Kriko

31.5.14


Geçen hafta bir kitap aldım. Adı Kriko. Sözlüğe bakmadan etrafımdaki insanlara sordum ne anlama geldiğini. Herkes 'arabanın lastiğini değiştirmek istediğinde kaldırma için kullanılan bir alet' gibi bir tanım yaptı. Türk Dil Kurumunun sözlüğünde de benzer bir açıklama var. İnsan bu tanımı duyduğunda hiçbir şey hissetmiyor. Bir alet işte. Üstelik ilgi alanıma girmeyen bir konu hakkında bile diyebilir kendi kendine. 
Sonra internetten başka bir tanıma rastladım ki aldığım kitabın adına yaklaştığımı hissettim. 'ağır yükleri kısa mesafelere kaldırmakta' diye başlayan bir cümle. 
Ağır yükleri kısa mesafede kaldırma fikrini çok sevdim. Ve bu yukarıda gördüğünüz kendi krikomu çizdim. 

Bu Bizim Hikayemiz Değil


Gündüz izlediğin gökyüzü ile gece izlediğin gökyüzü arasında büyük bir fark vardır. Güzdüz gökyüzünü izlemek, -geçen bulutları, mavinin tonlarını-  insana kaçamak bir yaşam sevinci verir. Gece ise mavi gökyüzü yerini uzay boşluğuna bırakır. Bakarsın ve baktığının daha ötesini görmek istersin. Baktıkça kendini kaybedersin. Ve gece gökyüzünü izlemenin verdiği boşluk hissi, kayıp hissi, yokluk hissi, anlamsızlık hissi başka hiç bir yaşadığın hisse benzemez. Öyle tuhaf ki anlatmakta bile zorlanıyorum.
Evren hakkında okumaya başladığımda kafamdaki hiç bir sorunun cevabını bulamamakla birlikte,  sorularım arttı. Bir yandan çok büyülendim.
Asıl burada paylaşmak istediğim bir kitaptan alıntı.
Yazar, evreni anlatır, evrenin oluşumunu. Sonra dünyanın. Evrenin ve dünyanın tarihinde insanın zaman olarak kapladığı dilimin ne kadar küçük olduğundan bahseder. Bir tesadüf eseri insanlığın varolduğunu söyler. Ve evren o kadar büyüktür ki insanın var olması sadece bir şanstır ve insanlığın tarihi evrenin tarihinin yanında hiç bir şeydir. 'Bu bizim hikayemiz değil' der. Biz sadece var olduk. Sonra bundan yıllar yıllar önce, bizim için uzak ama evren için çokta uzak olmayan bir zaman diliminde filozofların sırf bunu söyledikleri ve yarattıkları şemada dünyayı merkeze koymadıkları için nasıl idam edildiklerinden bahseder.
Yukarıdaki fotoğraf 1990 yılında dünyanın 6 milyar kliometre ötesinden çekilmiş. Ve sadece 0,12 pixellik bir yer kaplıyor. *
Bu bizim hikayemiz değil...

fotoğraf: pale blue dot

Gezegenler

30.5.14


Yemek programı sunar gibi fen derslerini anlatan hocaların, ruhsuz anlatımlarından öğrendiğimiz gezegen sayısında büyük bir hata varmış. Belki o zaman keşfedilmediğinden dolayı hata değildi diyebilirsiniz. Ama ben didaktik öğretme şekillerinden dolayı hatalı olduklarını düşünüyorum.

28 Şubatta Nasa 719 adet gezegenin keşfini duyurmuş. Evrendeki gezegen sayısıda yaklaşık 1800 kadarmış!
Buyrun haber aşağıda.

More than 700 new planets discovered today  FEB 26

NASA announced the discovery of 719 new planets today. That brings the tally of known planets in our universe to almost 1800. 20 years ago, that number was not more than 15 (including the nine planets orbiting the Sun). Here's a rough timeline of the dramatically increasing pace of planetary discovery:
4.54 billion BCE-1700: 6
1700-1799: 1
1800-1899: 1
1900-1950: 1
1951-1990: 1
1991-2000: 49
2001-2005: 131
2006-2010: 355
2006: -1 [for Pluto :( ]
2011-2014: 1243

Bağımsız Olmak


Bağımsız kelimesini seviyorum.
Bağımsız yapılan işler hiçbir kurum, şirket, dernek, okulla ilişkili değildir. Ve yapılırken ticari kaygılar en aza indirgenir ve reklam bir kenara itilir. -Bu tamamen benim kendi yorumum-. Sanki sistemin içerisinde kendi başına ayakta kalabilme becerisinin sonucunda ortaya çıkanlar gibi.

Bugün kendimi bağımsız tasarımcı olarak tanımlıyor olmak beni mutlu ediyor.
Evet bir şekilde sisteme dahil oluyorum ama yaptığım işin en azından sistemi beslememesi, yaptığım işi devam edebilmem açısından önemli. Kendime karşı dürüst kalmış oluyorum.
En basit anlamıyla kıyafet yapıp satıyorum. Bunun bu kadar basit ifade edilebiliyor olması bile güzel.
Eğer ki insanlara ne iş yaptıklarını sorduğunuzda söyledikleri cevaplar beyninizde en ufak bir çağrışım yapmıyorsa - örneğin menkul kıymet alım satıcıları- bilin ki o insanların yaptıkları işler yüzünden bilmem nerdeki balıkların soyu tükeniyor, ozon biraz daha deliniyor, buzullar eriyor, kakao ağaçları yok oluyor ve dünyanın öbür ucundaki orangutanlar yaşam savaşı veriyor. nokta

İlham #15





Ferdinando Scianna

Tsundoku Denen Şey

28.5.14




Tsundoku (Japanese) : The act of leaving a book unread after buying it, typically piling it up together with other such unread books.


Yok bu ben değilim. Elimden geldiğince okuyorum ama arada ipin ucu kaçıyor. Çünkü her şeyi okumak istiyorum ve alma hızım okuma hızımdan daha fazla. Okuduklarımı kütüphaneye diziyorum. Bunlar okunmayı bekleyenler ve yarım kalanlar. 

Japonların her şey için dilde bir karşılıkları var! 

#WindowDisplay






yer: Eminönü

Çiçekler

26.5.14


Bu hayatımda sahip olduğum iki bitkiden biri. İlki de burdaydı. Bir Tillandsia. Ben çicekleri severim. Tillandsia köksüz bir bitki ve bir çicek açtığında bu ölecek anlamına geldiği için umarım yakın zamanda çiçek açmaz diyerek bakıyorum ona. Düşünceleri ters köşe yatıran şeyleri seviyorum.  Yani düşünün ki çiçekleri çok seven biri bile bir gün umarım çiçek açmaz diye dua edebilir.
Bu fotoğraftaki orkide ise yakın bir zamanda bir sürü çiçek açtı. Kurumuş olduğu için açan çiçekler benim için bir mucize gibiydi. İlk defa böyle bir şeyle karşılaştım. Sonra bir evde yeni açmış başka orkidelerde gördüğümde daha da çok şaşırdım. Doğanın saati denen bir şey var. Evet bahar ve çiçekler açar. Ama bütün çiçeklerin aynı anda açması olağanüstü değil mi?

Bir Yağmur Fotoğrafı

25.5.14


Yağmur denince  saçaklardan damlayan, yollardan akan sular, yapraklarda biriken damlalar, ferah bir hava gelir akla.
Peki böyle bir şey gelir mi?

Sevgilinin Çocukluğu

24.5.14

İnsan birini hayatının orta yerine koyunca geçmişe dönüp, tüm anılarına da özenle onu yerleştirmeye çalışıyor. O gidipte çok etkilendiğin kilisede yanında oturuyor, o yaşadığın evin avlusundan pencerede duran sana sesleniyor, harıl harıl maketini yetiştirmeye çalışırken okulda sana yardım ediyor.

Ben böyle yaşarken, onu geçmişime de dahil ederken,  bir gün farkettim ki, bu insanın küçükken neye benzediğine dair hiç bir fikrim yok.

Yaşadığımız her anı fotoğraflayabilen bizlerin (şu an cep telefonumda 2.371 fotoğraf var) fotoğraf kelimesinin anlamını tamamen değiştirdiğimiz ortada. Eskiden özenle çektiğimiz filmleri yıkatıp, albümlere koyduğumuz fotoğraf,  şimdi sürekli ürettiğimiz görüntülerden ibaret.
Ama fotoğraf bir kayıt aracı aslında. Bir çeşit hafıza. Ve çocukluğunun fotoğrafları ne yazık ki asla geri dönemeyeceğin güzel günler yaşamış olduğunun bir kanıtı. O görüpte özendiğin çocuğun yerinde bir zamanlar sen vardını söyleten yegane ipuçları. O ciltli albümlerin arasından, jelatinli sayfaların ardında kendini aramak ne keyifli aslında. Aramak ve bulmak çocukluğunu. 

İşte onun da bir albümünün olduğunu düşündüm ve onun çocukluğunu orada aramanın ne kadar keyifli olabileceğini. Bunu hayal ederken bile keyif aldım. Acaba ne giymişti, saçı nasıldı, o dizindeki üç çıkık çocukken şortunun altından nasıl görünüyordu, kulakları yine kepçe miydi. Büyük bir heyecanla ondan albümünü istediğimde yaşadığım en büyük hayal kırıklıklarından birini yaşadım. Çünkü bırakın albümü küçüklüğünden kalma bir fotoğrafının bile olmadığını söyledi. 
Şu an on binlerce fotoğrafı dosyalarken işte insanın buna inanası gelmiyor. Çok üzüldüğümü ama üzüntümü belli etmemeye çalıştığımı hatırlıyorum. Hatta bir gün onun bu üstte gördüğünüz resmini çizdim. 13, 14 yaşlarındaki halini  hayal edip ona bir fotoğraf yaptım. 

Sonra bir gün ailesinin oturduğu eve gittik. Ben bu albüm ve fotoğraf meselesini kabullenip tamamen aklımdan çıkarmış olsam da, öyle sanmışım, -Hiç küçüklük fotoğrafı var mı? diye soruverdim annesine.  Annesi bir fotoğraf olacaktı diyip içeri gitti.  Ve bu aşağıdaki fotoğrafla geri döndü. 

İşte orada karşımda duruyor. Fotoğrafın yarısı yanmış olsa da yanındaki kız kardeşinin aksine onun  yüzü okunuyor. Yine zayıf, üstündeki kıyafetler büyük gelmiş ona. Ve gülüyor, her zaman olduğu gibi. Fotoğrafa daha dikkatli baktığımda yandaki aynadan yüzünün yanını bile görebiliyorum. Kulaklarını ve hala kepçe olduğunu. 
Hayat ne kadar garip. Mükemmel çözünürlükteki fotoğraflara bakıp duruyorum her gün hiç durmadan, ama bugüne kadar hiç biri beni bu yanmış fotoğraf kadar mutlu etmedi. 


Bir Yükseklikten Atsam Kendimi

23.5.14


Zamanı Doğru Gösteren Saat


Zamanı (n akışını) doğru gösteren bir saat.

İlham #14


Fotoğraf: Marienne Sin-Pfaltzer

Başka bir post: Kafalarında Dünyayı Taşıyan Kadınlar

Çalar Saat

Buyrun en eski çalar saat.
knocker-up

Mekanı Yanında Götürmek

22.5.14


Şöyle düşünün. Taşınıyorsunuz. Eşyaları paketliyor, kolilere özenle yerleştiriyor ve yeni bir yerde açmak için bantlıyorsunuz. Geriye sadece duvarlar, tavan, merdivenler,kapılar, parkeler, pencereler kalıyor.
Sonra onları unutmamak için fotoğraflarını çekip, kocaman bastırıyorsunuz. Yeni taşındığınız yerin duvarlarına asıyorsunuz. İşte Martin Margiela'nın muhteşem güzellikteki duvar kağıtlarının hikayesi.

Tesadüfen Yaşamak


Bugünlerde yapmayı en çok sevdiğim şey çalışmak.
Çünkü gerçeklikten kendimi başka türlü koparamıyorum.



Yeni Dünyamdan Selam

13.5.14


33 yaşındayım. Ve beynimin içerisinde yepyeni bir dünya oluşmuş gibi hissediyorum. 
Gördüğüm, yaptığım, yarattığım her şey farklılaştı. Tüm düşünce sistemim değişti. 
Şöyle anlatayım: Bugüne kadar hep bir şeyler öğrendim, bir şeyler öğrettiler. Okumayı yazmayı, başka dilleri, dinleri, matematiği, geometriyi, sanatı, tarihi, felsefeyi, fiziği, coğrafyayı, mimarlığı, yapıyı, malzemeleri, mimarlık tarihini, sanat tarihini, fotoğraf çekmeyi, gitar çalmayı, plan çizmeyi, photoshopu, kimyayı, iklimi, bitkileri, arkeolojiyi, uzay ve gezegenleri, molekülleri, hücreleri, organları ve diğer herşeyi. Ve tüm bunlar beynimde parça parçaydı. Aynı taş parçaları gibi. Ya da odun parçaları, mermer tozları gibi. Bazı öğretilenleri ise çok iyi öğrenmiştim. Onlar ise güzel oyulmuş ahşap parçaları gibiydiler ya da mükemmel bir forma kavuşmuş mermerler. Ama yine de bir bütünlüğü yoktu. Hepsi kafamın içinde ayrı ayrı yerlerde duruyorlardı. 
Şimdi ise onları istediğim gibi bir araya getirip, bir şeyler inşa edip, sonra yeniden bozabiliyorum. Evet  o farklı oyulmuş mermerleri, ahşap tozlarıyla bir araya getirip, form almış ya da almamış taşlarla beraber öyle uyumlu bir araya getirebiliyorum ki, onlardan istediğim evleri, gemileri, kaleleri inşa edip bozup tekrar başka bir şey yapabiliyorum.  Hatta bazen tek tek varolan o parçaları bile kendim yeniden oyup yeni parçalar elde edebiliyorum. 
Kısacası öğrendiğim her şey birbiri arasında milyon kez etkileşime girip her seferinde yeni ve başka bir şeye dönüşebiliyor.  
Yeni bir yerdeyim. Bulunduğum yerden gördüğüm, aynı olan her şey birbirinden çok farklı. Ve ben onlarla istediğim gibi oynayabiliyorum. 
Yeni ve heyecan verici dünyamdan selam. 

415 Gram Robinson Crusoe' da



415 Gram en sevdiğim kitabevinin vitrinindeydi.
 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger