Film Film Film / Days and Nights

29.10.14


Şu soğuk günlerde yapmayı en çok sevdiğim şey, gece projeksiyondan film izlemek. Evde bir televizyonumuz yok ama, kocaman beyaz bir perdemiz var. 2014 yapımı 'Days and Nights' ı da yağmurlu geçen gecelerin birinde izledim. Büyük bir keyifle izlediğim güzel bir filmdi. Çok fazla olaylar örgüsüne sahip olmayan, yalınlığı, güzel açıları, ışığı ve oyunculuklarla öne çıkan bir filmdi.

Filmin konusu bir tarafa, -iyi filmlerde konular önemsizleşmeye başlıyor sanki, detayları yakalıyosun ve hisleri yaşıyorsun, bu da filmi keyifli kılan şey oluyor.-  bir kaç sahneyi çok sevdim.

-Üstteki görselin olduğu, karakterlerden birinin perdeyi arkadan yırttığı sahne, (-eğer bir gün bir film çekersem bu sahneyi taklit etmek isterim-)
-Büyükbaba karakterinin sofrada yüzüne patates sürmesi, o an izleyici dahil herkes büyükbabanın sıyırdığını düşünüyor ama yemekten sonra banyoda traş olmaya başlıyor ve eskiden patatesle traş olduklarını söylüyor.
-Filmin ana karakterlerinden Ben Whishaw'ın (-kendisini 'koku' filminden hatırlayabilirsiniz) masaya kafasını vurarak ağladığı sahne. Bence Ben Whishaw muazzam bir oyuncu. Hatta bu filmi sırf onun için bile izleyebilirsiniz.

iyi seyirler ve iyi geceler dilerim.

Çamaşır İpleri

26.10.14


Geçtiğimiz ay kısa bir Paris seyahati yapıp ardından da Ankara'ya geçtim. İstanbul'dan ayrı kalınca şehrin etkisini daha bir net anlıyor insan. Stresini, baskısını, güzelliğini, çirkinliğini, sorunlarını her şeyini gözden geçirirken buldum kendimi. 

İstanbul sokaklarından geçerken kentin düzeninin, yapıların insanların yaşayışlarıyla ne kadar zıd olduğunu görüyorum. Hatta size Calvino'nun 'Geometrik rasyonellik ile insan yaşamlarının iç içe geçmiş yumağı arasındaki gerilimi...' diye başlayan cümlesini tam da dile getirmek istediğim şeyi ne güzel betimlemiş diyerek yazmak istiyorum. Bu gerilim işte bahsettiğim. İki binanın arasına çekilen çamaşır ipi bu gerilimin görsel metaforu olabilir hatta. Bu gerilimi Ankara'da çok yaşamıyor insan.  Nedeni ise şehrin baskın binalarının, kimliksiz düzeninin insanların üzerine hükmetmiş olmasından kaynaklanıyor. Yani insanlar bir şekilde sunulan düzene kendi yaşamlarını değiştirerek adapte olmuşlar. O yüzden bir çamaşır ipi dahi görmezsiniz binaların arasına gerilen. 3 oda 1 salon evlerinde çözümü üretip uygularlar. Kentin kimliksizliği, insanların gelenek görenek ve alışkanlıklarına bir sünger çekip onları tek düze bireylere indirgemiştir. İstanbul'da ise bireyler kent ile çatışma halindedir.
İstanbul insanı sokakta yaşamak ister. Açık alanda oturup çayını yudumlamak, halısını yıkamak, biberlerini asmak, yorganını silkelemek ister. O çamaşırlar açık havada kurumalıdır. Ama kentin yapısı buna izin vermez. Ve insan kentin yapısına tekil bir bireyin yapabileceği kadar etkilerde bulunarak çevresini değiştirmeye çalışır. Ufak tefek. Yola bir koltuk atar mesela, ya da isyerinin önündeki merdivene bir minder koyuverir. Bir balkon yaratır binasının bir köşesinden. Balkonun tepesine ona gölge olabilecek her hangi bir şeyi iliştiriverir. Daha bunun milyonlarca örneği var. Koca bir kentin mimarisini değiştirmeye yetmeyecek kadar küçük olan bu müdahelelere -en azından bu bir kaç satırda bahsedince bu kadar küçük müdahelelerin bir kent düzenin değiştiremeyeceğini düşünüyor insan- bir de uzaktan bakmanızı tavsiye ediyorum. İşte müthiş bir gerilim, değişime direnen ama değişmeyen ve değişen, eriyen bir kültür ve bir yandan değişen, ve değişmeyen bir kent yapısı ve İstanbul.

ilüstrasyon:Dominique Goblet

Hayat

23.10.14


Hayat karman çorman bir sürü duygudan ibaret.

bir kitaptan bir sayfa

Paris #5 / Bisiklet


Bisiklete binip yavaşlamak çok çok iyi geldi.
Hayat yanımdan olağanca sakinliği ile akarken kendimi hayatın içinde çabalamadan akarken hissettim. Muazzam bir duyguydu.

Herkesin Durmadan Konuştuğu Kimsenin Dinlemediği Gezegenden Merhaba


Bugün izninizle parçası olduğumuz toplum üzerine gözlemlerimi aktarmak istiyorum. Evet konumuz insan ve insan davranışları.
Hangi arada ne zaman toplumsal olarak böyle bir bilince ulaştık bilemiyorum ama herkesin kendisini merkezine koyduğu tek bir dünya var. O dünyada sadece kendisi yaşıyor, dolayısıyla çevresine son derece saygısız, çevresinden kopuk olma durumundan dolaylı haliyle duyarsız, bencil, sadece sahip olma dürtüsüyle yaşayan, almaya odaklanmış bir insan: günümüz insanı.

Paris #4

10.10.14



Paris #3


Sıradan soğuk ve yağmurlu bir paris sabahında karnımızı doyurma derdindeyiz. Bir cafeye giriyoruz. Biraz bekledikten sonra yanımıza gelen garson kahvaltılarının olmadığını, servise öğlen başlayacaklarını söylüyor. Ama, diyerek ekliyor, yan tarafta kahvaltı var. Yan taraf çokta geniş vitrinleri olmayan bir kitapçı görünümünde. İçeri geçip boydan boya duvarları kaplayan raflar boyu kitapların altına oturuyoruz. Siparişleri verip kitaplara dalıyoruz. Sevgili arkaya doğru uzanan koridoru gösterip içeride ne var bakalım mı dediğinde, içerideki dünyayı bu muhteşem mekanı keşfediyoruz. -merci mağazası-
Daha önce defalarca duyup hiç gitmediğim bir yerdi burası. Ve bu sefer plansız gitmiştik paris'e. Yapacağımız hiç bir şey yoktu. Çünkü son anda karar vermiştik ve ben artık internetten bakıp gitmek istediğim yerleri belirlediğimde sanki gideceğim yerin büyüsünü söndürüyormuş gibi hissediyorum. Çünkü fotoğraflarda her şey var. Orda. Gitmene gerek kalmıyormuş gibi. Her yer çok sıkıcı dedirtiyor. Oysa yaşayacağın şeyin o yerle ilgisi bazen hiç olmayabiliyor. Zahmet edip adresine bile bakmadığım bu mekanı böyle keşfedişimiz çok güzeldi. İkimizde büyülendik ve güzel vakit geçirip hayallerimizi kitap sayfalarının aralarına yazıp sakladık. Ve bu Paris'teki son günümüzdü.

Paris #2

Sabah kahvaltısında kelimeler...

Paris #1


Biri benim heykelimi yapmış.

Marc Perez
 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger