Haftanın Önerisi

16.9.14


Balmorhea dinleyerek, hayalinde gidebileceğin en uzak yere gitmen.

Fotoğrafın Geçmiş Zaman Hali

5.9.14



Eskiden fotoğrafa baktığımızda geçmiş zamana bakıyor oluyorduk. Ama şimdi fotoğrafa baktığımızda bu ana, şimdiye bakıyoruz. Evet birine albümlerden, diğerine sosyal paylaşım sitelerinden baktığımız için öyle. Ama yine de kendi içindeki çağrışımı değişti gibi geliyor. Bir fotoğrafa denk geliyoruz haber sitelerinde, facebookta, bloglarda ya da instagramda. Ve o fotoğrafa içinde bulunduğu güne ait oluyor çoğunlukla ve aksini artık düşünemiyoruz. (#latergram yazmazsa)(#hashtagsaçmalığı) Ama eskiden öyle değildi. Fotoğraf geçmişteki bir anın donmasıydı. 'Anı'yı koklayabilirdiniz. Özlem duygusunda kaybolabilirdiniz. Şimdi eskiye ait bir fotoğraf sadece eski bir fotoğraf oluyor.

Bu yukarıdaki fotoğraflar 3 veya 4 sene öncesine ait. Monolog bir kamerayla çektik birbirimizi. Arada birbirimizi çekiyoruz, birbirimizi nasıl gördüğümüzü unutmayalım diye.

yasemin

Tasarım ve Tanımlamak



Geçenlerde moda bölümünden yeni mezun olmuş birisi bana yaptığı kıyafetleri göstermek istedi. Çantasından bir ceket çıkardı. Ceketi bir kadın için mi yoksa erkek için mi tasarlandığını anlayamadığım için sordum. Unisex olduğunu söyledi. Unisex, hem kadının hem de erkeğin giyebileceği anlamına gelir, oysa ceket ne kadının giyebileceği ne de erkeğin giyebileceği bir formdaydı.  Arada kalmıştı. Onun arada kalması onun her iki cinsiyete de hitap ettiği anlamına gelmiyor. Onun arada kalması, onun tanımlanmadığı anlamına geliyor. Ve tasarım galiba tamamen tanımlamadan ibaret.
Bir kumaş alıyorsun ve onu tanımlıyorsun, bir ahşap alıyorsun ve onu tanımlıyorsun. Ve böylece ona bir form veriyorsun. Bir kumaş parçasını alıp bir şekle sokup kim giyerse giysin deme şansın yok. (her kör satıcının bir topal alıcısı olur ya da zevkler ve renkler tartışılmaz, deme şansın da yok)
Bir mekanı da örneğin bir yaşam için tanımlamaya başlayarak şekillendiriyorsun. (aksi takdirde 3 oda 1 salonlarda yaşamaya mahkum kalıyoruz ve banyo biraz gün ışığı alıyorsa kendimizi şanslı sayıyoruz)
Kıyafet tasarlarken de öyle, onu kullanıcısı için tanımlaman gerekiyor. Boyunu, cebinin şeklini, düğmenin dikilme yerini, kol genişliğini. Gerçekten iyi tanımlanmış bir kıyafet, bence iyi bir tasarım anlamına geliyor.

Diğer tasarım yazılarım:

Tanıtıcı Metinler

3.9.14


Bölüm 1: Objeler

Dünyaya gözlerimizi açıyoruz. Bir de, dünyaya gözlerimizi açtığımızı farkettiğimiz an -varlığımızın farkına vardığımız an oluyor bu- dünyaya gözlerimizi yeniden açıyoruz.

Bu değerli an, kendini çevrenden koparıpta bedeninin içinden dünyaya bakmaya başladığın an oluyor.

İşte yaşıyorum dediğin ve her şeye yeniden dokunmaya başladığın, koklamaya başladığın, tatmaya başladığın bir başlangıç. Sanki tüm hislerinin yeniden doğuşuna şahitsin. Aynı doğduğun zaman, ellerinle dokunmaya başlaman, görmeye, koklamaya, tecrübe etmeye başlaman gibi.

Ama işte ne oluyorsa, doğan bebeklerin ellerine geçirilen eldivenlerle tüm dokunsal iletişiminin kesilmesi gibi, her an hiç durmadan iletişimin kesiliyor. Sanki o eldivenin içine tüm bedenin giriyor.  Sonrasında her şey öğretilerle ve ezberle ilerliyor. Ve bir de bakmışsın hiç sorgulamadığın bir hayatın içinde, herkesle aynı şeyi yaşıyor ve aynı şeyi istiyorsun.

Ben varlığımın farkına tam olarak ne zaman vardığımı hatırlamıyorum ama bunun sonrasında hep kendimi keşfetmem ile ciddi kaygılar taşıdığımı hatırlıyorum. Ve bu keşif için ilk yapmam gerekenin evden çıkıp kendime, kendime ait olan bir yaşam düzeni kurmak olduğuna karar vermiştim. Aileden, bana sunulan her şeyden, -kaldığım odadan, yerdeki halıya kadar- kurtulup , doğduğum şehirden çıkmam gerektiğini ve böylece kendimi keşfedebileceğimi düşündüm. O zaman hayalini kurduğum tek şey yabancı bir şehirde boş bir evimin olmasıydı.

Çünkü çevremi algılamaya başladığımda neden bir odam var, ve neden perdesi var, neden bir halısı var, bunları anlayamıyordum. (inanın bu toplumda perde, topraklarına işaret eden bir bayrak görevini görür ve indirmen imkansızdır) Ve yaşadığım sokağın şekli, sanki hiç kimse yaşamıyormuş gibi hissettiren yüksek apartmanlar, giriş katlarındaki dükkanlar, onları saran demir kapılar, kapıların ucundaki sivri çıkıntıları, ve çıkıntıların sivriliğini engelleyen uçlarındaki toplar... Her şey o kadar garipti. Bu noktada sorulabilecek tek soru: başka bir yaşam formu mümkün değil mi? Başka bir sokak şekli, oturma düzeni, komşuluk ilişkisi, perdesiz evler mümkün değil mi? Gerçekten etrafımı saran bunca eşyanın hepsine ihtiyacım var mı? Gerçekten o salon diye ad taktığımız odanın duvarını kaplayan o kocaman büfe diye tanımladığımız dolapların en altındaki çekmecenin köşesinde kutu içerisinde duran çiçekli çatallara ihtiyacımız var mı? Peki ya onun yanında duran peçeteliklere? Sigara kutusuna, elektrikli battaniyeye, cam tepsiye, 3 çeşit masa örtüsüne, ispanyol dansı yapan bibloya, yeşil boyalı vazoya, mumluğa, iskambil kağıtlarına...   Ve yanında duran bir dürbün. Dürbün. İşte dürbüne ihtiyacımız var. O dolapta ihtiyacım olan iki şey vardı: dürbün ve babamın 1970 yılından kalan fotoğraf makinası.

Ve sonrasında, ben bir kaç parça kıyafet, bir kaç kitap, fotoğraf makinası ve dürbünü alıp yıllar sonra hayalini kurduğum boş eve kavuşacaktım. Öyle ki aylarca perdesiz kalacak ve  benim gibi perdesiz olan tam karşı komşum bir süre sonra görünmekten mi, yoksa görmekten mi rahatsız olduğunu hiç bir zaman tam olarak anlayamacağım bir nedenden dolayı perde takacaktı. Kış geçecek, yaz gelecek ve sıcak beni kavurmaya başlayınca bir perdem olmalı diye düşünüp ilk perdemi tam bir sene 28 gün sonra sıcağı yalıtması için takacaktım. Bu arada 7 sene 35 gün geçti ve hala bir halım yok. Ve daha yeni dolaplarımın kapağı oldu.

Objeler. Seni tanımlayan objeler. Ben görüyorum. İnsanlar ev'leniyor. Sonra ikea'ya gidiyor. Ikea sana 15 çeşit bardağın olmalı diyor. Su bardağı, büyük su bardağı, küçük su bardağı, kahve bardağı, türk kahvesi bardağı, espresso fincanı, şarap bardağı, şişman şarap bardağı, zayıf şarap bardağı, kokteyl bardağı, viski bardağı, çay bardağı, kupa, büyük kupa, küçük kupa, orta boy kupa, ofis kupası, tam olarak ne bardağı olduğunu çözemediğim incecik bardaklar, bira bardağı, likör bardakları, kullan at plastik bardaklar ve kağıt bardaklar. Ve sonra gelsin seçenekler: cam, seramik, kırmızı, pembe, desenli, çiçek desenli hayvan desenli, çizgi film karakterli, yazılı, iki renkliler, üç renkliler, ve bitmek bilmeyen bir liste. Tanımsız kaplar, boy boy sürahiler, 10 santimetre çapından 50 santimetre çapına kadar her santimetrede bulabilceğiniz tencereler, tavalar, vs vs vs.
İnanın bana evinizde her boydan plastik bir 'saklama'  kabınızın olması gerekmiyor. Çünkü ona saklama adının verilmesi onu gerekli kılmıyor. Bir soru hala cevapsız kalıyor 'neyi saklamak?'
Bir şeyi saklamaya karar verdiğiniz zaman onu saklamak için bir kaba ihtiyacınız var ise eğer o zaman tam ihtiyacınız olan boyutta bir saklama kabınız olmalı. Örneğin bana bir saklama kabı verdiler. Biliyorsunuz aile büyükleri evinizde, onlarda olup hatta her evde olduğunu düşündükleri, sizde olmayan bazı eşyaların farkına varırlarsa onları almakta tereddüt etmeyip, size hiç sormadan dolabınıza koyuverirler.
İşte bir saklama kabıyla başbaşayım. Neyi saklamam gerektiğini bilemiyorum. Dolaplarım küçük olduğu için koyacak yer bulamıyorum. Buzdolabında yer olduğunu görüp oraya koyuyorum. Sonra meyvelerin buzdolabında kapalı muhafaza edilirse daha uzun dayanacağına dair bir bilgi ediniyorum, ama kabıma hiç bir meyve tümüyle sığmıyor. Peyniri koymayı düşünüyorum. Fakat adı üstünde saklama kabı ve bir süre sonra peyniri sakladığımı unutup küflenmesine neden oluyorum. Üstelik unuttuğum içinde yiyemiyorum. Ardından yaptığım telefon konuşmam:
-Saklama kabını geri verebilir miyim? Yanında hani şu geçen gün tatlı verdiğiniz üçgen motifleri olan  tabağı ve televizyonu da vermek istiyorum..... Evet evet televizyon izlemediğimi söylemiştim...... Tamam o zaman geldiğinizde izlemeyiverirsiniz.-

A bu arada bu yazıyı kendimi tanıtmak için yazmıştım. Ama tanıtmayı unuttum.
Selam. Ben Yasemin. Mimarlık okudum ve tasarımcıyım. Zaman zaman dünyanın en zor insanı olabilirim. Beğenmediğim için yıllarca koltuksuz ve sevdiğim ve fiyatı uygun olan bir aydınlatma bulamadığım için aylarca evimde ışıksız kalabilirim ve  bir ütü masası kumaşı almam bile imkansızlaşabilir. Rengini sevmediğim bir kıyafeti asla giymem. Bazen tabakta kivi ve siyah üzüm o kadar uyumlu durur ki şeftaliyi  ekleyemem / yani yemem. Bir cafeye gittiğimde kendimi en rahat hissedebileceğim ve mekanın en güzel yerinde yer alan masaya geçmek isterim. Ve aydınlatması iyi değilse oturamam/yiyemem. Ve şu dünyada estetik olmayan şeylerin estetikmiş gibi sunulmasına dayanamam. Bir şeyleri başka bir şeylere benzeten şeylere tahammül edemem. Ahşap görünümdeki bir plastik benim için en korkutucu korku filminden daha korkutucudur. Ya da yapma çiçekler. Eskiymiş gibi olan eşyalara da dayanamam. Sadece süs için yapılmış şeylerin ise yasaklanması gerektiğini düşünürüm. Biblolar gibi. Beyaz ışık benim kabusumdur. Avizelerden nefret ederim. Başımı ağrıtır. Kartonpiyer ve süpürgelikler de aynı oranda sağlığıma zarar verir. Desenli çarşaflarda uyuyamam. Çiçek desenlerinden nefret ederim. Desenli bir şey giyemem. Karşımdaki insanın giymeside beni mutsuz eder. İnsanların cart renklerde ayakkabı tercih etmelerini ise anlayabilmem mümkün değildir.
Televizyondan nefret ederim. Hayatımın uzun bir bölümünde hiç televizyonum olmadı ve televizyona sadece sokağımızın bakkalında denk geliyorum. Hayatım boyunca hiç dizi izlemedim. Bir saniyesine bile bakmadım. Bilgisayar oyunlarından ve telefon oyunlarından nefret ederim. Hiç oynamadım ve oynayabileceğimi zannetmiyorum. (sadece kazananın ve kaybedenin olduğu bir dünya bana göre değil). Yoğurt kaplarının içine yemek konmasından hoşlanmam. Yemek demişken yemek yapamam, benim için imkansızdır. Zaten yemek yemeyi öyle çokta sevmem. Bazen tat reseptörlerimin eksik olduğunu bile düşünüyorum. Ama diğer duyularım kuvvetlidir. Kokuları, sesleri, renkleri ayırt edip, onları birbirleriyle eşleştirmeyi severim. Ve verdikleri hislerde kaybolmayı.  
Eşyaları ise sevmem. Her bir eşya ayaklarıma bağlanan ağırlıklarmış gibi gelir bana ve ağırlaştıkça suyun yüzeyine çıkmak zorlaşır. Sadece kitaplarımı severim çünkü onlar batmıyor, cankurtaran simitleri gibi. Bir de netliği bozulmuş dürbünüm ve bu yukarıdaki fotoğrafı çektiğim eski fotoğraf makinam var sevdiğim. Hepsi bu. 

Objeler. Bölüm 1in sonu. ( En azından şimdilik, belki sonra devam ederim)
 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger