Buradasınız

26.2.14


Her sabah uyandığımda kendimi kıyıya vurmuş bir canlı gibi hissediyorum. Çünkü her sabah gözümü açtığımda değişmiş ve farklı bir dünyaya uyanıyorum. Dahil olmak zorlaştığı gibi, dahil olma çabasınıda kaybediyorum. 
Kapıdan çıktım. İşte sokaktayım, atölyeme doğru yürüyorum. Tek tük insanlar geçiyor yanımdan. Simitçiye girdiğimde ise bir kalabalıkla karşılaşıyorum. Çok tuhaf her sabah buraya girdiğim halde, kimseyi tanımıyorum. Kimse de beni tanımıyor. -Burda mı, yoksa paket mi diye soran sesin sahibi belki de beni akşam kaçırmadan izlediği dizideki karakterden daha fazla görüyor ama yine de 'o-dizideki karakter' onun için benden daha gerçek ve tanıdık. Ona paket diye cevap verip beklemeye koyulduğumda insanları izliyorum. Sanki kimse kendinin ve ordaki hiç kimsenin farkında değilmiş gibi. Belki sabahın mahmurluğundandır diye açıklasam da kendime, aslında toplumsal olarak kimyasal karışan bir denizdeki çürümeye ve kokmaya başlayan yosunlardan bir farkımız olmadığını görüyorum. Kasada parayı öderken, kasadaki telaşlı kızı daha önce burda hiç görmediğimi fark ediyorum. Hiç görmediğime eminim çünkü kız asla unutamayacağım açıktan koyuya doğru giden mavi gözlere sahip. Işığın yansıdığı an daha da belirgin olan gözlerini gördüğümde ona ne kadar güzel gözlerinin olduğunu söylüyorum. Ama instagramdan like etmediğim için yeterince bir etki bırakmamış olsa gerek kız karşılık bile vermiyor.  
Yağmurlu ve güzel bir gün. İnsanı durmadan hayallere sürükleyebilecek bir koku asılı havada. Atölyedeyim. Çalışmayı sevsemde bitmeyen hesaplar, faturalar, ödemeler, banka işleri beni bunaltıyor. Bazen bunlar o kadar çok zamanımı alıyor ki eve dönüp, yorganımın altında kitaplara gömülmek için sabırsızlanıyorum. Bugün de o günlerden biri. Yağmuru ve taşıdığı tüm hayalleri kaçırdığım bir gün. 
Akşam çıkışta simitçinin tam karşısında ki kitapçıya giriyorum. Sabah karnımı, akşam ruhumu doyurmam gerekiyor. Kitap raflarında gözlerimi gezindirdikten sonra vitrinde gördüğüm  'Buradasınız' başlığı ilgimi çekiyor. Biraz sayfalarını karıştırdıktan sonra nerede olduğumu söyleyecek olan kitabı alıp eve doğru koşar adım ilerliyorum.  Yorganımın altına derin düşünceler, hayaller, düşlerle okurken uyuyakalıyorum. 
Ve işte yine bir sabah ve yine başka bir kıyıya vurmuşum. 

Zamanı anlamak için saatlere bakmak

16.2.14


Duvar saatleri ile iyi bir ilişki kuramadım. Her saniye geçişinde çıkardığı ses, boşlukta ateş edermişçesine güçlü gelir kulağıma. Ve saatin kendisi böylece zamanı her defasında öldürmüş olur.

Kol saatleri ise, bir nevi ayağına bağladığın gülle gibidir. Öyle bir ağırlığı vardır. Zaman durmadan geçer, çok az vaktin vardır. Hele de dijital bir saatse zaman daha da hızlanır. Ve bir de bakmışsın zamanın dolmuştur ötmeye başlar, düğmelerine basarsın ama durduramazsın, artık çok geçtir.


Peki ya kum saatine ne diceksin, o rakamları olmayan zarif saate. Zaman milyonlarca kum tanesine dönüşür ve akar. Sonsuza kadar devam edebilecek bir döngü. 

Geçenlerde ise eskicide akrep ve yelkovanı olmayan bir saat gördüm.  Hangi zamandan kopup geldiğini bilemediğim bu antika saat bence zamanı doğru gösteren tek saatti. 

-Diğer Saat yazıları-

Defter #1 / Ses

15.2.14


Gömüler

6.2.14

'Küçükken sözlüğe baktığımda bazen aradığım kelimenin yanında küçücük bir çizim olurdu ve ben o zaman kendimi çok şanslı hisserdim.'

Bunu bugün hatırladım. Sırf kapağı güzel diye sahaflardan bir kitap almıştım. Fransızca eski bir sözlük çıkmıştı. Sayfaları karıştırırken bu resme rastladım. Ve gülmeme engel olamadım. İnsan geçmişini  unuttuğunu zannediyor. Ama tam olarak olan şey üzerinin örtülmesi. Aynı toprakla örtülür gibi. Sonra en ufak bir ipucu, herhangi bir şey, beyninizin bilmem kaç katman altına gömülen şeyin bir anda ortaya çıkmasına neden oluyor. Çok garip değil mi?

 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger