İlham #10

28.11.13


İsimsiz

26.11.13


Yasemin Özeri



İlham #9

24.11.13


Pisa kulesinin merdivenleri.

Bir Film Önerisi

23.11.13


Buyrun insan karakterinin dönüşebileceği hal ile ilgili ürkütücü bir film izlemek isterseniz, bugüne kadar yerli yerine oturttuğunuz kavramları deşmek ve insan beyninin karanlık odalarında neler olup bitebileceğini görmek ve şaşırmak isterseniz  size Savage Grace' i öneriyorum.

Çevremizi Saran Tavşanlar


Alice yol ayrımına geldiğinde tavşana hangi yoldan gitmeliyim diye sorar. Tavşan da nereye gitmek istiyorsun diye sorar. Alice bilmediğini söyler ve tavşan da ona -o zaman hangi yoldan gittiğinin bir önemi yok- der.

Baş kahramanın ben olduğum dünyamda bütün yol ayrımları tavşanlarla dolu. Ve bazen soruyorum hangi yoldan gitmeliyim diye. Hiç bir tavşan benim nereye varmak istediğimi bilmeden ve sormadan hepsi başka bir tarafı gösteriyor. -Şurdan git, ordan gitme, burdan git.-
Bu yüzden yol sormamayı öğrendim.

-
Sevgili bir gün fotoğraf çekimi için Kefken'e gitmeye çalışırken yolda kayboluyor ve bir yol ayrımına gelip gördüğü bir adama soruyor -nasıl gidebilirim- diye. Adam, -Kefken'e değil, Kerpe'ye git, orası daha güzel- diyerek Kerpe yolunu gösteriyor. Bu da bizim Alice'in hikayesi..

Herkese iyi haftasonları..

Bedenin Sessiz Dili

22.11.13


Bir  süre önce modern dansı Pina ile keşfetmiştim ki benim için ne kadar heyecan verici olduğunu anlatmıştım. -burda-  

Bence modern dans, dans kelimesinin ilk akla getirdiği eylemden öte, bedeni bir şekilde keşfetme biçimi. Beden ve mekan arasında, -ve varsa obje- sürekli olarak ilişki kurma, sınırları tanımlama, ve tüm bunları soyut bir biçimde dile getirme şekli. Aynı sağır ve dilsizlerin kullandığı işaret dili gibi, dans da bedenin sessiz dili. Bir boşluğun içerisinde bir şeylerin tanımının yapılması. Ama hiç konuşmadan.

Konuşmadan anlaşa bilmek bu dünyada sahip olunabilecek en değerli şey. Çünkü herkes sürekli konuşuyor bağırıyor, ama yine de kimse kimseyi anlamıyor.

Modern dansı tanımak, benim için dans kelimesinin anlamını yeniden tanımladı.
Dans bedenin araç olduğu bir sanat.
Ve bence bedeninle kendini ifade edebildiğin her an dans etmiş sayılırsın. 

(Örneğin bir keresinde, bir yemek masasında sevgiliyle karşılıklı oturmuş, tavandan sarkan bir aydınlatmanın altında birbirimize hiç durmadan bakmıştık. Hiç kıpırdamadan, tam birbirimizin gözlerinin en derinine. Biz o gün saatlerce dans etmiştik.)

Modern dans aklımı ve fikrimi bir sarmaşık gibi dolamışken, bir modern dans performansı için kostüm yapma şansım oldu. Dün de bu performansı izlemeye gittim. Benim için oldukça heyecan vericiydi. Çünkü sahnedeki dansçıların üstlerinde benim şekil verdiğim kumaşlar dolanmış, orada nefes alıp veriyorlardı. Biraz saçma gelecek ama kendimi orda dansederken hissettim. Sanki bütün bu sahne ve bu insanlar benim kıyafetlerimin olmalarını istediği şekle girmişti.

-Performans, kareografisini Natalie Heller'in yaptığı First Impressions adını taşıyor. 
-Fotoğraf performanstan bir kare. Facebookdan aldım. Murat Durum' a aitmiş. 

Evren Durmadan Genişliyor!

20.11.13


Einstein üniversitede profesörlük yaptığı dönemde bir öğrencisi çıkan soruların tamamının geçen seneyle aynı olduğunu söylemiş. Einstein'da -Evet bütün sorular aynı ama cevapları tamamen farklı- diye yanıtlamış.

Bu cevabı o kadar çok sevdim ki, beni adeta özgürleştirdi.

Doğruların ve yanlışların olmadığı, ama doğru ve yanlış diye öğretilen şeylerin sürekli yer değiştirdiği bir dünyada yaşıyoruz.
Bilimin kendi içinde genişlemesi bir yana, insan da kendi içinde aynı şeyi yaşıyor.
Örneğin ben her sene aynı kitabı okuyup, tamamen farklı şeyler algılıyorum ve farklı şeyler öğreniyorum.
Kısacası evren durmadan genişliyor.

Görünmeyen Sayılar

19.11.13

İsimsiz

18.11.13

Yasemin Özeri

İlham #8

16.11.13

Deborah Turbeville

İlham #7

13.11.13

Anish Kapoor

Contemporary Istanbul' dan Notlar

11.11.13


Güncel Sanat'ta Son Durum.

İstanbul'daki bu sanat fuarının ambiyansı ne yazık ki tüyaptaki ayakkabı fuarının ambiyansının ötesine geçemiyor. Kötü bir ışıklandırma, kötü duvar renkleri ve dip dibe asılmış bir sürü resim, tablo ve sürekli yankılanan gürültü. İnsan bir süre sonra boğuluyor. Bir de üzerine kalabalık ve sürekli fotoğraf çekenler eklenince gerçekten çekilmez bir hal alıyor. Halbuki bir sanat eserine bakıyorsun; gözlerin yorulmaması, ve odağın sadece baktığın şey olması gerekiyor. Ama malesef sanki Zara ucuzluğunda gibiyiz. Bütün mallar dökülmüş ve arasından iyilerini seçmeye çalışıyoruz. Kısacası bana ortam son derece keyifsiz geldi. Keyifsiz ve yaratıcılıktan uzak.
Aynı şeyi sergilenen eserlerin büyük bir kısmı içinde rahatça söylemem umarım yanlış anlaşılmaz.

Şöyle ki benim gözlemlerime göre sanat dendiğinde ki yaklaşım , ya da başka bir deyişle sanat eseri üreticilerinin yaklaşımlarını kendi çapımda gruplandırmaya kalktığımda şöyle bir tabloya ulaştım.

-Birinci sıradakiler: Sanat eserini bir dekor olarak görenler. Bu grup bir önceki cümlemde neden sanatçı değil de sanat eseri üreticisi demiş olmamı aslında açıklıyor. Bu gruptakiler bir tüccar bir iç mimar gibi olaya yaklaşıyor. Bence kabul edilemez bir durum değil. En azından içi boş bir çok sanat eseri diye tabir ettiğiğimiz çalışmadan daha iyi. Bir anlamda sanat eserine işlev de yüklüyor diyebiliriz. Bu grup çalışmalarını yaparken büyük bir otel lobisi ya da bir evin kocaman girişini düşlüyor olabilirler. Tamamen estetik kaygısı taşıdıklarını düşünüyorum.

-İkinci sıradakiler:  Warholcüler. Bu grup Warhol mirasını yiye yiye bitiremediler. Tek kaygıları çarpıcı olma. Bu kaygı o kadar yoğun ki yaptıkları şeydeki duygu veya estetik tamamen geri planda. Ben bu grubun gidişatını iyi görmüyorum. Çünkü başlangıç noktaları hep bir taklit. Gelişi güzel karalamalar, tekrarlar, canlı renkler, küfürler, kanlar, kendi çapında bir asilik, cinsellik, devasa boyutlar vs vs. İzin verirseniz Tracy Emincileri ve neon yazıcılarını da bu gruba almak istiyorum. Bu grup sesini bağırarak duyurmaya çalışıyor ama çok gereksiz çünkü zaten söylemeye çalıştıkları şeyi çoktan biliyoruz.

-Üçüncü grup: Satılma veya dikkat çekme derdi olmayanlar. Doğrusunu söylemek gerekirse bu grubu seviyorum. Çünkü bir dertleri var. Dikkatlerini çeken bir durum var ve bunu size dokunarak iletebiliyorlar. Hal böyle olunca sanatçının kendisinin ya da genel olarak yaptıklarının, hayat hikayesinin hiç bir şeyin önemi kalmıyor. Bu grubun tek sıkıntısı bence o kravatlı sanata yatırım yapan amcaların gözünden kaçıyor olmaları. Çünkü onları anlamak ve hissedebilmek için başka bir ruh gerekiyor. (O küçük mdf leri boyayan sanatçıyı bu gruba dahil edebiliriz.)

-Dördüncü grup: Taklitçiler. Bu grup aynı osmanbey'deki tekstilcilere benziyor. Ne satıyorsa onu üretiyor. Ama dokunmaktan uzak olduğu için olmuyor.

-Beşinci grup: Malzmeye abananlar. Bu grup farklı malzeme kullanırsa bir sanat eseri ortaya çıkarabileceğini düşünüyor. Çalı çırpı çöp ne bulursa deniyor. Kimisi oluyor kimisi olmuyor.

-Altıncı grup: Sanatını konuşturanlar. Bu grup tekniği kullanmadaki ustalıkla öne çıkıyor. Zaman zaman teknik her şeyin önüne geçtiği için etkileyiciliğini kaybediyor. Ama zaman zamanda sizi gerçekten başka bir dünyaya götürüyor. Ve bunu başarabilenler gerçekten sanatçılar.

-Yedinci grup: Arayıştakiler. Bu grup yeni bir dil arayışında olanlar. Video, ses, görüntü gibi farklı alanlarla kendilerini besleyip sürekli bir deneme halindeler. Ben bu grubunda takipçisiyim. Çünkü onlara ihtiyacımız var.

-Sekizinci grup: Photoshopu yeni keşfedenler. Burda gerçekten iyi fotoğraflarla, iyi olmayanlar ayrışıyor. Bir de iyi kolajlarla, iyi olmayanlar da.

Artık günümüzde bir şeylerin bizi şaşırtması ve bizim herhangi bir şeye hayranlık duymamız çok zorlaştı. Pinteresti açıp art yazıdığımızda milyonlarca şey görüyoruz. Bu yüzden resim ya da heykelin tek başına yaptıklarının yeterli olmadığını düşünmeye başladım. Bence sanat artık bir deneyim yaratma derdine giriyor. Bu deneyimi yaratması içinde mekan, ses, ışık çok önemli. Ama her şeyden önemlisi tabi ki fikir ve uygulaması. Bence günümüzün en iyi sanatçılarından biri Marina Abromoviç. Çünkü tamamen insanlara yeni bir deneyim yaşatıyor. Bunu yaparken ister teknolojiyi kullan, ister basit objeleri hiç farketmez ama fikir her şey demek. Eğer sanat eserinin derdi bir duygu uyandırmaksa bunu kesinlikle deneyimle yaşamaya ihtiyacı var artık insanın. Bir şeylere dokunmalı örneğin. Artık sadece bakmak -dokunamadığımız heykeller- bir anlam ifade etmiyor. Bir şey yaşatılmalı ona. Öyle basit ayna esprileriyle olacak bir şey değil bu. Heyecanlanmalı, duygulanmalı ya da çoşmalı. Ama kesinlikle duyguların yoğun olduğu yere aynı arı kovanı misali bir çomak sokulmalı.
Diye düşünüyorum.

Ve herkese iyi pazartesiler diyip huzurlarınızdan ayrılıyorum.

Üstteki çalışma: Antoine Rose

İlk Kütüphane Deneyimim

10.11.13


İnternette dolanırken bu muhteşem kütüphaneye rastladım. Ben kütüphanesi olan şehirleri çok kıskanırım. Baksanıza şu büyüklüğe, dinginliğe, sessizliğe ve o tanımlayamadığım hisse. Kilise ve camilerdeki atmosferin oluşturduğu hisse benzer bir his. Bu his bana bilimin ibadet yeri de burası olsa gerek dedirtiyor. Kutsal kitaplarla dolu bir ibadethane. Ve ibadet şekli de okumak, okumak, okumak. 
Benim kütüphaneye ilk ayak basışım 16 veya 17 yaşımda olmuştu. Ankara'nın kütüphanesinden içeri heyecanla girmiştim. Çünkü o zamanlar hatırladığım kadarıyla içinde kaybolabileceğimiz kitapçılar yoktu, internet yoktu. Ve okulumuzun bir kütüphaneside yoktu. Dolayısıyla kütüphane fikri beni çok heyecanlandırmıştı. Yüzlerce, binlerce kitabı olan rafların arasında dolanıp kitaplar bulup bütün gün onları okuyacaktım. Ama içeri girince yaşadığım şey hiçte hayal ettiğim gibi olmadı. Kendimi kütüphane görevlisi olan bir kadının oturduğu bilgisayarla dolu sevimsiz bir odada buldum. Kadına 
-Kitaplar nerde?- diye sordum. Kadın da bana 
-Kitapların olduğu bölüme girmek yasak- dedi. 
-Burası bir kütüphane kitaplara nasıl ulaşacağım o zaman dedim? Ve bir kütüphanede sorulacak dünyanın en normal sorusunu sormuş olmama rağmen kadının öyle bir bakışı vardı ki sanki amazon ormanlarında nerde karpuz bulabilirim diye sormuştum ona. Türkiye bu açıdan garip bir yerdir. Bazen en mantıklı ve basit soruları şaşkınlıkla sorarken bulursunuz kendinizi ama aldığınız tepki karşısında kendinizi sorgularsınız. 
Kadının bakışı karşısında acaba ben yanlış mı biliyorum, amerikan filmlerinde mi kütüphaneler öyle diye düşündüğümü hatırlıyorum. Sonrasında kadın bana bilgisayarları gösterip istediğin kitabın koduna ordan bak ve iste dedi. Ben de dönüp o devasa büyüklükteki bilgisayarların birinin karşısına oturdum. O zaman bilgisayarlarda windows falan yoktu, mouse da yoktu. Size kendinizi çok zeki hissettiren bir şekilde yazarak komutlar verip işinizi hallediyordunuz. O bilgisayarda nasıl kitaplara ulaştığımı ve kodlarına baktığımı hatırlamasamda, müzikle ilgili yaptığım bir ödeve yardımcı olacak bir kitap buldum.   bulduğumu sandım. Kodunu bir kağıda yazıp görevli kadına uzattım. Kadın kağıdı alıp saat 3te dağıtım yapacaklarını ve beklememi söyledi. Sonra ben tam bir saat ismine göre seçtiğim bu kitabı bekledim. Kitap geldiğinde beni çağırdılar. Ve kapağı parçalanmış, sayfaları dağılmış incecik bir kitabı uzattılar. Yaşadığım hayal kırıklığını hala çok net hatırlıyorum. Bir süre bakakaldıktan sonra aradığım şey ile tamamen alakasız olan o kitabı orda bırakıp çıktım. Bir daha da Ankara'nın o büyük kütüphanesinin yakınından bile geçmedim. 

Sevgili Hakkında Bir Yazı

9.11.13

Buyrun, bugün biraz size dünyamın orta yerinde kendine yer bulmuş bir adamdan bahsetmek istiyorum.
Biliyorsunuz günümüz insanı sürekli kendine yer arar. Bulduğu zamanda ceketini ya da her hangi bir eşyasını bırakıp gider. Sonra sanır ki orası ona aittir. Ama orda yoktur. Ve bazı insanların tek derdi yer kapmaktır. Ne için olduğunun bir önemi olmaksızın. Oysa bu adam günümüz insanında çok farklı olarak, kendine yer bulduğu bu dünyada izlemeyi, paylaşmayı, yaratmayı, ara sıra gidip sonra geri dönmeyi seviyor. Bana da dünyanın en garip insanını gözlemlemek, anlamaya çalışmak ve koşulsuzca sevmek kalıyor.
Yıllar önce bir yıldız bilimcisiyle tanışmış ve bana kararmış gecenin içinde parlayan yıldızları büyük bir tutkuyla anlatırken kendi kendime şöyle demiştim -umarım bir gün ben de, hayatıma giren insan da aynı tutkuyla bir şeylere bağlanıyor oluruz ve bunu birbirimizle paylaşmanın zevkini yaşarız.
Bugün , birbirimizin adeta bir labirente dönüşmüş, duygularla kaplı dünyasında kaybolmak belki de yaşadığımız en güzel şey.Dünyayı anlamlandırmaya çalışırken garip, karmaşık, derin boşluklara beraber düşüp, beraber yukarı tırmanmakta öyle. Bazen birbirimizin kolunda tutup çekiyoruz. Bazen aynı balona tutunup havalanıyoruz.
Şu dünyada hala gördüğünüz her kuşa,  uçma becerisindeki üstünlüğünden dolayı hayranlıkla bakabiliyor ve her kanat çırpışında kendi içinizdeki binlerce duyguyu serbest bırakıp, sizde gökyüzünde kanat çırpabiliyorsanız şanslısınız. Ya da yüzen balıkları gördüğünüzde denizin derinliklerine dalabiliyorsanız. Çünkü bu dünyadaki her bir milyon insandan dokuz yüz doksan dokuz bin dokuz yüz doksan dokuzu o balığı gördüğünde düşündüğü tek şey, oltasıyla tutup onu yemektir.

Görünen, gözümüze sokulan onca şey arasından görünmeyeni görmektedir bütün marifet. Ve bu adam bunu yapabilen ve ben yapmayı unuttuğumda bana her daim hatırlatandır.

Çok gariptir ki bu adam, dünyayı algılayış şeklini dile getirdiği düşünceleri veya gördüğü tarafıyla çektiği  fotoğrafları bir tarafa, kendisinin asıl mesleği saç yapmaktır. Ve saça,  taşa şekil veren bir heykeltraşın gösterdiği özen ve zarafetle şekil verir. Moda fotoğrafları ortaya çıkartır ve yaptığı saçlarla yarattığı, yakaladığı hisler olağanüstü ve son derece yaratıcıdır. Ve aynı olağanüstülüğü dokunduğu her saça yansıtır. Bu yüzden kapımızı çalan, onu her gün arayan yüzlerce kadının ve erkeğin, ve bir sürü fotoğrafçının olması bir tesadüf değildir. Tüm bu insanların ondaki yeteneği, algılama biçimini, dünyayı kavrayıştaki ustalığı ve bunu dışa vurumdaki şiirselliği anlayıp anlamadığından emin değilim ama bir şekilde insanlar yaptığı işi iyi yaptığını hissediyorlar ve benim için inanılmaz olan bir kalabalığı oluşturuyorlar. Bazen nasıl bu kadar çok insan tanıdığına ve çoğu zaman nasıl saatlerce çalışabildiğine ve saatlerce çalıştığı halde yetişemediği bir sürü işin, bekleyen bir sürü kadının, ertelenen bir sürü çekimin oluyor olmasına hayret ediyorum. Markette, spor salonunda, cafede kısacası her yerde, bir sürü insan onu buluyor, ya da telefonla ulaşıyor ve bir şekilde onun saçını yapmasını istiyor. Bazen nasıl dayanabildiğine şaşırıyorum, ve bir gün uzaklaşıp gideceğinden ve her şeyi bırakacağından emin olduğumu, ama bunun yakın bir zamanda olmaması için dua ettiğimi söylemek istiyorum.

Bütün bu kalabalık içerisinde, insanları sevme becerisi ise bence onu eşsiz kılıyor. Biliyorsunuz günümüz insanının diğer insana duyduğu tek şey var, o da: tahammülsüzlük. Bu da sinir, nefret ve kıskançlığa yol açıyor. Oysa bu adam insan seviyor. Çok basit bir şekilde. Her daim insanların iyi tarafını görebiliyor. Ve insanlar onun gördüğü iyi insana dönüşüyor. Onunla beraberken insanları ve dünyayı sevmeyi öğrenebilirsiniz. Çok basit bir şekilde.

Belki de bütün bu özellikleri arasında en tuhafı hiç bir şeyi kendisine ait kılmamada. Bir eşyaya değer vermesi ve eşyanın onun olması çok nadirdir. Ben bir kaç kere rastladım. Rastladıklarımda da hep o değer verdiği şeyi bana vermiştir. Belki benim daha iyi bakacağımı düşündüğü için, bilemiyorum. Ama gerçekten onun sahip olduğu hiç bir şey yoktur. Bugün onun olan her şeyi, yarın elinden alın onun için farketmez. O, onun yerine başkalarını koyup, koyamadıklarını da dert etmeden yaşamaya devam eder. Bazen kendisi isteyerek, severek başkalarına verir. Kendisinin ihtiyaç duyduğundan daha fazla ihtiyaç duyan biri olduğunu hissederse bir eşyaya, vermekte hiç tereddüt etmez.
Bunu şu anda üç beş cümleye indirgeyip, bu yazının bir paragrafında bu kadar rahat yazdığıma bakmayın. Alışmam çok zaman aldı. Bir gün evinize döndüğünüzde koltuğunuzun olmadığını, ve sonraki bir sene boyunca da yerine bir koltuk alamadığınızı düşünün. Sonra da bunun sebep olduğu onlarca duygudan kurtulduğunuzu.

Onun hayal kırıklıkları, başarısızlıklar, umutsuzluk, çaresizlik gibi çukurlara düşmeden gecip gittiğini farkettiğinizde ayaklarının yere değmeden yürüdüğünü anlarsınız. Bu tüm bu duyguları yaşamadığı anlamına gelmez, hatta derinden etkilenir ama yoluna devam etmede ki cesareti övgüye değerdir.

Hayatta yaptığı en iyi şey, hayatla dalga geçmektir. Hiç durmadan kendisiyle, çevresiyle, her şeyle dalga geçer ve bunu yaparken inanılmaz eğlenir ve yanındaki insanları eğlendirir. Bazen o kadar çok güldürür ki, ona hayatınızda olduğu için teşekkür edercesine baktığınızda bunu hemen anlar ve özenle kafasında taşıdığı şapkıyı eline alıp selam vererek teşekkür eder.
Çok gariptir ki bu dünyada; onun gibi kafasında komik şapkalarla gezen, bulduğu ilk fırsatta ayakkabılarını çıkartıp, sürekli gülen, üzerindeki kıyafetlerin salaşlığı, bazen büyüklüğü ve yırtıklarıyla uyum halinde olan başka insanlarda vardır. Eğer onlarla karşılaşırsa sanki kimsenin bilmediği gizli bir kentin birbirlerini tanıyan sakinleri gibi onlarla selamlaşır. Buna bir çok kez şahit oldum. Bir keresinde havaalanında uçağa yetişmeye çalışırken bizim gibi koşan biri vardı dört beş metre ötemizde. Belki biraz daha uzaktaydı. Birbirlerini gördüklerinde şapkalarını çıkartıp gülerek selamlaştılar. Önce onu bizim anlayacağımız şekilde tanıdığını sandım. Öyle olmadığını anladığımda keşke tanışsalardı diye düşündüm. Sonra bunun biz normal insanların düşünceleri olduğunu onların zaten birbirlerini tanıdıklarını anladım. Bu dünyada tanımadığı insanları tanıyan tek kişi o; benim tanıdığım.
İşte kendini çektiği bir fotoğrafı. Bir köprünün üzerinde yoldan geçen bir arabayı selamlıyor ve arabadaki yabancı da, ona camdan çıkartmış elini sallayarak karşılık veriyor. Bu onun en sevdiğim fotoğrafı. Çünkü baktığım an onu, o hayatıma girmiş, tenimin ötesinde ruhumu görebilmiş ve benim teninin ötesinde ruhunu görebildiğim adamı,  gördüğüm bir fotoğraf. Hatta onun ta kendisi.


yazının devamı gelecek.. 

Kente Çöken Kabus İçin Teşekkürler

8.11.13


Şu sıralar en çok konuşulan mimari yapının girişindeyiz. -Zorlu Center-. Öğrenciyken yaptığımız projeler gerçekleşmiş olsaydı ne olurdu onu görmek üzereyim. Her zamanki gibi girişi tarif eden adamlar sıraya dizilmiş,        -Abijim bu taraftan geliyosun, düz gidiyosun- diyerek el kol işaret yapıyorlar. Bu adamlar da artık mimari öğelerin bir parçası. Projelerde falan çizildiğini düşünmeye başladım. 'Şuraya giriş yaparız, şuraya bir adam koyarız, şuraya da bir adam koyarız, bir adam da şuraya koyduk mu tamamdır.'
Her neyse bu adamları takip edip dolana dolana otoparka giriyoruz. Arabadan inip bu şaheser yapıya girmek üzereyken kendi kendime şöyle diyorum, -mimarisi ne olursa olsun, illa ki şu basık tavandan kat numarası yazan kolonun hemen yanındaki dünyanın en çirkin kapısından, arabanı park ettiğin yer numarasını ezberlemeye çalışarak giriş yapıyosun. Giriş yaptıktan sonra dünyanın en çirkin fayanslarla kaplı yerlerini geçerek mimari harikaya ulaşmaya çalışıyorsun.
Tüm o kötü yüzeyler, yaratılmış kötü mekanlar arasında kafamı kaldırıp yukarı baktığımda gördüklerim o kadar korkunçtu ki, hızlı bir şekilde çıkış kapısı aramaya başladım. Ama her yer çıkmaz sokak gibiydi. Başımızın tacı büyük markalar bu şaheserin en güzel yerlerini kaparken alt katta bütün kafe ve restoranların sıkışık olması, insanların alt alta üst üste oturması aklıma Titanik'i getirdi. Yani üst katta lüks diye tabir edilen bir markanın mağazasında yer alan bir çantanın kapladığı alan ile aşağı katta 8 kişinin kahve içtiği metrekare aynı. Hiç şaka yapmıyorum. Bu eşsiz mağazanın rafında yer alan çanta 4 kişilik iki masa kadar yer kaplıyor. Ve kamu alanı vs söylemleri olan bir yapı için gerçekten komik bir durum. Sahi bu kamu alanı nerde, hangi tepe, nerde yeşillik?
Bu yapıyı kaplayan anlamsız örtü ise aynı;  okulda makarnadan yaptığı maketini arabada unuttuğu için eriyen çocuğun projesine benziyor.  Sonuçta projesini öyle sunmayı tercih eden o çocukta mezun oldu, bunu yapanlarda hocalardı. Mimarlık okullarından ne bekleyebiliriz ki?


Kabuğu Değiştirmemek

7.11.13


Bu fikre bayıldım.
Günümüz bakış açısının tam zıddı. Tüm binaların içi rezalet bir halde ama tek derdimiz binalara  dünyanın en çirkin cephelerini giydirmek.

Soldaki fotoğrafta yapı zar zor nefes alırken, sağdaki fotoğrafta sanki hayata döndürülmüş gibi durmuyor mu?

Bir Ev Düşlüyoruz...

4.11.13


Bir ev düşlüyoruz.

fotoğraf: İbrahim Zengin

İlham #6

3.11.13


Bir japon bahçesi..

Kaybolan Nirengi Noktaları

2.11.13


''...., bir vadide uykuya dalar, Tibet'te uyanırsınız, bütün nirengi noktaları yok olmuştur. ''

Lawrence Durrell, Mekan Ruhu
 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger