Çamaşır İpleri

26.10.14


Geçtiğimiz ay kısa bir Paris seyahati yapıp ardından da Ankara'ya geçtim. İstanbul'dan ayrı kalınca şehrin etkisini daha bir net anlıyor insan. Stresini, baskısını, güzelliğini, çirkinliğini, sorunlarını her şeyini gözden geçirirken buldum kendimi. 

İstanbul sokaklarından geçerken kentin düzeninin, yapıların insanların yaşayışlarıyla ne kadar zıd olduğunu görüyorum. Hatta size Calvino'nun 'Geometrik rasyonellik ile insan yaşamlarının iç içe geçmiş yumağı arasındaki gerilimi...' diye başlayan cümlesini tam da dile getirmek istediğim şeyi ne güzel betimlemiş diyerek yazmak istiyorum. Bu gerilim işte bahsettiğim. İki binanın arasına çekilen çamaşır ipi bu gerilimin görsel metaforu olabilir hatta. Bu gerilimi Ankara'da çok yaşamıyor insan.  Nedeni ise şehrin baskın binalarının, kimliksiz düzeninin insanların üzerine hükmetmiş olmasından kaynaklanıyor. Yani insanlar bir şekilde sunulan düzene kendi yaşamlarını değiştirerek adapte olmuşlar. O yüzden bir çamaşır ipi dahi görmezsiniz binaların arasına gerilen. 3 oda 1 salon evlerinde çözümü üretip uygularlar. Kentin kimliksizliği, insanların gelenek görenek ve alışkanlıklarına bir sünger çekip onları tek düze bireylere indirgemiştir. İstanbul'da ise bireyler kent ile çatışma halindedir.
İstanbul insanı sokakta yaşamak ister. Açık alanda oturup çayını yudumlamak, halısını yıkamak, biberlerini asmak, yorganını silkelemek ister. O çamaşırlar açık havada kurumalıdır. Ama kentin yapısı buna izin vermez. Ve insan kentin yapısına tekil bir bireyin yapabileceği kadar etkilerde bulunarak çevresini değiştirmeye çalışır. Ufak tefek. Yola bir koltuk atar mesela, ya da isyerinin önündeki merdivene bir minder koyuverir. Bir balkon yaratır binasının bir köşesinden. Balkonun tepesine ona gölge olabilecek her hangi bir şeyi iliştiriverir. Daha bunun milyonlarca örneği var. Koca bir kentin mimarisini değiştirmeye yetmeyecek kadar küçük olan bu müdahelelere -en azından bu bir kaç satırda bahsedince bu kadar küçük müdahelelerin bir kent düzenin değiştiremeyeceğini düşünüyor insan- bir de uzaktan bakmanızı tavsiye ediyorum. İşte müthiş bir gerilim, değişime direnen ama değişmeyen ve değişen, eriyen bir kültür ve bir yandan değişen, ve değişmeyen bir kent yapısı ve İstanbul.

ilüstrasyon:Dominique Goblet

Şehrin Sanat Taşıyıcıları

4.10.13


Şehir koca bir sergi alanı. Her taraf enstelasyonlar, resimler, graffitiler, heykellerle dolu. Hatta gezici sanat arabaları var. Ve sanatı oradan oraya taşıyorlar. Arabada otururken, karşıdan karşıya geçerken, sokakta avare avare yürürken karşına çıkabiliyor. Ve daha da ilginci sahip bile olabiliyorsun, ve hatta daha daha ilginci çok uygun bir fiyata sahip olabiliyorsun.

-
İstanbul'a taşındığımdan beri, sokaklarda eskicileri görmek beni çok heyecanlandırıyor. Çünkü her seferinde en umulmadık yerde, en umulmadık şeyi taşıyarak karşıma çıkıyorlar.  Bir yerlerden çekip çıkardığı bir objeyi sana öylece sunuveriyorlar.  
Sergilerde de öyle olmaz mı? Her gün rastladığın bir şeyi, galerilerin koca klimalarıyla üflediği beyaz bir odasında, -bir de burda bak buna- der gibi koyarlar.  Sen de ona orda bakarsın. Farklı türlü bakarsın.
Örneğin bir keresinde kullanılmış ve bitmiş makyaj malzemeleri,  şampuan şişeleri, sabun kutuları vs dolu kocaman bir kap görmüştüm bir sergide. -ki bu kap, temizlik zamanı banyomda bulunan çöpün sadece bir kaç yüz katıydı. -ama çok etkileyiciydi!-  Ya da bir sürü ilacı sergileyen Damien Hirst' ün çalışmasını (pill cabinet) düşünün. Bunuda bir sergide görme şansını yakalamıştım. Eczaneye giren her insanın yakaladığı şans işte. Ama yine etkileyici olduğunu söylemeliyim. 

Bir de bu eskicilerin, sana bu objeleri bir sanat eseri sunar gibi sundukları yetmiyormuş gibi, üzerine dünyanın en güzel, en düşünceli, en naif işini yapmıyorlar mı? -naif kelimesini burada doğru kullanıp kullanmadığıma emin değilim- 
Birisi, onun için eskimiş olan ve artık işine yaramayacağını düşündüğü eşyayı eskiciye veriyor ve eskici de bu eşyanın işine yarayacağı yeni sahibini arıyor. Ve onun için artık o eşya yeni olmuş oluyor. Çok insancıl değil mi? Hayatı böyle yaşasaydık hiç şüphesiz, dünyanın öbür ucunda adını ilk defa duyduğumuz bir hayvanın türünün yok olmasının yarattığı burun sızlamalarını çekmezdik. Ya da ellerinde deri çantalarla barınaklara koşan hayvanseverler olmazdı hayatımızda. 

Her seferinde gördüğüm an baka kaldığım için, hiç bir zaman fotoğraflarını çekemedim bu eskici arabalarının.  Bu yukarıdaki fotoğrafı da ben bakmaya dalmışken sevgili çekti. Keşke diğer gördüklerimi de çekebilseydim diye düşündüğüm çok oluyor. Onun yerine unutmamak için bazılarını defterime çizdim. 

Not: Birinci arabada, eğilmiş bükülmüş, paslanmış kocaman bir demir boru yığınıyla doluydu. Aynı saç fırçasını temizlediğinde geride kalan karışmış saçlar gibi. Hatta onun bir kaç yüz katını düşünün. 

-Hey! Koltuk ne kadar?
-Abla ne verirsen.

Sanat işte, sen ne kadar verirsen o kadar yapıyor. 

Bilinmez Duygular

22.4.13


İstanbul, kapıdan çıkınca ne ile karşılaşacağını bilmediğin bir şehir. İyi ya da kötü her şey olabilir bu.
Seni mutlu da edebilir, mutsuz da. Şaşırtabilir, kahkahaya boğabilir veya deli gibi ağlatabilir de. Ve daha bir sürü değişik duygu, adlarını bilmediğim.
Kesinlikle monoton değil. Hatta insana monotonluğu özletebilecek kadar monotonluktan uzak.
Bazı günler o kadar çok şey yaşıyorum ki, durup düşünemeden ya da sindirmeden bir duygu kendini diğerine bırakıyor. Bazen gerçekten ne hissettiğimi bile anlayamıyorum. Bir de bunların üzerine sürekli yetişmem gerekiyor. Bir yere. Ama hiç bir zaman başladığın noktaya varamıyorsun. Ulaşamıyorsun. Bu yüzden sınırlarını koyman ve kendi içinde çok parçalanmaman gerekiyor.
Her neyse bütün bunları yazma nedenim bu sabah dışarı çıktığımda aniden arkamdan uzanan ellerin sevgiliye ait olması ve o ellerin ellerimden tutup beni Tünel deki o içini çok merak ettiğim Botter Han'a götürmesi. Doğrusu hiç aklımda yokken kendimi büyüleyici bir mekanda buluverdim. Büyük bir iştahla katları gezdim. Her yeri, her duvarı yaşadım. Baktığım her yerden hayaller fışkırıyordu. Pencereden dışarı baktığımda gördüğüm şehir bile farklılaşmıştı. Bu eski binaların nasıl bir ruhu oluyor? Ve nasıl bu kadar yoğun hissediliyor? Soyulmuş duvar kağıtları, kırık pencere, eskimiş ayna, bir kaç eski eşya, yüksek kapılar. Sanki hepsiyle anım varmış gibi neden içim burkuluyor?
Doyamadım. Ve hissettiklerimi aktarmak istedim. Kelimeleri bulamadım. Koşa koşa eve gidip polaroid makinamı aldım. Sonra belki biraz anlatabildim.


Salt Galata-Karnınızın doyduğu ama sanata doyamadığınız yer

18.2.12



Salt Galata'dan içeri girer girmez güzel bir atmosfer sizi sarıveriyor. Eski kapılar, merdivenler, güzel bir aydınlatma, güzel bir hacim. Sergileri keşfetmek, ve sanat eserlerine bakmanız için sizi heyecanlandırıyor. Ama bu heyecanınız boşa çıkıyor. Girişte, danışma deskindeki kız öncelikle bir katalogun olmadığını söylüyor ve şu şu kattaki sergilere bakabilirsiniz diyor. Sadece tek bir sergiyi görebiliyorum. Ama hiç heyecanlı ve güzel bir sergi değil. 



Sonra Juan Munozun merdivendeki bu heykelini görüyorum. Uzun uzun bakıp bununla idare etmeye çalışıyorum. -Bu heykeli ve bulunduğu yeri kesinlikle çok sevdim.-  Ordan kütüphaneye geçiyorum. Kütüphanenin muhteşem olduğunu söylemem gerekir. Evmin yakınında böyle bir kütüphanenin bulunması beni mutlu ediyor. 


 Bu eski yapılardaki ilk merdivenler çok kibar olmuyorlar mı? Digerlerine göre daha geniş, sizi yolculuğa hazırlayan ilk basamak görevini üstlenmiş ve ona göre şekillenmiş gibi.



 İçerinin harika atmosferi.

Kütüphanedeki kitap raflarında bu gün ışığı düşmüş hissi veren aydınlatmalarını sevdim. Ama üst katta yer yer bozulmuşlar vardı ve sürekli cızırdıyordu ve bu da kütüphanenin o ağır sessizliğini bozuyordu, belirtmeden geçemedim.
Bir de hoş bir restoran vardı. Galeri ve kütüphane kısımları bomboşken restoran bayağı kalabalıktı. Yemek yiyemesemde insanları tıka basa yerken gördüğüm için böyle bir başlık attım. nokta

Siyah beyaz fotoğraflardaki sokağım.

17.12.11





kaynak: http://www.mimdap.org/


Merdivenlerin tanımladığı mekanlar üzerine bir yazı yazmak için internetten görsel ararken mimdap ın sayfasındaki bu görsellerler karşılaştım. Bu fotoğraftaki yer Galip dede caddesinin bitimi, yüksek kaldırım.
Bu caddenin tepesindeyim ben. Arada bu yokuşu inip çıkmam gerekiyor. Bu yokuşu inip çıkmak hiç öyle bu eski siyah beyaz fotoğraflarda göründüğü gibi keyifli değil.  Bir kere aylarca kazılıp tekrar tekrar yapılan sokak, taşları ve kaldırımlarıyla çok çirkin. Tanımlayacak en güzel kelime bu : çirkin.
Caddenin bitimi ise kararsız. Taşlar yarım kalmış, ne kaldırım ne yol hiç bir şey tanımlanmamış. Oraya varan yaya ne yapacağını şaşırıyor, aynı şekilde  araçta ne yapacağını ne yöne gideceğini bilemiyor.   Tuhaf bir halde yani.
Bir de eskiden olan oran ve ölçüler bu kadar insalcılken, yaklaşım bu kadar sakinken ne oldu da bize bu hale geldik anlayamıyorum.

Bizimle Konuşan Şehirler

14.8.11



Okumakta olduğum kitapta şöyle diyor: bütün şehirler bizimle konuşur. 
Büyük şehirler azimli, tutkulu insanları cezbeder. Bu şehirlerin birinde dolanırken bunu şehir size farklı şekillerde hissettirir, şehir size bir mesaj yollar: -daha çok çabalamalısın, daha iyisini yapabilirsin.  
Örneğin New York'un verdiği mesaj: Para kazanmalısın, iyi görünümlü olmalısın, daha zengin olmalısın. Boston Cambridge gibi şehirlerin verdiği mesaj: daha akıllı olmalısın, bütün o kitapları okumalısın. 

Bu benzetmeleri çok sevdim. Demek ki gittiğim şehirlerde girdiğim ruh halleri bir tesadüf değil. Örneğin Londra bana -yaratmalısın, bir şeyler ortaya koymalısın, der. Oraya ilk gidişimin dönüşünde yaratma isteğini çok yoğun hissetmiştim. Paris bana -oku, bak, gör, sev ve mutlu ol daha fazlasına ihtiyacın yok der. Ve ben sırf bunu duymak için oraya gitmek isterim.  

Sonra İstanbul. İstanbul bana hep parayı hatırlatıyor. Bana sürekli -para kazanmalısın diyor. Ama yazarın New York benzetmesindeki gibi daha çok para kazanmak değil. Para kazanmak. Yaşamak için para kazanmak. Yaptığım işe karşı olan içimde hissettiğim tutkunun, ya da yaratma isteğinin her şeyin önüne geçen bir şekilde bağırıyor bana şehir. -Para kazanmalısın-. Bir de bazen kısık sesiyle şöyle diyor. -yaratabilirsin, her şeyi yapmam mümkün. Gerçekten bütün bu yaşam, devinim, çevre, olup bitenler en dürüst haliyle sana sunulurken bundan ilham almaman, üzerine düşünmemen, bunları bir şeylere dönüştürme isteği duymaman mümkün değil. 

Dün para kazanmak için yeşil 3lü bir koltuğu sırtında taşıyan adam gördüm. Heykel gibiydi. Ve çim biçerek para kazanan,sırtında çim biçme makinası taşıyan bir çocuk gördüm, tüm kıyafetleri yemyeşil olmuştu, resim gibiydi. 

İşte hep birini bağırarak diğerini fısıldayarak her seferinde iki şeyi söyleyen İstanbul.  
 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger