Su ve Bu *

26.3.16


Bugün beslenme günü. İlkokuldaki beslenme çantalarımızdan beslendiğimiz günlerden farklı. Gerçek bir beslenme. Ve dinleme. Dinlenme değil. Bir haftasonu klasiği. Kendini işine taşıdığın her günün ardından özlemini duyduğun arınma ve ayrıştırma günü. Çamaşırlarla beynini beraber yıkadığın, ama ayrı ayrı kuruttuğun gün. Yine de ikisinin de aynı rüzgarda uçuşmasına izin veriyorsun.
Geçen haftasonu kaldığın yerden çizmeye, yapmaya, boyamaya, okumaya devam ediyorsun.  Her şey bıraktığın gibi kalmış sanıyorsun, belki öyle olabilir ama kaldığın yeri hatırlamıyorsun. Olsun. Kalan kırıntıları parmağını yalayıp toplamayı ve yemeyi seviyorsun. Gün geliyor biriktirdiğin her şeyin kırıntılarından tat almayı öğreniyorsun. Ve aynı parmağınla bir kaç sayfa daha çeviriyorsun. Geriye doğru.
Düşünüyorsun. Düşüncelerinle beraber havalanan çamaşırlarını astığın çatıdasın.  Hiç bir şeyin olmadığını ilan etmiştin dünyaya. Mal varlığını açıklamıştın. Evin yok, araban yok, köpeğin yok. Sahip olmayı sevmedin. Ama insanların senden durmadan istiyor olmalarına akıl sır erdiremedin.
Kıyafet yapıp para kazanmaya çalıştın. Bir gün bir kadın geldi. Sana ressam olduğunu söyledi. Almak istediği bluzu uzatıp, resim satıp bunları alabiliyorum dedi. Yakındığı tonundan belliydi.  Sen de ona, ben de bunları satıyorum ama ben resim alamıyorum dedin. Senin ki yakınma değil, bilmediğin bir kabullenişti. Aradan günler geçti, tekrar geldi. Bu sefer beğendiği gömlek için indirim yapmanı istedi. Sana bir resim verirse ona indirim yapabileceğini söyledin. Küçük bir karalama da olabilir dedin sonrasında. Seni ciddiye almadı. Herkesin almaya odaklı olduğunu, vermeye yanaşmadığını anlaman için güzel bir gündü.
Say hadi aklına gelenleri. Bu hafta ev sahibin aradı, kiranı arttırmak istedi, bankan aradı şimdi hatırlayamadığın bir şeylere karşılık para istedi, bir reklamcı mekanında reklam filmi çekmek istedi ama para vermek istemedi, dilenci 1 tl istedi, devlet bilmem ne vergisini istedi, her şeyi yanlış anlayan marangozun üstüne para istedi, elektrik idaresi bile telefon açıp bir şeyler istedi. Tam uçan kuşa bile borcun var herhalde diye düşünürken, kuş havada bir takla attı. İşte o gün ilk defa taklacı kuşların farkına vardın. Utan! 35 yaşındasın. Ve havada takla atan kuşlardan habersiz kalmışsın. Kuş senden bir şey istemedi. Çünkü kuşlar hiç bir şeye sahip değillerdir ve konuşamazlar. Bir canlı türü düşün ki, konuşmaya gerek duymasın. Ve insan, kuştan daha üstün yaratıklar olduğunu fen kitabına yazıp ilkokulda tüm çocuklara bunu okutsun. Kuşlar konuşamıyorlar, böylece ne bilim mesela örümcekten bir şey isteyemiyor. Sadece yaşıyor. Sadece yaşamak. İşte yapamadığın ve ihtiyacın olan o şeyi o gün anladın. Sen zaten içi doldurulan, bir sürü anlamları olan kelimeleri sevmedin. Hiç bir zaman. Kelimelerin, gerçek anlamlarını yitirdiğini düşündün onca benzetmelerin.
Yaşamak. Sadece yaşamak. İşte kuşlar bunu yapıyordu.
Bunu anladın, o gün çatıda, kuruyan çamaşırların arasında, kuşları izlerken. İhtiyacın olan da buydu, yaşamak için. Su ve bu.


*Yazının başlığı, dünyada ki en güzel kitap başlığından esinlenerek yazıldı. Bu Su.

Yontmak

13.3.16


Yontmak kelimesini seviyorum.
'Bir şeye istenilen biçimi vermek için dış bölümünü keskin bir araçla biçmek, kesmek'  şeklinde bir tanımı var, fakir türk dil kurumunun online sözlüğünde.

Bir heykeltraşın bir taşı yontması bana olağanüstü geliyor. Kocaman bir taşın küçük bir heykele dönüşmesi;
2 mm doğup, 2 ton ağırlığa kadar ulaşan güneş balıkları kadar olağanüstü.

Güneş balıklarını merak ediyorsanız, buyrun vikipedia nın korkunç anlatımına. https://tr.wikipedia.org/wiki/G%C3%BCne%C5%9F_bal%C4%B1%C4%9F%C4%B1   
İlk iki cümlesi şöyle:

Güneş balığı ya da Ay balığı (İngilizceSunfish)(Mola molaLatince mola değirmen taşı demektir), Molidaefamilyasına ait balık türüdür. Lezzetsiz ve kötü kokan etinden dolayı ticari değeri yoktur.

Özellikle ikinci cümlesi insana; balıklar kendi aralarında toplanıp, insan için lezzetsiz ve kötü kokan etinden dolayı ticari değeri yoktur, yazan bir sözlük yazmadıkları için insanlardan daha akıllı dedirtiyor. 
Açıklmanın devamında şöyle diyor: Eti yenilmediğinden, insanlar için hiçbir değeri olmasa bile ay balıklarının sayıları denizlerin kirlenmesiyle azalmaya devam etmektedir. Bilgiye erişim. 


Neyse konumuza dönelim. Kelimemiz yontmak. 


Bir gün oturdum, taşçıdan aldığım büyük bir taşı yontmaya başladım. Aklımda bir şekil vermek yoktu. Sadece yontmak istedim. Hissini yaşamak istedim. Bir taş, toz diye tanımlayabileceğim küçük parçalar atılarak yontuluyor. Taş toza dönüşüyor. Büyük bir zaman ve güç sarfederek.
Sonra yontmak, garip bir hazzı getiriyor. Sanki yontarak zamana yayılabiliyorsun. Hani o  zamanı delme isteği varya, kendine yer açmak için, işte yontarak zamanı delebiliyorsun sanki. 

Yontarken taşa şekil vermenin ne kadar zor olduğunu gördüm. Taşın yüzeyindeki çukurlara dalıp, onları büyütürken bir şekil veriyor olmanın da müthiş bir hazza dönüşebileceğini anladım. 
Sonra yontmaya devam ettim. Çünkü yonttukça gerçekten yontası geliyor insanın. Hele de benimki gibi, bir şekil verme amacın yok ise, yontarak taşı yok etmen mümkün. Taşın toza dönüşmesi ve açık kalan penceren esen rüzgarla dağılması an meselesi, arkasında bir iz bırakmadan.

Bir şeyi daha farkettim. Taşın olduğu hali, o halinin yontarak verebileceğin bütün şekillerden daha güzel. Öyle hissettim


Yontmak kelimesinin bir de insanda kullanılan hali var. Hani hepimiz yontuluyoruz ya. Yaşam bizi yontuyor. Ruhumuzu, duygularımızı yontuyor. Bunu çoğunlukla bir şekil verme amacı olmadan yaptığı için yontukça yontuluyoruz. 
Sonra,  bu yukarıdaki çalışmaya denk geldim. Ayakları yontulan sandalyeye. Aniden biten filmler gibi izin verirseniz yazıyı bitirmek, ve hala sandalye kalabilmeyi başarmış, (tabi üzerine oturalamayan bir sandalye ne kadar sandalye ise), bu çalışmaya uzun uzun bakmanızı istiyorum. 
  
the end

Görseldeki çalışma Jamie Pitarch'e ait. 
 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger