İlham #26

8.1.15


Bir kitabın içinden dünyaya bakmak...

Oyun Hamuru

3.1.15

Selam,

Yine gecenin, gündüzün, sabahın, akşamın birbirine karıştığı günler yaşıyorum. Yine bazen kafam çok karışıyor, bazen hayallerim yaşadığım hayatın önüne geçiyor. Hayat yaşadıkça şekilleniyor. Bazen de şekil verdiğini sandığın an bir oyun hamuru gibi eski haline dönüveriyor. Bunu her ne kadar olumsuz bir cümlenin içinde kullanmış gibi görünsemde aslında bu kırılıp parçalanmasından daha iyi. Hatta düşünüyorum da, çocuk oyuncakları belki de bu yüzden camdan değil. Hamurdan. Kırdıkları, parçaladıkları ve geri dönüşü olmadığından atmak zorunda oldukları şeyler yerine, pişmanlık duymayacakları moleküllerden oluşan bir dünyaları var.

Çocukları kıskanıyorum ve neden hayatımızın en güzel evresini bu kadar az hatırlıyoruz anlayamıyorum, ki bu yaşamın benim için en büyük sırrı. Çoğu zaman kendimi koca bir toprak alanda gömü arar gibi çocukluğumu geçmişin koca yığınında ararken buluyorum. Neler hissederdim? Ne yapardım? Ağaçları sever miydim, gökyüzüne bakınca ne düşünürdüm, bulutları neye benzetirdim? Ve onu, çocukluğumu aradığım her an, ondan biraz daha uzaklaşıyorum. Bu da zamanın bizimle oynadığı oyun işte. Anları birbirine bağlıyor ve bazen seni şaşırtıcak ipuçlarını serpiveriyor geçmişinden. Bir koku örneğin, al kokla, kokladıkça git ve bulmaya çalış. Aynı geçen gün kokladığım sabun gibi. Küçükken resim yaptığım pastel boyalarım gibi kokuyordu. Ve beni o ana taşıyıverdi. Tamamen unuttuğum çocuk olduğum bir ana.

Aslında bu yazı ilerlemeyle ilgiliydi. İlerlemeyi başaramadığımı düşündüğüm bir anda kalemim harekete geçti. İlerleyemeyişimi yazacaktım. Bir şekilde hep aynı yerde kaldığımı, yaptıklarımın bir jenga oyunu gibi zar zor dengede kaldığını, ve sürekli olarak yıkıldığından bahsedecektim.
Belki de bunları hissetmemek için bir kaptan olmalıydım. Bir yük gemisinde denizleri aşıp, yükü indireceğim kıyıya vardığımda, ilerlemenin mutlak mutluluğu ile tanışabilirdim. Öyle değil mi?

Bu yazıyı yarım bırakıp, sonra tekrar geri dönüp, sonra tekrar bıraktığım bir anda -öyle ya, burda bile ilerleyemiyorum, işte size kanıtı, eksik yazılar- bir söz okudum. 'Hayat' demiş bir aktrist 'ileriye değil içeriye akar. ' *

Hayatın ileriye istemsiz, izinsiz akıp gittiğini düşünürken bir an durdum bu sözü okuduğumda. İleriye değil içeriye akması çok keyifli değil mi hayatın?  Her şeyi daha bir anlamlı kılmıyor mu o zaman.

Demek ki ulaşmaya çalıştığın şey -her ne ise-, ilerisinde değil, kendi olduğun yerin derinliğinde.

Bırak dağılsın jengalar, renklerini dahi ayrıştıramayacağın kadar kadar karışsın oyun hamurları şekilsizce, ve bitmesin bu yazı hiç bir zaman.

-Belki de hayatın ara ara seni çocukluğuna götürmesi de bu yüzdendir. İnsanın derinliği çocukluğunda değilse nerde olabilir ki?-


*Bahsedilen aktrist, Juliette Binoche.
Yukarıdaki heykel Anish Kapoor'a ait. 
 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger