Onu kullanan/ giyen kişinin bedeninin formuna ve alışkanlıklarına uyum göstermeye başlar. Bir yandan da, eşya/kıyafet bütün yaşanılmışlıkları emer. Sanki dilini bilmediğin bir kitap gibi, bir sürü hikaye biriktirir içinde. Ve bu da onlara baktığında seni sürekli hayal kurmaya iter.

Bir eskiciye girdiğini düşün. Yüzeyi soyulmuş kenarda duran tarçın renkli koltuğun üzerinde oturan kızıl saçlı kadını uzun yeşil elbisesiyle görebiliyor musun? Yüzeyi eskimiş, solmuş aynanın ait olduğu odanın penceresinden giren hafif rüzgarın sağa sola hareket ettirdiği grileşmiş tül perdeleri hayal edebiliyor musun? Çerçevelere konan resimler, kırılan bardağın durduğu dolap, kopmuş düğmeler, boş şişeler.
İnsan çılgına dönmüyor mu bunca hayal-et arasında.

Bununla ilgili başka bir yazı daha. link

İlham #3

25.8.13


Karanlıkta eriyen beden.

-Yıllar önce D'Orsay'da çekmiştim. -

Yabancı

11.7.13


Bazen her şey çok garip geliyor. Bir insanla tanışıyorsun ve tüm duyguların değişiyor.
Zaman zaman seni dünyamın dışına iteleyip ordan seyrediyorum. Şu sokak lambasının altında seni ilk defa gördüğüm bir yabancı olsaydın, ne düşünürdüm, onun düşünen ben nasıl bir insana dönüşmüştüm. İşte sevgili, o parkta, sen orda öylece durmuşken ve ben senin fotoğrafını çekiyorken, aslında tam olarak bunları düşünüyordum. O yüzden bu fotoğrafta bir yabancı gibisin.

Dünyayı gözlerinden görmek


Bir gün bana -dünyayı senin gözlerinden görebilmeyi çok isterdim- dedi.
Ben de sevgili. O yüzden çektiğin tüm fotoğraflar benim için çok değerli.

Bu bir gezi yazısı değil, düş yazısı.

2.12.12


O çok eski fotoğraflarda gördüğüm uzak ülkeye gittim. Bütün renklerin başkalaştığı, insanların yüzlerinin değiştiği yere. Tam olarak farklılığının ne olduğunu anlayamadığım, bir şekilde hissedipte o farklılığının cazibesine kapılıp hayallerini kurduğum yere.

Ben küçükken dolabımızda bir sürü albüm vardı. Annem ve babamın evlendiklerinde -ben doğmadan önce- yaşadıkları ve gezdikleri yerlerin fotoğraflarıyla dolu aile albümleri. Yıpranmasın diye özenle yerleştirilmiş, kaplanmış o fotoğraflar belki de benim o zaman dünyaya açılan tek penceremdi. İnternetin olmadığı, televizyonda tek kanalın olduğu, kitapçılarda 3-5 kitabın satıldığı bir dönemden bahsediyorum. Kütüphaneyle tanışmam yıllar sonra olacaktı. Sinemanın büyülü dünyasına tanık olmama ise az kalmıştı. O fotoğraflar ise işte o zamanlar benim için çok şey demekti.
Eski dönem insanlarının birbirlerine anlattığı o baharat ve ipeklerle dolu mistik kentlerin varlığından haberdar olmak demekti. Gazetenin verdiği atlastan gördüğüm uzak denizlerdeki hayatı ucundan ve kıyısından görmek demekti. Okyanusların ötesinde hayat olup olmadığını bilmeyen bir şehrin tek ve yürekli kaşifiydim ben. Yola çıkmaya hazır, inandığı tek şeyin inanmak, biriktirdiklerinin ise hayaller olduğu bir kaşif.

Beni bütün bunlara iten, ruhumu cesaretle dolduran o fotoğraflardı. Rastgele çekilmiş bir an.  Sanki hep yağmurluymuş gibi görünen soluk renklere bürünmüş yerler. Gördüğüm hiç bir binaya benzemeyen binalar. Binaların pencerelerindeki, kapılarındaki başkalık. Ve onları incelemeye çalışırken yoldan geçen bir otobüsün bir anda kadraja girmesiyle kaybolan diğer tüm detaylar. Aylar sonra filmler yıkandığında farkedilen yüzler. Tanımadığın, o an ordan geçen biri-birileri. Kiminin kameraya bakması. Ve yılların arasından zamanı delip geçip, bana bakması. Benim ona bakacağımı bilmeyerek. Sarının tonlarıyla yıkanmış bir fotoğraf değildi. O uzak yerler o renkti. Işık orda öyleydi. Sanki orada her şey daha güzeldi. İsmini bilmediğim tüm o ülkeler, şehirler, sokaklar, büyüleyiciydi.

O albümlerin hemen yanında tüm o fotoğrafların çekildiği fotoğraf makinası da dururdu. O fotoğraf makinası çok farklıydı. Büyük bir objektifi vardı. Ağırdı. Şifresini bilmediğim bir kutu gibi kapalıydı. Ve her şeyin tanığı oydu ama benimle hiç konuşmazdı. Çünkü o zamanlar onunla çektiğim hiç bir fotoğraf çıkmamıştı. Bunun nedeni kırılmış ışık ayarına bağlanmış olsada gerçek şuydu ki, değişen zamanla o makinada kendi sessizliğine bürünmüş, onu tekrar uzaklara götürecek birinin dokunmasını beklemekteydi. 

Her gece ama her gece tereddütsüz düşlerim tüm o yerlerdi.
Zaman geçti.
Zaman geçtikçe her şey olağanlaştı. Denizin kıyısında o kadar uzakken her şeye, kıyıdan uzaklaştıkça her şey yakınlaştı. Denizi görmedikçe, ötesini hayal etmek manasızlaştı. Tarih dersleriyle mistik yerler kana bulandı,  ve aslında televizyondan öğrendiğim kadarıyla savaşlar hala devam etmekteydi. Her şey çok zordu. Bir kaşif değil mühendis olmam isteniyordu. Daha uzaklaşmadan olduğum şehirden, kaybolmuştum.
İşte yıllar yıllar sonra kendimi bulup hayatımı düzene sokup, istediklerimi alıp, istemediklerimi atıp artık bir psikiyatriste ihtiyacım olmadığı kadar büyüdükten sonra sevgiliyle bir hayalimi gerçekleştirmeye o uzak ülkeye gittim. Tabi ki yanıma o fotoğraf makinasını alarak.
İşte orada sevgili benim bu fotoğrafımı çekti. Orada o soluk renkli ülkede, o binanın önünde, tam denklanşöre basarken otobüsün geçtiği yerde, hayallerimin içinde, yıllar yıllar yıllar önceki o albümün sayfasındaki bir fotoğraftan kendime bakıp gülüyorum, düşlerimi gerçekleştirmenin verdiği mutlulukla.

Eskiciler

19.2.12



Eskicilerin olduğu bir pazarda kendimi kaybetmiş şekilde dolanırken, bütün bu eşyaları güzel yapan şeylerden birinin: hiç bir markaya ait olmaması olduğunu farkettim. Eşyaların bir ruhu ve daha önce sahip olduğu sahibinin izleri var. Ama asla bir markaya aitliği yok. Bu yüzden insana hayal kurdurtan ve hiç şüphesiz ona sahip olduğunuzda anılarınızın mekanını süsleyecek eşyalar her biri. 





görseller Paris eskicilerinden.

2 Picasso, 3 Kadın

18.2.12


Paris'te bu iki tabloyu yakından gördüm. İnanılmaz etkileyici duruyorlardı. Bakmaya doyamadım. Hemen çıkıştaki hediye dükkanında kartpostalları vardı. Kartpostaldaki görüntü ile gerçeği birbirinden o kadar farklıydı ki. Şimdi de ekrandan bakıyorum ve hiç bir şey hissetmiyorum. Oysa orda, sergide beni tamamen ele geçirmiş hareketsiz bırakmışlardı. 

Bir kentin kendinin olması

19.11.11


Düşün, eğer ki kentinde kendine ait bir ağacın varsa; herhangi bir yerinde, bir ormanda parkta, yol kenarında o zaman o kent senindir.

Paris Keşifleri 2

12.11.10




Marc Perez
pic. via link


Bu sanatçının galeri camından gördüğüm ve beni kilitleyen çalışmasını internetten bulamadım. Doğrusunu söylemek gerekirse o çalışmanın bir adam figürü olduğunu hatırlıyorum ama tam olarak nasıl bir şey olduğunu hatırlayamıyorum. Gözlerimi kapatıp hatırlamaya çalıştığımda; o yere gidiyor, o sokağın başına yürüyorum ve onu gördüğüm galeri camınının önüne geldiğimde, tablodaki yüzle çakışan yansımamdan daha gerisindekini hatırlamıyorum. 
Demek ki gerçekten resminde kendimi bulmuşum. 

Paris

10.11.10

Burası 129 Vieille Du Temple. Paris te kaldığım ev.
Görüntü google map ten. Beni hayretlere düşüren ve yeni keşfettiğim özelliği sayesinde sokakları arşınlayabiliyorsun. Az önce yaptığım gibi. Böylece evden çıkıpta yürüdüğüm yoldan tekrar geçtim. Bu özelliğini keşfeder keşfetmez aynı şeyi Milano'da 1 sene kaldığım evim için de yaptım. Çok garip oldu. Özlem. İçine çektikçe kokladığın ve haz aldığın bir koku gibi. Hafızanın emdiği imgelerle biraz hüzüne sürükleyen bir duygu.
Fotoğrafa bakınca gördüğün aslında tam olarak o fotoğraf olmuyor sadece orda olduğun kendini hatırlıyorsun. Bu yüzden bir kentin, gitmeden önce gördüğün fotoğraflarının sende uyandırdıkları ile gördükten sonra uyandırdıkları bir olmuyor. Gitmeden önce gördüklerin hayallere, gittikten sonra gördüklerin anılara götürüyor seni. Ama bir şeyi farkediyorum ki: hayaller anılara dönüşmüyor. Sen sanki öncesinde kurduğun hayallerdeki kente hiç gitmemişsin gibi oluyor. Ve böylece hayallerde başka bir anıya dönüşüyor.
 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger