Bosna Hersek / Acaba en sonunda...?

22.11.10


-Acaba en sonunda intihar mı edicez?

Bosna-Hersek in, yeşil nehrinin, arkasında uzanan kapkara dağlarının, mermi izleri olan binalarının, mezarlıklarının önündeki, cama yansıyan yansımamı izlerken sevgiliye dönüp bu soruyu sordum.  
–acaba?

Dudağını bilemiyorum dermişçesine kıvırdı.


Mostara varmak için Dubrovnikten bir otobüse binip 4 saat yol aldık. Ne görüceğimden habersiz başlayan bir yolculuktu bu, oraya gideceğimi bilmediğim için de tek bir kelime yazı okumamıştım bu şehir hakkında. Denizdeki adaları izlerken hayaller bile kurmadım. Sadece çok güzel bir adanın yanından geçerken düşlere daldığımı hatırlıyorum. Ya da gördüğüm bir düştü, emin değilim. Defterime sarı, lacivert, gri karışımı yazmışım. Üzerinde de sanki bir toz bulutu vardı. Güneş ışığıyla iyice parlamış ve adayı tarif edemediğim bir hale sokmuştu. Denize yansıyan rengi çok keskin bir şekilde denizin parlak mavisinden ayrılıyordu. Sonra bir daha ona benzeyen bir düş yada gerçeklikle karşılaşmadım.

Başka, hiç düşünmediğim bir gerçeklikle karşılaştım. Defterime katliam yazabilmişim sadece hakkında.

Mostar. Kente bir tur rehberi ile gidiyoruz. Güzel bir Türkçeyle konuşan bosnak bir adam bu. Şehre girmeden bize Bosna hersek i, mostarı ve savaşı anlatıyor. Bunları anlattıktan sonra bize kentteki savaş yaralarını görüceğimizi söylüyor. Ve ben anca kente girince bahsettiği yaraların soyut bir tasvir değilde somut bir gerçeklik olduğunu anlıyorum. Binalar yaralanmış, insanlar yaralanmış, yollar yaralanmış, köprü yaralanmış. Ve iyileşmemiş yaralar. Binalar delik deşik. Bir mimar gözüyle bazı binaların yüzeyindekiler bir alçı sıvaya bakar dediğiniz delikler öylece hüzünlü bir şekilde duruyor. Sadece yaraların acısı dinmiş, ya da artık hissetmiyorlarmış gibi. Elimi mermi deliklerinde gezdiriyorum. İçim acıyor. Aslında binalar ölmüş ve cesetleri bizim gördüklerimiz. Bu yüzden acısı yok.


Kentin küçük binalarının arasından, nehrin iki ucunu birbirine bağlayan köprünün üzerinden geçiyoruz. Tur rehberimizden bu köprünün Osmanlı döneminde Mimar Sinan’ın öğrencisi Mimar Hayruddin tarafından 1566 yılında yapıldığını öğreniyorum. Ve bu köprü tamamlandıktan sonra mimar 2 sene kayıplara karışmış. Nedeni ise eğer köprü olurda yıkılırsa cezası mimarın kellesinin uçurulmasıymış. Mimarda iki sene sonunda köprü yıkılmayınca geri dönebilmiş Mostara. Bu bilginin hemen arkasından köprünün bir ayağında oynatılan videoya bakakalıyorum. Savaşta köprünün nasıl yıkmak için ardı ardına ateş edildiğini gösteren savaşı anlatan bir belgesel. Ve onlarca ateşten sonra yüzyıllardan ayakta kalan köprü yerle bir oluyor. İşte insan olmaktan utandığın an, dünyaya lanet ettiğin an. Gözlerim doluyor. Öyleki netlik bozuluyor.  
-Şu anda duran köprü, orjinaline uygun bir şekilde yapılan bir kopyası- 

Nehrin kenarlarında yer alan küçük mekanları, açıklıkları geziyoruz. Kafamı kaldırdığımda camilerin minarelerinin yanlarında haçlar ve yanlarında bina kalıntılarını görüyorum. Her nefes alışımda daha da mutsuz oluyorum.

İnsanlar ise fotoğraf çekiliyor hiç durmadan. Her yerde. Beraber kenti gezdiğim insanlar bir köprünün üstünde hep beraber fotoğraf çektirmek istediklerinde sevgili beni kolumdan çekip gülümse diyor. Ben ise gülemeyecek halde olduğum için kafamı arkaya çeviriyorum. Ve o anda işte çatının üzerinde oturan bu adamı görüyorum.

 

Hikaye gibi. 

Herkes kameraya bakıyor, ben adamı bakıyorum, adamda kendi dünyasına bakıyor. Çekilen kare böyle bir şeydi. Ama fotoğrafı çeken kişinin farkedeceğini bile zannetmiyorum. Bu kareyide sevgilim çekmiş. Ben dalmıştım dinlerken bu çatının üzerinde oturan adamın hikayesini. 



Bize savaşı, ülkesini anlatan tur rehberimizin Hırvatistandan bahsederken sesindeki nefret tonu çok ilgimi çekti. Ve hiç hoşlanmadım aslında. Sonuçta daha yeni Hırvatistan dan gelmiştim ve o köprüyü yıkan hiç bir hırvata rastlamadım. Bir türk olarak orda türkleri ya da osmanlıları temsil etmediğim gibi. Sonra bize yapıştırılan isimlerin işte tamda bu yüzden olduğunu farkettim. Bizi ayırmak, bizi nefretle doldurmak, ve böylece olan biten için birilerini suçlamak. Sonuçta daha ilkokulda öğrenmiyormuyuz bu vatan için kanımızı akıtmamız gerektiğini, yunanlıları denize döktüğümüzü. Aslında o tarih kitaplarında bile anlatımın ne kadar aptalca olduğunu farkettim. Yunanlılar, Almanlar, İngilizler. Ben şahsen 1.Dünya savaşında savaşan hiç bir ingilizle karşılaşmadım, hiç birini suçlamak istemiyorum. O zaman neden bu benim tarih kitabımda bu şekilde yazıyor. Ve bunu bana neden benimsetiyorlar? Daha iyi yönetebilmek için. Sonuçta Mostar a giden otobüste bile 13 kişiydik ama fikir birliğine varamıyorduk, ki bir toplum nasıl hemfikir olsun.


Öğle yemeği için oturduğumuz kuzucuda tur rehberimize türkçeyi nasıl öğrendiğini sordum. Bana 6 sene 
Kocaelide kaldığını söyledi. Savaş sırasında o ve ailesinin esir düştüğünü ve babasının bir arkadaşının onları Türkiye’ye ye kaçırdığını ve ancak savaş bittikten sonra geri döndüğünü anlattı. O sırada su almak için nehre inen insanların nasıl öldüğünden bahsetti. Adam Hırvatlardan nefret ediyor. Söylemeye dilim varmıyor ama nefret etmesi normal. Bu yaşam şekliyle, bu bize öğretilen şekliyle normal.

Saraybosna'ya doğru yol alırken üzeri yağmur bulutları ile kaplı bir köyden geçiyoruz ve tur rehberimiz bize bu köyün Hırvat köyü olduğunu, Hırvat hükümetinin burdaki nüfusu arttırmak için bu evleri yaptırdığını ve hırvatları buraya yerleştirdiklerini anlatıyor. O sırada bir evin balkonunda çamaşır asmakta olan bir kadın görüyorum. Çok merak ediyorum. Acaba bu yaşlı kadının sırf hırvat nüfusunu artırmak için bu evde olduğundan haberi var mı? Ya da bunu umursar mı? Umursuyorsa acaba kendini kullanılmış mı hissediyor yoksa vatan için bir hizmette bulunmanın gururunu mu yaşıyor. Belki de tek derdi asmakta olan çamaşırın yağmur başlamadan kurumasınokta.
 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger