ETKİ

28.5.16


Galiba beni son zamanlarda en çok etkileyen sanatçı Berlinde De Bruyckere. Yıllar önce şunu yazmışım:  link , onunla ilk tanışmamın ardından.  İlk karşılaşmamın ardından ise büyülendiğimi söylemek istiyorum. Tarifi imkansız tuhaf duygulara sürüklüyor yaptıkları. Yüzeyinde gözünü gezdirirken, detaylarında kayboluyorsun, ve her bir detay seni başka bir yere taşıyor. Deforme olmuş bedenler, sanki yaşadığımız hayattaki hislerin ruhu dönüştürdüğü şekillere benziyor. Hani yaşadıklarımız bedenimizde iz bırakır ya, o yaşadıklarımız ruhumuzu neye dönüştürüyor, ruh bedenin içinde nasıl bir şekle giriyor onların heykelini yapmış gibi. 

İki yarım


Bakıyorum. Önce bir bütün görüyorum. Sonra onların yarım olduğunu farkediyorum. Sonra iki yarım bir bütün yapıyor mu yapmıyor mu onu düşünüyorum.

*Yapan sanatçının adını not etmemişim. 

Yontmak

13.3.16


Yontmak kelimesini seviyorum.
'Bir şeye istenilen biçimi vermek için dış bölümünü keskin bir araçla biçmek, kesmek'  şeklinde bir tanımı var, fakir türk dil kurumunun online sözlüğünde.

Bir heykeltraşın bir taşı yontması bana olağanüstü geliyor. Kocaman bir taşın küçük bir heykele dönüşmesi;
2 mm doğup, 2 ton ağırlığa kadar ulaşan güneş balıkları kadar olağanüstü.

Güneş balıklarını merak ediyorsanız, buyrun vikipedia nın korkunç anlatımına. https://tr.wikipedia.org/wiki/G%C3%BCne%C5%9F_bal%C4%B1%C4%9F%C4%B1   
İlk iki cümlesi şöyle:

Güneş balığı ya da Ay balığı (İngilizceSunfish)(Mola molaLatince mola değirmen taşı demektir), Molidaefamilyasına ait balık türüdür. Lezzetsiz ve kötü kokan etinden dolayı ticari değeri yoktur.

Özellikle ikinci cümlesi insana; balıklar kendi aralarında toplanıp, insan için lezzetsiz ve kötü kokan etinden dolayı ticari değeri yoktur, yazan bir sözlük yazmadıkları için insanlardan daha akıllı dedirtiyor. 
Açıklmanın devamında şöyle diyor: Eti yenilmediğinden, insanlar için hiçbir değeri olmasa bile ay balıklarının sayıları denizlerin kirlenmesiyle azalmaya devam etmektedir. Bilgiye erişim. 


Neyse konumuza dönelim. Kelimemiz yontmak. 


Bir gün oturdum, taşçıdan aldığım büyük bir taşı yontmaya başladım. Aklımda bir şekil vermek yoktu. Sadece yontmak istedim. Hissini yaşamak istedim. Bir taş, toz diye tanımlayabileceğim küçük parçalar atılarak yontuluyor. Taş toza dönüşüyor. Büyük bir zaman ve güç sarfederek.
Sonra yontmak, garip bir hazzı getiriyor. Sanki yontarak zamana yayılabiliyorsun. Hani o  zamanı delme isteği varya, kendine yer açmak için, işte yontarak zamanı delebiliyorsun sanki. 

Yontarken taşa şekil vermenin ne kadar zor olduğunu gördüm. Taşın yüzeyindeki çukurlara dalıp, onları büyütürken bir şekil veriyor olmanın da müthiş bir hazza dönüşebileceğini anladım. 
Sonra yontmaya devam ettim. Çünkü yonttukça gerçekten yontası geliyor insanın. Hele de benimki gibi, bir şekil verme amacın yok ise, yontarak taşı yok etmen mümkün. Taşın toza dönüşmesi ve açık kalan penceren esen rüzgarla dağılması an meselesi, arkasında bir iz bırakmadan.

Bir şeyi daha farkettim. Taşın olduğu hali, o halinin yontarak verebileceğin bütün şekillerden daha güzel. Öyle hissettim


Yontmak kelimesinin bir de insanda kullanılan hali var. Hani hepimiz yontuluyoruz ya. Yaşam bizi yontuyor. Ruhumuzu, duygularımızı yontuyor. Bunu çoğunlukla bir şekil verme amacı olmadan yaptığı için yontukça yontuluyoruz. 
Sonra,  bu yukarıdaki çalışmaya denk geldim. Ayakları yontulan sandalyeye. Aniden biten filmler gibi izin verirseniz yazıyı bitirmek, ve hala sandalye kalabilmeyi başarmış, (tabi üzerine oturalamayan bir sandalye ne kadar sandalye ise), bu çalışmaya uzun uzun bakmanızı istiyorum. 
  
the end

Görseldeki çalışma Jamie Pitarch'e ait. 

Merhaba Annette, Tanıştığımıza Çok Memnun Oldum.

2.3.15


Sevdiğim sanatçılar şehre gelince kendimi mutlu hissediyorum. Mutlu hissetmek ne kelime, ayaklarım yere basmıyor. Sanki zamanı delip geçip, onlar beni ziyarete geliyormuş gibi uçarak gidiyorum yanlarına. 
Sevgili Giacometti Pera'da. 
Ne yazık ki sadece bir nefeslik küçük bir sergi. 
Ama özenli hazırlanmış (yormayan renkler, çerceveler, aydınlatma) ve çok güzel işlerin olduğu bir sergi. Andan koparıp kendi dünyasının içine çekebiliyor. 
.
Bu onun işlerini ilk kez yakından görüşüm. Şunu söylemeliyim; hiç bir fotoğraf, o etkiyi verememiş. Hayalimdekinden daha da ötede. 
.
Çok garip hislerle çevrili heykeller. Yaşadıklarına eminim. Sadece uzaktalar. Ama yaşıyorlar. Öyle ki 
hepsiyle tek tek tanışma isteği uyandırıyor.- Merhaba Annette, merhaba Diego, tanıştığımıza çok memnun oldum. Ben de Yasemin. 
.
Heykellerin boyutları ise olağanüstü. Sanki onlara çok yakından ya da çok uzaktan bakıyormuşssun gibi hissettiriyor. Ama arada hep bir mesafe var. Heykele biraz yakından bakmak için eğildiğinde ise sanki gizli gizli birini inceliyormuşsun gibi bir tuhaf bir duygu veriyor. 
.
Heykellere dokunarak bakmak özlemimi biliyorsunuz. En çok Anish Kapoor'da yaşamıştım. Ama nedense Giacometti heykellerine dokunmak istemedim. Sanki dokunursam onları rahatsız edebilirmişim gibi geldi. 
.
Sanatçıların yazı ve mektuplarının sergilenmesi ise bana hep biraz tuhaf geliyor. Sanki o sanatçı diye bütün gizli defterlerine bizim bakma hakkımız varmış gibi davranıyoruz onlara. 
.
El yazısı çok güzel ama. 
.

İlham #26

8.1.15


Bir kitabın içinden dünyaya bakmak...

Açıklanamayanlar

30.11.14


'' Sürekli bir şeyleri açıklamaya çalışıyoruz. Bazen kendimizi açıklamaya çalışmamız yetmiyormuş gibi başkalarını da açıklamaya çalışıyoruz. Örneğin:
Bir intihar haberi alıyoruz. İntihar haberinden bir kaç saat sonra da gelen açıklamaları okuyoruz: Annesinin ölümüne üzülmüştü, bilmem neyi kaldıramadı, depresyondaydı, sevgilisinden ayrılmıştı vs vs.
Belki de intihar gibi, bazen hiç bir şekilde açıklanamayacak bir şeyi bile açıkladığımızı sanıp içimizi rahatlatıyoruz. ''

Tam olarak buna benzer şeyler düşünüyordum, Rodin müzesini gezerken. Çünkü sürekli insanlar kulaklarında dinleme cihazları Rodin in neyi neden yaptığını duymaya çalışıyorlardı. (Oysa biraz daha dikkatli dinleseler duyabilecekler, heykelleri)

Demek istediğim bu dünyada her şeyin bir açıklaması yok ve olmak zorunda da değil.
Hatta dünyada güzel olan bir çok şeyin açıklaması yok.

Duvara yasladığım fotoğrafın, tesadüfi karşılaşmaların, sevgilinin kokusunun sindiği tişörtlere olan bağlılığımın, resmin yüzeyinde kalan fırça kılının, koparıp atamadığım kurumuş dalların. 

yukarıdaki heykel: Rodin

Musée Rodin

23.11.14


Çatımızda sevgiliyle dinlediğimiz müzik geldi aklıma, müzenin heykellerle dolu bahçesini gezerken. Notalar havaya doğru akıp giderken kulağıma değen melodi olağanüstüydü. Başka bir şekilde dinlemekti bu. Beni çok etkilemişti.* Benzer bir duyguyu bu açık alanda donup kalmış taşlara bakarken hissettim. Başka bir tür özgürlükleri vardı sanki. Varlıkları etkileyici ve keskindi. 
Bir ağaç gövdesinin hemen yanı başında, onun gibi hafif eğilmiş. Suyun kenarında, bedeninin kıvrımlarına dolan yağmur suyuyla. Ya da yerde uzanmış, düşen yaprakların seslerini dinliyor. 









-Yer: Rodin Müzesi / Paris
-Fotoğraflar: İbrahim Zengin

*Hatta şu yazıda biraz bahsetmişim.



İlham #23

3.11.14

Marie-Josée Roy

Paris #1

10.10.14


Biri benim heykelimi yapmış.

Marc Perez

Yeni Dünyamdan Selam

13.5.14


33 yaşındayım. Ve beynimin içerisinde yepyeni bir dünya oluşmuş gibi hissediyorum. 
Gördüğüm, yaptığım, yarattığım her şey farklılaştı. Tüm düşünce sistemim değişti. 
Şöyle anlatayım: Bugüne kadar hep bir şeyler öğrendim, bir şeyler öğrettiler. Okumayı yazmayı, başka dilleri, dinleri, matematiği, geometriyi, sanatı, tarihi, felsefeyi, fiziği, coğrafyayı, mimarlığı, yapıyı, malzemeleri, mimarlık tarihini, sanat tarihini, fotoğraf çekmeyi, gitar çalmayı, plan çizmeyi, photoshopu, kimyayı, iklimi, bitkileri, arkeolojiyi, uzay ve gezegenleri, molekülleri, hücreleri, organları ve diğer herşeyi. Ve tüm bunlar beynimde parça parçaydı. Aynı taş parçaları gibi. Ya da odun parçaları, mermer tozları gibi. Bazı öğretilenleri ise çok iyi öğrenmiştim. Onlar ise güzel oyulmuş ahşap parçaları gibiydiler ya da mükemmel bir forma kavuşmuş mermerler. Ama yine de bir bütünlüğü yoktu. Hepsi kafamın içinde ayrı ayrı yerlerde duruyorlardı. 
Şimdi ise onları istediğim gibi bir araya getirip, bir şeyler inşa edip, sonra yeniden bozabiliyorum. Evet  o farklı oyulmuş mermerleri, ahşap tozlarıyla bir araya getirip, form almış ya da almamış taşlarla beraber öyle uyumlu bir araya getirebiliyorum ki, onlardan istediğim evleri, gemileri, kaleleri inşa edip bozup tekrar başka bir şey yapabiliyorum.  Hatta bazen tek tek varolan o parçaları bile kendim yeniden oyup yeni parçalar elde edebiliyorum. 
Kısacası öğrendiğim her şey birbiri arasında milyon kez etkileşime girip her seferinde yeni ve başka bir şeye dönüşebiliyor.  
Yeni bir yerdeyim. Bulunduğum yerden gördüğüm, aynı olan her şey birbirinden çok farklı. Ve ben onlarla istediğim gibi oynayabiliyorum. 
Yeni ve heyecan verici dünyamdan selam. 

İlham #13

30.1.14

Xu Zhen

Bir heykel

5.1.14

Bu heykeli çok sevdim.


Evren Durmadan Genişliyor!

20.11.13


Einstein üniversitede profesörlük yaptığı dönemde bir öğrencisi çıkan soruların tamamının geçen seneyle aynı olduğunu söylemiş. Einstein'da -Evet bütün sorular aynı ama cevapları tamamen farklı- diye yanıtlamış.

Bu cevabı o kadar çok sevdim ki, beni adeta özgürleştirdi.

Doğruların ve yanlışların olmadığı, ama doğru ve yanlış diye öğretilen şeylerin sürekli yer değiştirdiği bir dünyada yaşıyoruz.
Bilimin kendi içinde genişlemesi bir yana, insan da kendi içinde aynı şeyi yaşıyor.
Örneğin ben her sene aynı kitabı okuyup, tamamen farklı şeyler algılıyorum ve farklı şeyler öğreniyorum.
Kısacası evren durmadan genişliyor.

Contemporary Istanbul' dan Notlar

11.11.13


Güncel Sanat'ta Son Durum.

İstanbul'daki bu sanat fuarının ambiyansı ne yazık ki tüyaptaki ayakkabı fuarının ambiyansının ötesine geçemiyor. Kötü bir ışıklandırma, kötü duvar renkleri ve dip dibe asılmış bir sürü resim, tablo ve sürekli yankılanan gürültü. İnsan bir süre sonra boğuluyor. Bir de üzerine kalabalık ve sürekli fotoğraf çekenler eklenince gerçekten çekilmez bir hal alıyor. Halbuki bir sanat eserine bakıyorsun; gözlerin yorulmaması, ve odağın sadece baktığın şey olması gerekiyor. Ama malesef sanki Zara ucuzluğunda gibiyiz. Bütün mallar dökülmüş ve arasından iyilerini seçmeye çalışıyoruz. Kısacası bana ortam son derece keyifsiz geldi. Keyifsiz ve yaratıcılıktan uzak.
Aynı şeyi sergilenen eserlerin büyük bir kısmı içinde rahatça söylemem umarım yanlış anlaşılmaz.

Şöyle ki benim gözlemlerime göre sanat dendiğinde ki yaklaşım , ya da başka bir deyişle sanat eseri üreticilerinin yaklaşımlarını kendi çapımda gruplandırmaya kalktığımda şöyle bir tabloya ulaştım.

-Birinci sıradakiler: Sanat eserini bir dekor olarak görenler. Bu grup bir önceki cümlemde neden sanatçı değil de sanat eseri üreticisi demiş olmamı aslında açıklıyor. Bu gruptakiler bir tüccar bir iç mimar gibi olaya yaklaşıyor. Bence kabul edilemez bir durum değil. En azından içi boş bir çok sanat eseri diye tabir ettiğiğimiz çalışmadan daha iyi. Bir anlamda sanat eserine işlev de yüklüyor diyebiliriz. Bu grup çalışmalarını yaparken büyük bir otel lobisi ya da bir evin kocaman girişini düşlüyor olabilirler. Tamamen estetik kaygısı taşıdıklarını düşünüyorum.

-İkinci sıradakiler:  Warholcüler. Bu grup Warhol mirasını yiye yiye bitiremediler. Tek kaygıları çarpıcı olma. Bu kaygı o kadar yoğun ki yaptıkları şeydeki duygu veya estetik tamamen geri planda. Ben bu grubun gidişatını iyi görmüyorum. Çünkü başlangıç noktaları hep bir taklit. Gelişi güzel karalamalar, tekrarlar, canlı renkler, küfürler, kanlar, kendi çapında bir asilik, cinsellik, devasa boyutlar vs vs. İzin verirseniz Tracy Emincileri ve neon yazıcılarını da bu gruba almak istiyorum. Bu grup sesini bağırarak duyurmaya çalışıyor ama çok gereksiz çünkü zaten söylemeye çalıştıkları şeyi çoktan biliyoruz.

-Üçüncü grup: Satılma veya dikkat çekme derdi olmayanlar. Doğrusunu söylemek gerekirse bu grubu seviyorum. Çünkü bir dertleri var. Dikkatlerini çeken bir durum var ve bunu size dokunarak iletebiliyorlar. Hal böyle olunca sanatçının kendisinin ya da genel olarak yaptıklarının, hayat hikayesinin hiç bir şeyin önemi kalmıyor. Bu grubun tek sıkıntısı bence o kravatlı sanata yatırım yapan amcaların gözünden kaçıyor olmaları. Çünkü onları anlamak ve hissedebilmek için başka bir ruh gerekiyor. (O küçük mdf leri boyayan sanatçıyı bu gruba dahil edebiliriz.)

-Dördüncü grup: Taklitçiler. Bu grup aynı osmanbey'deki tekstilcilere benziyor. Ne satıyorsa onu üretiyor. Ama dokunmaktan uzak olduğu için olmuyor.

-Beşinci grup: Malzmeye abananlar. Bu grup farklı malzeme kullanırsa bir sanat eseri ortaya çıkarabileceğini düşünüyor. Çalı çırpı çöp ne bulursa deniyor. Kimisi oluyor kimisi olmuyor.

-Altıncı grup: Sanatını konuşturanlar. Bu grup tekniği kullanmadaki ustalıkla öne çıkıyor. Zaman zaman teknik her şeyin önüne geçtiği için etkileyiciliğini kaybediyor. Ama zaman zamanda sizi gerçekten başka bir dünyaya götürüyor. Ve bunu başarabilenler gerçekten sanatçılar.

-Yedinci grup: Arayıştakiler. Bu grup yeni bir dil arayışında olanlar. Video, ses, görüntü gibi farklı alanlarla kendilerini besleyip sürekli bir deneme halindeler. Ben bu grubunda takipçisiyim. Çünkü onlara ihtiyacımız var.

-Sekizinci grup: Photoshopu yeni keşfedenler. Burda gerçekten iyi fotoğraflarla, iyi olmayanlar ayrışıyor. Bir de iyi kolajlarla, iyi olmayanlar da.

Artık günümüzde bir şeylerin bizi şaşırtması ve bizim herhangi bir şeye hayranlık duymamız çok zorlaştı. Pinteresti açıp art yazıdığımızda milyonlarca şey görüyoruz. Bu yüzden resim ya da heykelin tek başına yaptıklarının yeterli olmadığını düşünmeye başladım. Bence sanat artık bir deneyim yaratma derdine giriyor. Bu deneyimi yaratması içinde mekan, ses, ışık çok önemli. Ama her şeyden önemlisi tabi ki fikir ve uygulaması. Bence günümüzün en iyi sanatçılarından biri Marina Abromoviç. Çünkü tamamen insanlara yeni bir deneyim yaşatıyor. Bunu yaparken ister teknolojiyi kullan, ister basit objeleri hiç farketmez ama fikir her şey demek. Eğer sanat eserinin derdi bir duygu uyandırmaksa bunu kesinlikle deneyimle yaşamaya ihtiyacı var artık insanın. Bir şeylere dokunmalı örneğin. Artık sadece bakmak -dokunamadığımız heykeller- bir anlam ifade etmiyor. Bir şey yaşatılmalı ona. Öyle basit ayna esprileriyle olacak bir şey değil bu. Heyecanlanmalı, duygulanmalı ya da çoşmalı. Ama kesinlikle duyguların yoğun olduğu yere aynı arı kovanı misali bir çomak sokulmalı.
Diye düşünüyorum.

Ve herkese iyi pazartesiler diyip huzurlarınızdan ayrılıyorum.

Üstteki çalışma: Antoine Rose

Kumdan Kale

27.10.13


Geçen hafta sevgiliyle yaptığımız kumdan kale.
Hani şu yazıda bahsettiğim.

Kırmızı

15.10.13


Anish Kapoor'un kırmızısı ile karşı karşıyayım.
Muazzam bir boşluk var karşımda. Yoğun bir hisse kapılıyorum. Ama bu hissi veren şey sadece form değil, seni alıp götüren kırmızının tonu. Bu nasıl bir kırmızıdır. Daha önce karşılaşmadığım görmediğim bir kırmızı. Ve sürekli kullanıyor o tonu.
Daha önce sevgiliyle kırmızı rengi üzerine konuşurken, bana kırmızı rengin içindeki siyahlığa baktığını söylemişti. Ben de kumaş seçerken sürekli kırmızının karanlığına bakıyorum. Bugün okudum ki: Anish Kapoor kırmızının içindeki karanlığın, siyahlığın maviden ve siyahın kendisinden bile çok daha farklı olduğunu düşünüyor. Bu düşünceye katılmamak ve kapılmamak elde değil.

İstanbul'da Anish Kapoor Sergisi

14.10.13


Anish Kapoor'la tanışmam mimarlık okuduğum üniversitenin birinci yılında bir ders çıkışı kütüphanede bulduğum bir dergiyle olmuştu.
Bu yukarıdaki görselin bulunduğu o dergi sayfası elimde internetten hakkında yazılmış yazıları okuyorum. (Evet bazı beğendiğim işlerin olduğu dergi sayfalarını gizlice yırtar, saklardım. O zaman bunu yaparak kamu malına zarar vermekten öte, işlediğim suç beğendiklerimi sadece kendime saklamış olmamdı.  Şimdi ise beğendiklerimi herkesle paylaşabiliyor olmam umarım suçumu biraz hafifletmiştir.)

Ona olan hayranlığım, her yaz tatilinde kumsalda kumdan onun yaptığı gibi boşluklar yaratmaya çalışarak ve onun yaptığı her işi takip ederek devam etti. Bazen çok şanslıydım çünkü bir çok galeri ve müzede işlerine denk geldim. Onun işlerini gerçek boyutta ve büyük mekanlarda gördüm. Hatta Seçkin Pirim'in ondan bahsettiği videosunda anlattığı gibi çaktırmadan işlerine dokundum.
Bence onun insanlara sunduğu inanılmaz bir deneyim. Bir kere baktığın hiç bir sanat eserine benzemiyor. Çünkü seni herhangi bir düşünceye veya öğretiye yönelten, hiç bir simge, anlatı, alt metin, hikaye, figür yok. Sadece bir boşluk var, bir kütle var, renk var, doku var. Ve orada öyle karşında hiç bir şey söylemeden var oluyor. Sen de bir anda onun karşısında donuyorsun, duruyorsun. Ve en önemlisi unutuyorsun; kendini, günlük hayatını, eve dönerken ekmek alim diye kendine söylenmeyi, havanın soğukluğuna rağmen giydiğin kazağın seni yakmasını, kestiğin parmağındaki sızlayan yaranı. İşte karşında zaman yarılmış ve sana farklı bir mekan sunuyor, doku sunuyor, bilmediğin formlar sunuyor. Boşluğun ve hiç bir şeysizliğin ortasındasın. Kimine dokunmak istiyorsun, kiminin içine girip kaybolmak. Yoğun bir his yaşamaya başlıyorsun. Ve insan anca arındıkça yoğunlaşabiliyor.

Yaptığı işlerin görüntülerinin, kusursuz olması gerektiğinden bahsediyor bir röpörtajında. Çünkü ancak kusursuz olursa o heykel/obje; o zaman gerisini görebilirsin diyor. O zaman onu aşabilirsin diyor. Bu düşünceyi çok sevdim, çünkü benimde kendi içimde vardığım bir nokta bu. Küçükken klasik gitar çalardım ve bir keresinde hoca bana çaldığım parçanın hissini verebilmem için parçayı kusursuz, hatasız çalmam gerektiğini söylemişti. Hiç şüphesiz bir notaya bile yanlış bassan, insanları müzikle götürmeye çalıştığın yerden ışık hızıyla geri döndürebilirsin. Ve o çıkardığın uyumsuz sesle bir daha kimse kendi düşüncelerine yolculuk yapamaz. Aynı onun gibi. Tasarımda da öyle. Kusursuz bir şey ortaya çıkarmalısın ki, -işçiliğiyle, malzemesi ile- insanlar onun ötesine geçebilsin. Bu düşünce onun yarattığı formlardaki kusursuzluğu açıklıyor.

Gelelim sergi mekanına ve sergiye. Sergi, Sakıp Sabancı Müzesindeydi. O müthiş bahçeli yer. Orda gördüğüm diğer sergilerle kıyasladığımda oldukça doyurucu bir sergi olduğunu söylemeliyim. Çok fazla çalışmanın olmasının yanı sıra bir kısım işlerin bahçede güzel yerlerde konumlanmış olması keyifliydi. Sonuçta bunlar bir heykel ve yerleri çok önemli. Müze mekanının elverdiği ölçüde iyi iş çıkarıldığını düşünüyor, ama keşke daha büyük mekanlarda, hatta mekanın kendisinin varlığını bile unutabileceğimiz çok daha büyük mekanlarda görebilseydik şu işleri demekten kendimi alamıyorum.

Bir de heykel sergilerinden iki temennim var. Birincisi bırakın elleyebilelim şu heykelleri. Duvara lütfen dokunun yazıları asılsın artık.
İkincisi nolur artık sergilerde fotoğraf yasaklansın. Sürekli birilerinin ellerinde kamerayla, sağa sola çekil demeleri dayanılamaz bir işkence.

http://anishkapooristanbulda.com



İlham #2

22.8.13



Tarihi Hissetmek / bir film

10.8.13




'Hayatının kalanını akıl hastanesinde geçirdi.' 
Bu cümle tarihi ele alış şeklimiz. Tarihi okuma şeklimiz. Her şey bir cümlede biter. Çünkü okullarda da öyle okuduk tarihi. 'Savaşlar bilmem kaç yıl sürdü, bilmem kaç kişi öldü'.  'Bilmem kişi idam edildi' Bilmem kim intihar etti.' Ve okurken bilmem kaç kişinin öldüğünü kitapta, içimizde hiç bişey hissetmedik. Çünkü bu cümleyi belki bilmem kaç kere de yazılı kağıdına yazdık. 'Şu kadar insan öldü'
Bugün Camille Claudel, 1915 filmini izlerken bunu düşündüm
Yaşamının akıl hastanesinde geçen, kısa bir sürecini anlatan film, sadece bu cümleye odaklıydı. Hayatını wikipediadan okurken soluduğumuz son cümlesinin -yaşamının geri kalanını akıl hastanesinde geçirdi- ne anlama geldiğini hissettiren bir film. 

#ilham #heykel #resim

27.4.13



 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger