Yaz'ım

28.8.14


Yazın başında Lawrence Durrell'in kitabından bir yazı okumuştum. Bir yazını anlatıyordu. Çok etkilendim. Ve yazın başında bir sürü hayal kurdum. Bir sürü. Bazı hayaller gerçek oldu, bazı hayaller yerini başka gerçeklere bıraktı, bazıları da birer anı oldu. 

Tüm anları, kitap sayfalarının arasında sonsuzluğa açılan boşluklar gibi yaşadım. 
Aynı açık havada müzik dinlemek gibi. Notalar akıp gidiyor hiç bir yere çarpmadan; suyun akması gibi, havaya akıyor ve karışıyor. Ve senin kulağına sadece değmiş oluyor. Hepsi bu. Sanki senin için çalmıyor ama sen duymuş oluyorsun. Bir mekanda özellikle dinlemek için çalmaktan farklı. Çünkü kapalı bir mekanda sesler yankılanıyor ve senin duyduğun ses, geri gelen bir önceki sesle karışıyor. Oysa açık alanda her bir sesin sonsuzluğa doğru yolculuğunda, sen de duyduğun her an, onun sonsuzluğuna kapılabiliyorsun. Ve duyduğun her seste bunu yapman mümkün. Sonsuzluğa açılan anları yaşaman.
  
Bazı anlarım.

-Bu yaz muhteşem gün batımları izledim. Faralya'ya gitmek için Fethiye'den taksiye bindiğimizde güneş batıyordu. Ve güneş biz dağların yamacından kıvrılarak kalacağımız yere gidene kadar muhteşem renkleriyle eşlik etti. Bir kaç kere durduk. İzledik. Ve tekrar devam ettik. Ve orda kaldığımız süre boyunca her gün güneş inanılmaz bir şekilde battı.

-Gece ise yıldızlar olağanüstüydü. Artık gece karanlık olmayan bir şehirde yaşamaktan, tamamen unutmuşum gecenin neye benzediğini. Çok farklıydı karanlığı, milyonlarca yıldızı. Gökyüzü adeta uzaya açılıyordu. Binlerce yıl önce, gece dünyadan gökyüzü ne kadar garip görünüyordu kim bilir.  

-Bu yaz iki uçuş denemem oldu. Biri fethiye semalarında yamaç paraşütü ile -yazısı burda-,  diğeri de alaçatı semalarında gyrokopter denilen küçük bir uçakla. O da işte burda. 


Bu uçak bana Küçük Prens'teki uçağı hatırlattığı için çok sevdim. 

(Bu arada çok garip yükseklikten korkmadım. Yüksekteyken yüksektesin. Karada ne kadar güvenliysen/güvensizsen, havada asılı kaldığında da durum farklı değil. ) Havada asılı kalma / yer çekimine bir süre de olsa karşı koyma; işte bu duyguyu iliklerime kadar hissettim. 

-Bu yaz sevgiliyle yaptığımız en güzel şey, evimizin çatısını beyaza boyayıp, minderler koyup, bir sürü bitki alamamız oldu. Bitkileri saksılarda, yani bir avuç toprakla yaşatmaya çalışmanın ne kadar ütopik bir fikir olduğunu gördüm. Düşünsenize toprağa para verip alıyorsun, sonra onu bir kaba koyuyorsun, sonra doğada ki bir bitkiyi alıp o kapta yaşamaya devam et diyorsun. Okyanusları şişelere doldurmak gibi. Her neyse. Tüm bitkilerimizi çok sevdim. Onlara özenle bakıp suladım. Kimileri hayata tutundu, kimileri tutunamadı. Ölen bitkilerim için üzülmeyi bırakmam bir yaz aldı. 

-Muz ağacı, mango ağacı, mandalina ağacı, limon ağacı ve adını bilmediğim bir sürü değişik ağaç gördüm. Bir de üzüm ağacı. Hayatta yaşanabilecek en güzel duygulardan biri; sudan çıkıp havluna sarılıp güneşin seni kurutmasını beklerken, oturduğun yerin tepesinden sarkan salkımlardan üzümlerini koparıp yemek. Hayatımda uzun yıllardan sonra ilk kez yediğim bir şey için para vermedim. Ne kadar garip hissettirdiğini anlatamam. Çünkü hayat şöyledir canın üzüm çekerse manava gidersin parasını verir alırsın. Sağdan soldan sarkan salkımlar gelmez insanın aklına. Oysa şimdi bir üzüm düşlediğimde, ağacını düşlüyorum. 

Şimdi sırada sonbahar var. 

*yukarıdaki fotoğraf çatıdaki bitkilerimizden biri. 




Eşsiz Bir Duyguydu

19.8.14


Korkuyor muyum? Bilmiyorum. Kendime soruyorum. Cevaplayamıyorum. Tırmandıkça dağa, belki biraz, diye düşünüyorum. En tepeye varıp o kendimizi bırakacağımız yamaca geldiğimizde evet korkuyorum diyorum. Ama sonra solumdaki muhteşem manzarayı görüyorum. Ve büyüleniyorum. Yavaş yavaş hazırlanmaya başladığımızda çok garip bir şey oluyor. Sanki daha önce defalarca yapmışım gibi her şey çok normal geliyor. Korku kalmıyor. Koşmam gerektiğini söylüyor pilot. Havalanana kadar koşmalı ve durmamalıyız diyor. Aşağı doğru süzülmeye böyle başlıyor olmak ilginç geliyor. Kendin koşarak, koşa koşa uçuşa geçiyorsun. Fikir hoşuma gidiyor. Önümdeki paraşütler sırayla gökyüzüne doğru yükseliyor. Sevgili atlıyor. Arkasında ben varım. Her şey hazır bekliyoruz. Bir rüzgarı bekliyoruz. İşin bu kısmı bile hoşuma gidiyor. Bizi savuracak bir rüzgarı beklemek. Sonra hafifçe hissediyorum gelen rüzgarı. Ve paraşütümüz yukarı doğru açılıyor ve pilot koşmamı söylüyor. Koşmaya başlıyorum. Ve hemen arkasından ayaklarım yere değmemeye başlıyor. Boşlukta bir kaç adım daha attıktan sonra duruyorum. İşte havadayım. Havada asılıyım. Bazen şiir yazarken olduğum yerdeyim. O yüzden hiç yabancılık çekmiyorum.
Ayaklarım yere, başım göğe değmiyor. Aradayım. Dünya kesinlikle yuvarlak. Şurdaki kara parçası aynı haritadaki gibi ve küçük adalarda. Ama hiç bir haritada yer almayan şu güneş ve denizin parlaklığını görebileceğim tek yerdeyim belki de. Yavaş yavaş ilerliyoruz. Aynı ağaçtan düşmekte olan bir yaprak gibi.
Çok tuhaf hiç korkmadım. Hatta korkuyla ilgili hiç bir şey yaşamadım.
Yarım saat süzüldükten sonra iniş yaptık.
Yarım saat sanki kalbim, dünyanın kalbiyle bir attı.

Fotoğraflar #2

17.8.14


(Başka yaşam formları da mümkün. Geçmişinin bir bölümünü mimarlık öğrencisi olarak yaşayan ben, düşünüyorum da şöyle bir projemiz olsaymış ya; o götürdükleri arazilere bilmem ne havalanını, bilmem ne sanat galerisini, bilmem ne ofisinin hayalini yapacağımıza bir barınak yapsaymışız. Ama gerçek bir barınak. )








 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger