Mutluluğun Olmayan Formülü

19.6.14


Bence herkesin kafası çok karışık.
İstediklerimiz gerçekten bizim istediklerimiz mi, yoksa bizim istememizi istedikleri şeyler mi, insan bir durup düşünmeli. Düşünmeli ki onlara ulaştığında elde edeceği mutluluğun kalıcı ve gerçek bir mutluluk mu, yoksa geçici bir mutlu olma hali mi ayrımına varabilmeli.
Örnek vermek gerekirse; İnsanlar hedefimi soruyor. Onlara bir hedefim olmadığını söylüyorum. 'Ama ne yapmak istiyorsun gerçekten' diyorlar. Ben de yapmak istediğim şeyi yaptığımı söylüyorum. Evet daha fazlası, daha iyisi, dahası hep var olan bir şey, ama ben dahası olmadan da devam edebileceğimi ve böyle mutlu olduğumu söylüyorum. İnsanlara mutlu olduğumu söylemek onlarda büyük bir şaşkınlık yaratıyor. Sanki mutluluğun evrensel bir formülü var ve ben o formülü uygulamadan mutlu olamazmışım gibi davranıyorlar.
Hayat onlar için aynı bir tatil köyü mantığında. Tatil köyünde tatilin nasıl olması gerektiği ile ilgili bir tanım yaparlar. Sabah insanlarla beraber tıka basa kahvaltı yapmak, gün boyu güneşin altında bangır bangır müzikle sahilde yatmak, akşam yemek yiyip içki içmek. Bu kadar. Tatil bu ve sen bunu yaparsan tatil yapmış olursun derler sana. Sen de uygularsın. Aynı şey mutluluk için de geçerli. Birileri insanların beyinlerine bir zehir veriyor ve insanlar da artık bu zehiri başka insanlara bulaştırmaya başlıyor. Sonra hiç acımadan eleştirilirken buluveriyorsunuz kendinizi. Şöyle şöyle yapmalısın, şunu bunu yapmalısın, bilmem neyi yapmamalısın.
Oysa her şeyden önce hayattaki kavramların somut olsalar dahi etkileri farklı farklıdır. Örneğin şeker. Şeker vardır ve herkes için şekerdir. Ama kimi çayına tek şeker atarken çok şekerli gelir, kimi çayına 10 şeker atsa da şekersiz gelir. Ve sen karşındaki insan çayına 1 şeker attığı için eleştiremezsin. Bak buna 2 şeker at diyemezsin. Bazı durumlarda belki 10 şekerin sağlıksız olacağından bahsedebilirsin, hepsi bu. Dolayısıyla hayatımızdaki bir de soyut kavramları düşünün. Ne kadar farklı ve değişken olabilir. Hisleri düşünün. Evet ortak bir takım şeyler de var, onlarda bizi bir arada düzgün bir şekilde tutmaya yarıyor. Trafik kuralları gibi. Herkesce aynı ve değişmeyen, evrensel olan şeyler.
Yeğenim,  4 veya 5 yaşlarındayken ona hiç tavşana dokunup dokunmadığını sormuştum. O da bana dokunduğunu söylemişti. Ben de çok şaşırmıştım. 'Nerde dokundun?' diye sorduğumda, bana -hayal ettim ve dokundum- demişti. Bu benim hayatım boyunca unutamayacağım müthiş bir cevaptı. Hayal eder ve dokunursun. Dokunmak onun için öyle bir şey olabilir. Ve o istediği an istediği her şeye dokunabilir. Birinin sana yapman ve yapmaman gerekenleri söylemesi, işte o çocuğa sakın o tavşana dokunma demek kadar saçmadır. Umarım anlatabilmişimdir.


Oksijen Maskesini Önce Kendinize

15.6.14



Uçakta duyduğum her  güvenlik anonsunda bir şeye takılır kafam. Hopörlörden gelen ses der ki 'Oksijen maskesini önce kendinize sonra çocuğunuza takın.' Bu kendi içinde garip ve çarpıcı anlamlar barındıran bir uyarıdır. Evet yapılması gereken; öncelikle kendinin rahat nefes almasını sağlamandır. Sen rahat nefes alabildiğinde bir başkasına yardım edebilirsin. Ama bir başkası dediğim çocuğun gibi, aslında yaşantısını kendi yaşantının üzerinde tuttuğun biri. Aslında onun yaşaması seninkinden daha önemli, düşüncen budur. Ama yinede öncelikle yardım edebilmenin yolu kendinin iyi olmasıdır.
Bugüne kadar hep duyupta dikkatimi çeken bu uyarının üzerine belki de düne kadar bu denli detaylı düşünmemiştim.
Dün ise sevgiliyle konuşurken onun dile getirmesiyle bir anda karmaşık ipler çözüldü ve tanımlandı.
İnsanların öncelikle kendilerinin bilinçlenmesi ancak bu şekilde bir başkasına yardım edebileceği gibi düşünceler arasında dolanırken sevgili bir anda bu örneği verdi. -Şu çok garip değil midir, dedi, oksijen maskesini önce kendine sonra çocuğuna takman gerekir.-

Büyük Gelen Ceket

14.6.14


Bazı insanların ayakları yere sağlam basar. Bazı insanların ise bu umrunda değildir. Dünyaya sanki tesadüfen gelmişler gibi umursamazca yaşarlar. Öylesine bir gezinti gibidir onlara hayat.  Ayakları yere basmadan yürürler.
Aynı ceketi üst üste iki gün giymekten çekinen günümüz insanı ile karşılaştırıldıklarında, onlar üzerilerine büyük gelen bir ceketle ömürlerini geçirip bunu dert etmedikleri gibi, bunu dert etmediklerini bile fark etmezler. Aynı ceketin onlara büyük geldiğini fark etmedikleri gibi.
Bu yüzden ben ne zaman üzerine ceketi büyük gelen birilerini görsem, onları nedensiz seviyorum.





Fotoğraf #1


Ben eski fotoğraflara bakmayı seviyorum.

Soytarı


Son günlerde aklıma hep şu takılıyordu. Herkes birbirine ne kadar çok benziyor. Herkes aynı şeyleri giyiyor, aynı şekilde telefonuna bakıyor, büyük bir ihtimalle aynı web sitelerine giriyor. Aynı şeyleri bekliyor, aynı şeyleri istiyor. Aynı şekilde oturuyor masanın köşesinde, aynı şeyleri yiyor, çatalı aynı şekilde tutuyor. Sevgilisinin elinden aynı şekilde tutuyor. Ve o kız büyük bir ihtimalle herkesle aynı şekilde bir gelinlik giyip evlenmek istiyor. Ayakkabıları ve çorapları da aynı insanların. Herkes kendi fotoğrafını aynı şekilde çekiyor. Ve dahası insanların hisleri bile aynı. Elektrikler kesilince hep bir ağızdan çıkan aa sesi gibi, aynı şeylere aynı şekilde tepki gösteriyor. (Ben mesela şahsen kimsenin -oleey- diye bağırdığını duymadım elektrikler gittiğinde.) Ve herkesin evinde aynı kartonpiyer ve süpürgeliklerin olmasından bahsetmek bile istemiyorum.
Ama şunu söylemeliyim ki dünyada çok nadir de olsa kendi yaşam formülünü bulmuş insanlar var. Onlar herkes aynı ciddiyetle yolunda yürürken kahkahalar atabiliyor. Bazıları 10 dakika da olsa kendi dünyalarına dahil bile edebiliyor.

(Yukarıdaki fotoğrafta, Galata'da mağazanın önünde bir kaç gündür gösteri yapan bir -palyaço/soytarı/sokak sanatçısı/ya da turuncu giyinmiş biri- var. )

Düşünsel Yollar


Empati bence insanın yaşayabileceği en garip duygulardan biri. Bazen bu duyguyu çok yoğun yaşıyorum. Kendimi unutuyorum. Olmadığım başka bir insanın sıkıntısını yaşıyorum. O yüzden sokaklar benim için çok yorucu olabiliyor.
Benim kadar başkalarının duygularından ve yaşayışından etkilenen bir de sevgili var tanıdığım. Hatta bazen o benden daha yoğun yaşıyor.
Bir kaç hafta önce iş için her şeyin yasak olduğu bir ülkeye gitti. Oradaki yaşayıştan çok etkilenerek ve ağır bir şekilde geri döndü buraya. O ağırlığı ise uzun bir süre üzerinden atamadı. Konuşmadı da. Anlatmaya çalıştı oradaki yaşamı. Sadece hayret ederek dinleyebildim. Sonra bana hiç unutmayacağım ve çok hoşuma giden şu cümleyi kurdu:
-Düşünsene yürüyerek bile ulaşabilirsin, günlerce yürür ve ulaşırsın. Ama düşünerek ulaşamazsın.-

Yabancılarla Konuş

Geçen gün sevgiliyle yolda yürürken, sevgili şapkasını düşürdüğünü farketti. Çantasına baktı yoktu. Sonra etrafına bakmaya başladı. O sırada orada duran ve yol kenarında bir şeyler  satmaya çalışan tanımadığımız biri -insanların zihinsel engelli diye sınıflandırabileceği biri- -çantana baktın mı? diye sordu. Sevgili de -baktım ama yok, dedi. İkimizin de onun bu yaklaşımı çok hoşuna gitti. Bir yandan biraz çocuklara özgü bir yaklaşım. Yani düşünsenize parmağınızda bir yara bantı olduğunda hiç tanımadığınız bir çocuk -a parmağına ne oldu- diyebilir.
Ama bir yaştan sonra ne oluyorsa, tepemizden sürekli gelen -yabancılarla konuşma- uyarılarıdan olsa gerek, bir şeylerin doğallığını kaybediyoruz. Tuhaf ağlar örüyoruz etrafımıza. Mesela illa ki yan masada cebinde bir kitapla oturan adamın okuduğu kitabı sormam için adını soyadını mı bilmem gerek? Neden bir çocuğa hangi kitabı okuyorsun diye rahatça sorarken, adama soramıyorum?
Diyeceğim şu ki: Bence yabancılarla konuşabilmeli, insanlarla iletişim kurmalı, ve bunu olabildiğince ilkel haliyle yapabilmeliyiz.
nokta

resim: Huneau Denis

Yazma Stilleri

13.6.14

Ben en çok 'experimental writing' i sevdim.

İlham #19

10.6.14


Kentin Kaybolan Nirengi Noktaları


Bence iz bırakmak insanın en doğal ihtiyacı. Yoksa neden metrelerce yükseklikteki dağa oyulmuş kilisenin duvarları binlerce isimle dolu olsun ki? Ya da yerin metrelerce altındaki tünellere insanlara isimlerini kazısın? Ya o dileklerimizi yazıp astığımız duvarlar. Ben mesela, dilek yazdığım kağıdı o upuzun duvarın en sol köşesindeki demirin altına sıkıştırmıştım. Tekrar gidersem o kağıt parçasını bulmayı çok isterim. Sıcak havada, sevdiğim insanlar yanımda, zar zor bulduğumuz bir kağıt ve kalemle o günü hatırlamak için, bıraktığım izi bulmak, başka bir şehirde belki de bir daha gidemeyeceğim bir yerde. Düşünmek bile mutlu ediyor. Ama bir de onun yıkıldığını söyleyin bana. O zaman ben de yıkılırım.
İşte bu kentte bize yapılan zulm tam da böyle bir şey.
Kentin bir hafızası vardır. Ve o hafıza senin ona yüklediklerinle zenginleşir. İzler bırakırsın kentin her yerine. Yollarına, kaldırımlarına, duvarlarına, sokak lambalarına, posta kutularına, köşesinde duran ağacın yaprakları arasından yüzüne ulaşan güneş ışığına, yürürken geçtiğin marangozun tahta seslerine.
Sadece ismini yazmazsın. İsmini, hayallerini, anılarını, her şeyini.
Sevdiğin bir insanı tramvaya bindirip, orada, o tramvay durağında onunla vedalaştığında duygularını yazarsın. O durak senin olur ve tüm duyguların tramvayın arkasına asılan çocuklar gibi tutunur hayata. Ve sen ordan her geçtiğinde sevdiğin insanı özlemle anarsın. Özlem bile mutluluk verir. İşte tam olarak bu yüzden  o durak orda durmalıdır, sonsuza kadar. Çünkü bıraktığın iz orada durduğu sürece yaşamla olan bağını sürdürebilir, şu koskaca dünyada ait hissedebilirsin kendini bir yere.  Bu yüzden insanlar sevdiklerini o duraktan uğurlamalıdır ya da ordan kavuşmalıdır.
Kentin kitapçısı da sadece ve sadece bizim anılarımız için bile kalmalıdır sonsuza kadar, bulunduğu sokakta 389 numaralı binada.  Eğer bir gün bir hikaye yazarsam, hikayenin olduğu kentin kitapçısı kitap satmak için değil, insanların hafızaları için  o kentte yer alacak. Ve insanlar o vitrinden görünen yüksek raflardaki binlerce kitaba hayal kurmak, düşlere dalmak, anılarını canlandırmak, hatırlamak ve bazen de unutmak için bakacak.

 Yıkıldıkça yıkılmak

Bir Karikatür

9.6.14


İlham #18

8.6.14


Oyun

Ben galiba oyun oynamayı seviyorum. Hatta oyun oynamayı sevdiğimi yeğenlerim hayatıma girdiğinde fark ettim. Size kendi uydurduğum (aslında bir sergide görüp dönüştürdüğüm desek daha doğru olur) harika bir oyun göstermek istedim. Bu blogtaki ilk DIY projesi :) Yeğenleriniz veya çocuklarınız veya torunlarınızla ya da komşunun çocuklarıyla yapabilirsiniz.

Öncelikle size ilham veren görselleri internetten indiriyorsunuz. Değişik kapılar, saatler, objeler, enstrümanlar her şey olabilir. Masal alemine sürükleyebilecek her şey.
Hatta masalın/oyunun içinde kendinizin ve çocukların yer alması için onların ve kendinizin küçük fotoğrafları da olabilir.  Tüm görsellerin küçük çıktılarını alıp bir güzel kesiyorsunuz. Bu aşamadan sonrasını çocuklarla yapabilirsiniz. Kırtasiyelerde satılan seramik hamurlarını kullanıp onları ayağa kaldırıyorsunuz ve minik bir dünya oluşmaya başlıyor.
Sonrasında anlatabileceğiniz bir sürü hikayeler ortaya çıkıyor. Hatta ben siyah kartonlardan fonlar da yaptım. Tiyatrovari dekorlar oldu.
Aşağıda bir kaç görsel paylaşıyorum. Ne yazık ki görsellerim biraz kötü ama fikir verebilir diye düşünüyorum.
Herkese iyi pazarlar.









İlk Hamam Tecrübem


İnsan kent yaşantısında zaman zaman kaçacak delik arıyor. Tüm o seslerden, kokulardan, duygulardan kendini arıtmak ve yalıtmak istiyor. Düşünmeyi, nerde olduğunu, ve hatta kim olduğunu bile unutmaktan bahsediyorum.

Böyle düşünürken o pazar kendimi bir hamamda bulmam bir tesadüf değildi sanırım. Haytımda ilk kez bir  hamama gittim.

Hamam, ben içeri adımımı atana kadar insanların yıkandığı, güzel mimariye sahip sauna benzeri bir yerdi. Aklıma getirdiği şey sadece buydu. Sıcağa da fazla tahammül edemediğimden -ben böyle düşünüyordum- bugüne kadar hep uzak durdum.

Ama hamam, bana kimsenin bahsetmediği ve hiçbir yerde okumadığım başka bir duyusal tecrübeymiş.  Sadece yıkanma yeri değil. Hamam yıkanmak, su, çıplaklık, ışık,sıcaklık kelimelerinin anlamlarını yeniden tanımlayan bir yer.

Tek parça havluya sarılmış hamam kapısından içeri girdiğimde beyaz duvarlar, gri mermerler, havada asılı kalan buhar bulutu ve içeri süzülen hafif ışık beni tamamen kendi dünyasının içine çekiverdi. Artık içerideyim. Dışarıyla hiç bir bağlantım yok. Kokladığım tek şey sabun kokusu ve duyduğum tek ses suyun sesi. Ama öyle şırıl şırıl akan bir su sesi değil. Suyun ne olduğunu sana hatırlatan tastan dökülen suyun sesi. Ve bu su başından aşağı her döküldüğünde teninde suyun değdiği yer sanki saydamlaşıyor, ve sanki boşluğa doğru sürtünmeden kayarak düşüyormuşsun gibi hissettiriyor. Ve bu düşüşten zevk alıyorsun. Öyle bir zevk ki tenin tas tekrar kurnaya girip suyla dolana kadar o suyu özlüyor.

Sonra o ten, seni yakacakmış gibi hissettiren sıcak mermere değdiğinde bu sefer oraya doyamıyor.  Göbek taşına yattığında kubbedeki aralıklardan süzülen ışık seni başka bir yere taşıyor. İşte bu noktada kendini unutmaya başlıyorsun. Kubbeden damlayan su damlaları bedeninin neresine düşerse orayı hatırlıyorsun. İşte parmağım, ayak bileğim, göz kapaklarım. Garip gelen çıplaklığa alışmaya başladığın an bu. Alışmaya başlıyorsun çünkü çıplaklığın başka bir tanımıyla karşılaşıyorsun.
Çıplaksın çünkü arınıyorsun. Hiçbir şeysizliğin ortasındasın. Boşluktasın. Yönsüzsüz, tanımsızsın, cinsiyetsizsin, isimsizsin. Aslında her şeyden kurtulduğun için üzerinde hiçbir şey olmuyor. Bir yandan giysilerle kendimize düğümler atmıyor muyuz? Kendimizi kıyafetlerle bağlıyoruz/boğuyoruz/tanımlıyoruz.

Bu sıcaklık seni mayıştırırken, biri gelip başından aşağıya su dökmeye başlıyor. Yavaş yavaş suyu döküyor,keseliyor, sabunluyor, saçını yıkıyor. Sonra bir bardak su veriyor. Bu sefer su içinden akıyor. İçin de temizleniyor.
Sonra kurulanıyorsun. İşte tamamen her şeyden arınmış, temizlenmiş, kabuğun incelmiş bir haldesin.
Yeni baştan başlayabilirsin.

İlham #17

6.6.14


Almak-Vermek

5.6.14



Bugüne kadar hep alma üzerine kurulu yaşantımızda, bir an durun ve sorun kendinize -ben ne veriyorum- diye.
Dünyanın en basit sorusu belki de, ama emin olun ki bütün düşünce sisteminizi değiştirebilir.
Alma ve sahip olma dürtülerini bir kenara bırakmak, insanlardan bir şey isteme ve beklemeyi bırakmak. Çok basit. Vermek.
Kimine para verebilirsin, ilk aklına gelen buysa eğer, kimine okuduğun kitabı. Daha var verebileceklerin. Ağır yük taşıyan birine yokuş yukarı çıkarken bir el gibi,ya da otobüste yerini, sıranı. Yol verebilirsin mesela. Selam verebilirsin karşılık beklemeden. Yemeğini, tecrübelerini, sevgini, saygını, şemsiyeni de verebilirsin yağmurlu bir günde ıslanmak pahasına da olsa.

Peki siz hiç bu kadar vermekten korkan insan yığınının bir arada görmüşmüydünüz?

Bir şeyler, bir şeyler

4.6.14


Bir balinanın kapladığı alanı hayal etmek, aralarında çamaşır ipi asılmış iki apartmanın bunu yapmaları için nasıl anlaşmaya varabiliyor olduklarını düşünmek.
İşte bazen bunlara çok kafa yoruyorum.

Siyah Beyaz Sevgili


Bir kaç ay önce çektiğim bir fotoğraf.
Siyah beyaz bir film + çok eski bir fotoğraf makinası

Ne İş Yapıyorum

3.6.14


İnsanlar ne iş yaptıklarımı sorduklarında sadece 'tasarım' diyebiliyorum. Aslında yaptığım iş şu: insanlara bir şey anlatmaya çalışmak, sonra onları ikna etmeye çalışmak, sonra kendimi ikna etmeye çalışmak, sonra insanları dinlemek, sonra onlara cevaplar vermek, onları anlamaya çalışmak, sonra insanlara bir şeyler yaptırmaya çalışmak, sonra iç dünyama dönüp  hayal kurmak -ki bu yaptığım işin çok çok küçük bir kısmı- kararlar almak, aldığın kararları hızlı bir şekilde yapmak, malzeme kovalamak, tamirat, muhasebe, vs vs diye giden bir liste. 


İlham #16



Isamu Noguchi'nin oyun parkı. 

Çirkinlikle Mücadele

2.6.14


Geçenlerde ölen tasarımcı Massimo Vignelli'nin şöyle bir sözü var: 'the life of a designer is a life of fight against the ugliness'
Bu çok hoşuma gitti. Çünkü yaptığımız tam olarak böyle bir şey. Böyle bir mücadele.
Durum böyle olunca belki de çirkinliğe karşı çok hassaslaşıyoruz. Örneğin çirkin bir çatalla yemek yemek bile istemiyorum ben.
Mimar/Tasarımcı Micheal Graves'de  bi sedyeyle hastaneye getirildiğinde şöyle demiş:
'Burda ölmek istemiyorum- çok çirkin bir yer.
Bu kesinlikle benim de söyleyebileceğim bir şey. Biz hep 'yapma' odaklı eğitildik. Yapılan şeyin nasıl olduğu ve nerde olduğunun bir önemi olmadı hiç. Örneğin bugüne kadar hep çok çirkin okullarda, çok çirkin sınıflarda okudum. Aydınlatmaları hep çok korkunçtu. Renkleri çirkin olan duvarları ve kapıları vardı. Ve pimapenleri ve süpürgelikleri, çirkin sıraları ve yer karoları. BÖYLE ÇİRKİN BİR YERDE OKUMAK İSTEMİYORUM diye bağırmak istedim hep. Ama önemli olan okumaktı. 

Şu anda ise beni ilgilendiren tek şey: yapılan şeyden öte onun olma hali, şekli, formu, dönüşebildiği şey. Zaten ancak o zaman yapılan şey anlam kazanabiliyor. 

Şifresiz İnsanlar

1.6.14


Bugün tenis oynamaya gittim. Yaklaşık 10 senedir elime raket almamıştım. -hocaya 5 sene dedim-*. Evet, bir hocayla oynamak durumunda kaldım. Çünkü tenis oynayan bir tanıdığım yok. -kaldı ki kendimin bile oynayıp oynamadığından da emin değildim.- Sonuç olarak uzun süredir oynamadığım için oldukça keyifli geçti. Dersten sonra hoca -grup dersi, maç, maraton, sınav gibi kelimelerle dolu cümleler kurdu. Bknz sevmediğim kelimeler listesi
Sporu sevsemde ait olduğu dünyaya çok uzağım. Maç yapma, kazanma, kaybetme, rekabet, skor bunlar bana uzak olan şeyler. Ben sadece tenisin boşluğunu seviyorum. Onun oyun olmasını seviyorum. Çocukken oynadığımız oyunlar gibi. Ve topa vurabildikçe daha iyi vurabilme olasılığını seviyorum, bedenimi kullanmayı ve düşünmeyi bırakmayı seviyorum. Bir de oynadığın alanın etrafının ağaçlarla çevrili olması ve kafamı kaldırdığımda gökyüzünü görmem de keyif verici. 
Bunu ona anlatmam çok zordu. 
Bir de ısrarla neden grup dersi istemediğimi sordu. Bunu anlatmakta ise iyice zorlandım. Bu biraz şuna benziyor: Evimde ve atölyemde bir alarm sistemim yok. Çünkü her girdiğimde bir numarayı çevirmek istemiyorum. Evet 4 haneli bir numara alt tarafı. Ama bir sayı daha ezberlemek istemiyorum. Bknz Aklımda tutmaya çalıştığın sayılar listesi. Zaten çok fazlalar. 

Yeni insanlarla tanışmayı seviyorum ama çalışırken inanın bu limitimi dolduruyorum. -Bir de size şöyle bir itirafta bulunayım. Türklerin gerçekten iletişim kurulması zor insanlar olduğunu düşünüyorum. Ego, hırs, rekabet, dedikodu, kıskançlık, takıntılar, aşırı özgüven, saçma bir ciddiyet, bencillik türk insanını ele geçirmiş.- Yani yeni bir insan daha dediği an birileri bir adım geri atıyorum. Çünkü bazen bu duygularla nasıl başa çıkacağımı bilemiyorum. 
Herkes tabi ki böyle değil. Bazen bazı insanlara bakarsınız ve hiç bir duygunun onları ele geçirmediğini hissedersiniz. Onlar hafif insanlardır. Sanki uzatsanız elinizi bedenlerini delip geçebilecek gibi olur. Aynı sis gibi. Bu onların yoğun olmadığı anlamına gelmez. Tam tersine daha yoğunlardır. Öyle insanları seviyorum. O insanların ezberlemek zorunda olduğunuz bir şifreleri yoktur. Ve hayatınıza katmanız da kolay olur. 

Kendimi açıklamaya çalıştığım hoca da böyleydi aslında. Şifresiz. 
İşte bugün bunu fark ettim: Şifresiz insanları seviyorum.

*size de 10 dedim, belki de 15. 

Sevmediğim Kelimeler Listesi

okul
diploma
tiyatro
lüks
modern
reklam
sertifika
yarış
hırs
rekabet
sınav
test
zorunluluk
televizyon
dizi
politika
müdür
başkan
imkansız
torpil
ders
arabesk
burçlar
din
tatil köyü
'lütfen dokunmayınız'
1. sınıf
ihtişam
kopya
seramik
ayıp
kural
katliam
popüler
kapris
kıskançlık
dedikodu
futbol
kupa
madalyon
fanatik
ego
organik
kampanya
ciddiyet
banka
doğru
yanlış
alışveriş merkezi
plan
olimpiyat
ezber
apartman dairesi
dernek
dekolte
seksi
selfie

Kendimi Böyle Hissediyorum





 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger