Güzel olan

29.10.13


Hayatımız ölümden ve ölümü hatırlatan her şeyden kaçmakla geçtiği için solmuş bir çiçeğin güzelliğini farkedemiyoruz.

Selam Dünyanın En Güzel Evinde Yaşayan İnsanlar!

28.10.13


Ormanın orta yerine kendi evlerini yapan iki insan. Ortaya çıkan mükemmel bir ev, harika bir cephe, ilham verici bir yaşam tarzı. 


Derinlerin Melankolisi

27.10.13


Kendimi kendime bıraktığımda; aynı çok yüksek bir yamaçtan aşağıdaki sulara kendini bırakır gibi kendimi bıraktığımda, içimin derinliğine özgürce dalabiliyorum.
Hayat her ne kadar o yamaç kıyısındaki gibi ışıkla, mavi ve yeşille, çoşkuyla dolu olsa da, derinlikleri hep karanlık, hüzünlü, siyah ve melankolik.


fotoğraf: Deborah Turbeville

Kumdan Kale


Geçen hafta sevgiliyle yaptığımız kumdan kale.
Hani şu yazıda bahsettiğim.

Cevaplayamadığım Sorular


Doktordayım. Kapının hemen girişinde yer alan deskin diğer tarafında bir kadın elinde bir form, bana sorular sorarak doldurmaya çalışıyor. Ad, soyad, doğum tarihi vs vs. Sonra 'evli misiniz' diye soruyor. Hayır diyorum ve formdaki - Eşi.....-  kısmına kocaman bir çizik atıyor. Yanınızdaki arkadaşınız o zaman diyip diğer soruya geçiyor. Kadın hastalıkları bölümünde olduğum için bu soru kendi içinde önem taşıyor ama sordukları sorunun cevabı  net olduğundan dolayı ne doğru yanıtı vermiş oluyorum, ne de yanlış. Ve açıklama şansım da yok.
-Evli değilim ama bir ilişkim var ve aslında sizin öğrenmek istediğiniz bu değil mi, ayrıca evliliği saçma buluyor, asla straplez bir gelinlik giyemeyeceğimi de bildirmek istiyorum- deme aralığını yaratamıyorum.
Dahası evli olup ayrı yaşayanlar, ya da evli olup başkalarıyla ilişki yaşayanlar, gay çiftler  ve daha bir çok insan grubu için evet ya da hayır cevabının hiç bir şey ifade edemeyeceği bir soru.

Doktorun odasına çağrılmayı beklerken düşünüyorum. Bütün sıkıntı bu yaklaşımdan kaynaklanıyor. Hayatı yaşarken karşımıza  çıkan soruların cevapları -evet ya da hayır- olduğu sanılıyor. Belki de öyle olması isteniyor. Olduğun taraf, yaşama şeklin, inancın, isteklerin keskin ve net olmalı. Parantez içlerinin, açıklamaların, grinin tonlarının olmadığı bir dünya bu.
Diğer yandan hayattaki bazı soruların cevap gerektirmediği, cevap gerektiren soruların zaten sorulmadığı, verdiğin cevapların bazen soruların cevabı olmadığını kavrıyorum.

Ve üzgünüm ama yanımdaki insanı -koca- kelimesine hapsetmek büyük bir haksızlık, arkadaş kelimesine sığdırmaya çalışmak da anlamsız.  Yanımdaki kişi -dünya'm. Ve sizin sormanız gereken tek soru da bir ilişkim olup olmadığı. Bu kadar basit.


*Bu arada ekranı bozuk olanların yukarıda resimdeki grinin tonlarını göremeyecek olmaları ne kadar garip bir ironi.


I made a mistake

Tanımsız Zamanlar, Tanımsız Mekanlar

26.10.13


Şu kısacık hayatımızda sürekli olarak yaşadığımız zaman aralıklarını tanımlandırmaya çalışıyoruz. Onu tanımlandırıyoruz ki daha kolay sınıflandıralım, bölelim ve tekrar gruplandıralım. Bunu yapma nedenimiz de hiç şüphesiz zamanı yönetme çabası ve hükmetme telaşı. Çalışma zamanı, yemek zamanı, banyo zamanı, spor zamanı, uyku zamanı vs vs.

Aynı çabayı mekanlar içinde gösteriyoruz. İnsan hayatı duvarları örüp, onlara tanımlar yükleyip, isimler vermekle geçiyor. Bu durum öylesine hızlanmış ve çığrından çıkmış durumda ki, sanki birileri sürekli içi boş kutular yapıyor ve üzerine sadece ne olduğunu yazıyor: ev, iş yeri, spor salonu, doktor muayenehanesi, cafe, kırtasiye, mutfak, salon vs vs- bize uzatıyor. Biz de ikea dan gidip ona uygun eşyaları alıp, o mekanı öyle yaşamaya başlıyoruz.

Bazen duruyorum.
Ve kendime tamamen tanımsız bir zaman yaratıyorum. Ve bunu da tanımlanmış bir mekanı, tamamen tanımlarının dışında kullanarak yapıyorum. Balkonun çatıya çıkan merdivenlerinde oturup gökyüzünü izlemek gibi, boş küvetin içerisinde kitap okumak gibi, boş bir havuzun içinde resim yapmak gibi.
Bu kısa tanımsız aralar, dilde karşılığı olmayan duygulara sebep oluyor ve sanki zamanı aralayabiliyorum. Sanki yok oluyorum. Sanki yere değmiyorum.
İnanın bana bazen yaşadığınız şeyi tanımlayamıyor olmak çok güzel ve değerli.


Kırmızı

15.10.13


Anish Kapoor'un kırmızısı ile karşı karşıyayım.
Muazzam bir boşluk var karşımda. Yoğun bir hisse kapılıyorum. Ama bu hissi veren şey sadece form değil, seni alıp götüren kırmızının tonu. Bu nasıl bir kırmızıdır. Daha önce karşılaşmadığım görmediğim bir kırmızı. Ve sürekli kullanıyor o tonu.
Daha önce sevgiliyle kırmızı rengi üzerine konuşurken, bana kırmızı rengin içindeki siyahlığa baktığını söylemişti. Ben de kumaş seçerken sürekli kırmızının karanlığına bakıyorum. Bugün okudum ki: Anish Kapoor kırmızının içindeki karanlığın, siyahlığın maviden ve siyahın kendisinden bile çok daha farklı olduğunu düşünüyor. Bu düşünceye katılmamak ve kapılmamak elde değil.

İstanbul'da Anish Kapoor Sergisi

14.10.13


Anish Kapoor'la tanışmam mimarlık okuduğum üniversitenin birinci yılında bir ders çıkışı kütüphanede bulduğum bir dergiyle olmuştu.
Bu yukarıdaki görselin bulunduğu o dergi sayfası elimde internetten hakkında yazılmış yazıları okuyorum. (Evet bazı beğendiğim işlerin olduğu dergi sayfalarını gizlice yırtar, saklardım. O zaman bunu yaparak kamu malına zarar vermekten öte, işlediğim suç beğendiklerimi sadece kendime saklamış olmamdı.  Şimdi ise beğendiklerimi herkesle paylaşabiliyor olmam umarım suçumu biraz hafifletmiştir.)

Ona olan hayranlığım, her yaz tatilinde kumsalda kumdan onun yaptığı gibi boşluklar yaratmaya çalışarak ve onun yaptığı her işi takip ederek devam etti. Bazen çok şanslıydım çünkü bir çok galeri ve müzede işlerine denk geldim. Onun işlerini gerçek boyutta ve büyük mekanlarda gördüm. Hatta Seçkin Pirim'in ondan bahsettiği videosunda anlattığı gibi çaktırmadan işlerine dokundum.
Bence onun insanlara sunduğu inanılmaz bir deneyim. Bir kere baktığın hiç bir sanat eserine benzemiyor. Çünkü seni herhangi bir düşünceye veya öğretiye yönelten, hiç bir simge, anlatı, alt metin, hikaye, figür yok. Sadece bir boşluk var, bir kütle var, renk var, doku var. Ve orada öyle karşında hiç bir şey söylemeden var oluyor. Sen de bir anda onun karşısında donuyorsun, duruyorsun. Ve en önemlisi unutuyorsun; kendini, günlük hayatını, eve dönerken ekmek alim diye kendine söylenmeyi, havanın soğukluğuna rağmen giydiğin kazağın seni yakmasını, kestiğin parmağındaki sızlayan yaranı. İşte karşında zaman yarılmış ve sana farklı bir mekan sunuyor, doku sunuyor, bilmediğin formlar sunuyor. Boşluğun ve hiç bir şeysizliğin ortasındasın. Kimine dokunmak istiyorsun, kiminin içine girip kaybolmak. Yoğun bir his yaşamaya başlıyorsun. Ve insan anca arındıkça yoğunlaşabiliyor.

Yaptığı işlerin görüntülerinin, kusursuz olması gerektiğinden bahsediyor bir röpörtajında. Çünkü ancak kusursuz olursa o heykel/obje; o zaman gerisini görebilirsin diyor. O zaman onu aşabilirsin diyor. Bu düşünceyi çok sevdim, çünkü benimde kendi içimde vardığım bir nokta bu. Küçükken klasik gitar çalardım ve bir keresinde hoca bana çaldığım parçanın hissini verebilmem için parçayı kusursuz, hatasız çalmam gerektiğini söylemişti. Hiç şüphesiz bir notaya bile yanlış bassan, insanları müzikle götürmeye çalıştığın yerden ışık hızıyla geri döndürebilirsin. Ve o çıkardığın uyumsuz sesle bir daha kimse kendi düşüncelerine yolculuk yapamaz. Aynı onun gibi. Tasarımda da öyle. Kusursuz bir şey ortaya çıkarmalısın ki, -işçiliğiyle, malzemesi ile- insanlar onun ötesine geçebilsin. Bu düşünce onun yarattığı formlardaki kusursuzluğu açıklıyor.

Gelelim sergi mekanına ve sergiye. Sergi, Sakıp Sabancı Müzesindeydi. O müthiş bahçeli yer. Orda gördüğüm diğer sergilerle kıyasladığımda oldukça doyurucu bir sergi olduğunu söylemeliyim. Çok fazla çalışmanın olmasının yanı sıra bir kısım işlerin bahçede güzel yerlerde konumlanmış olması keyifliydi. Sonuçta bunlar bir heykel ve yerleri çok önemli. Müze mekanının elverdiği ölçüde iyi iş çıkarıldığını düşünüyor, ama keşke daha büyük mekanlarda, hatta mekanın kendisinin varlığını bile unutabileceğimiz çok daha büyük mekanlarda görebilseydik şu işleri demekten kendimi alamıyorum.

Bir de heykel sergilerinden iki temennim var. Birincisi bırakın elleyebilelim şu heykelleri. Duvara lütfen dokunun yazıları asılsın artık.
İkincisi nolur artık sergilerde fotoğraf yasaklansın. Sürekli birilerinin ellerinde kamerayla, sağa sola çekil demeleri dayanılamaz bir işkence.

http://anishkapooristanbulda.com



Şu koskoca dünyada domuzların kendilerine yer bulamaması

13.10.13


Yaşam alanlarına müdahale olunca bir domuz sürüsü boğazı yüzerek geçmiş.  Haberi burda. Link

Diyeceğim şu dur ki: Şu koskoca dünyada domuzların kendilerine yer bulamaması ne tuhaftır.

Şehrin Sanat Taşıyıcıları

4.10.13


Şehir koca bir sergi alanı. Her taraf enstelasyonlar, resimler, graffitiler, heykellerle dolu. Hatta gezici sanat arabaları var. Ve sanatı oradan oraya taşıyorlar. Arabada otururken, karşıdan karşıya geçerken, sokakta avare avare yürürken karşına çıkabiliyor. Ve daha da ilginci sahip bile olabiliyorsun, ve hatta daha daha ilginci çok uygun bir fiyata sahip olabiliyorsun.

-
İstanbul'a taşındığımdan beri, sokaklarda eskicileri görmek beni çok heyecanlandırıyor. Çünkü her seferinde en umulmadık yerde, en umulmadık şeyi taşıyarak karşıma çıkıyorlar.  Bir yerlerden çekip çıkardığı bir objeyi sana öylece sunuveriyorlar.  
Sergilerde de öyle olmaz mı? Her gün rastladığın bir şeyi, galerilerin koca klimalarıyla üflediği beyaz bir odasında, -bir de burda bak buna- der gibi koyarlar.  Sen de ona orda bakarsın. Farklı türlü bakarsın.
Örneğin bir keresinde kullanılmış ve bitmiş makyaj malzemeleri,  şampuan şişeleri, sabun kutuları vs dolu kocaman bir kap görmüştüm bir sergide. -ki bu kap, temizlik zamanı banyomda bulunan çöpün sadece bir kaç yüz katıydı. -ama çok etkileyiciydi!-  Ya da bir sürü ilacı sergileyen Damien Hirst' ün çalışmasını (pill cabinet) düşünün. Bunuda bir sergide görme şansını yakalamıştım. Eczaneye giren her insanın yakaladığı şans işte. Ama yine etkileyici olduğunu söylemeliyim. 

Bir de bu eskicilerin, sana bu objeleri bir sanat eseri sunar gibi sundukları yetmiyormuş gibi, üzerine dünyanın en güzel, en düşünceli, en naif işini yapmıyorlar mı? -naif kelimesini burada doğru kullanıp kullanmadığıma emin değilim- 
Birisi, onun için eskimiş olan ve artık işine yaramayacağını düşündüğü eşyayı eskiciye veriyor ve eskici de bu eşyanın işine yarayacağı yeni sahibini arıyor. Ve onun için artık o eşya yeni olmuş oluyor. Çok insancıl değil mi? Hayatı böyle yaşasaydık hiç şüphesiz, dünyanın öbür ucunda adını ilk defa duyduğumuz bir hayvanın türünün yok olmasının yarattığı burun sızlamalarını çekmezdik. Ya da ellerinde deri çantalarla barınaklara koşan hayvanseverler olmazdı hayatımızda. 

Her seferinde gördüğüm an baka kaldığım için, hiç bir zaman fotoğraflarını çekemedim bu eskici arabalarının.  Bu yukarıdaki fotoğrafı da ben bakmaya dalmışken sevgili çekti. Keşke diğer gördüklerimi de çekebilseydim diye düşündüğüm çok oluyor. Onun yerine unutmamak için bazılarını defterime çizdim. 

Not: Birinci arabada, eğilmiş bükülmüş, paslanmış kocaman bir demir boru yığınıyla doluydu. Aynı saç fırçasını temizlediğinde geride kalan karışmış saçlar gibi. Hatta onun bir kaç yüz katını düşünün. 

-Hey! Koltuk ne kadar?
-Abla ne verirsen.

Sanat işte, sen ne kadar verirsen o kadar yapıyor. 

Hayal et!

3.10.13


Kullanılan eşyaların, giyilen kıyafetlerin 'hava'sı zamanla değişir. Onu kullanan/ giyen kişinin bedeninin formuna ve alışkanlıklarına uyum göstermeye başlar. Bir yandan da, eşya/kıyafet bütün yaşanılmışlıkları emer. Sanki dilini bilmediğin bir kitap gibi, bir sürü hikaye biriktirir içinde. Ve bu da onlara baktığında seni sürekli hayal kurmaya iter.

Bir eskiciye girdiğini düşün. Yüzeyi soyulmuş kenarda duran tarçın renkli koltuğun üzerinde oturan kızıl saçlı kadını uzun yeşil elbisesiyle görebiliyor musun? Yüzeyi eskimiş, solmuş aynanın ait olduğu odanın penceresinden giren hafif rüzgarın sağa sola hareket ettirdiği grileşmiş tül perdeleri hayal edebiliyor musun? Çerçevelere konan resimler, kırılan bardağın durduğu dolap, kopmuş düğmeler, boş şişeler.
İnsan çılgına dönmüyor mu bunca hayal-et arasında.

Bununla ilgili başka bir yazı daha. link

Dünyanın Seni Unutabileceği Bir Yer

1.10.13


Geçen gün öğle yemeğimi bir restoranın en arka köşesindeki, cama yaslanmış olan masasında yedim. Dışarıyı izlerken gözüm bir binanın yangın merdiveninin en üst katını boyayan bir adama takıldı. Adam bir ara durdu, sigarasını yaktı ve orada öylece oturdu. Oturduğu yer muhteşemdi. Yangın merdivenindeki bir basamak. Dünyanın seni unutabileceği bir yer. Ve böyle yerler çok kıymetlidir. Bulunduğun yer tanımsızdır. Ve bu tanımsızlık, o yeri de, seni de görünmez yapar.  

O restoranda örneğin yok olmanın görünmez olmanın imkanı yoktu. Zaten İstanbul'da evden çıktığınız anda hiç bir şekilde yok. Oysa dışarıda olupta görünmez olmak çok güzel bir his. Çocukluğunuzu hatırlayın. En saçma şeyi yaparsınız, kimse dönüp bakmaz size.

İşte o adam orada güzel vakit geçiriyordu. Kentteki her yangın merdiveni gibi bu merdiveninde zeminle bağlantısı yoktu. Ve büyük bir ihtimalle evlere bağlanan kapıları kilitli ya da önleri eşyayla doluydu. Yani kimsenin ulaşabilmesi mümkün değildi. Ve o kadar yükseklikte adamın varlığına dikkat eden belki de tek insan da bendim.

Yangın merdiveninde oturan adamı gördüğüm an çocukluğumu geçirdiğim eski evimizin yangın merdivenlerini hatırladım. Dümdüz bir apartman düşünün, iki kenarında helezon şeklinde çıkan yangın merdivenleri olan. O yangın merdiveninin zemine bağlandığı yer çocukken sahip olduğunuz hazineyi saklamak için mükemmel bir yerdi. Beni hep yukarılarıda cezbetti. Ama evimizin yatak odasından yangın merdivenine açılan kapısı hep kilitliydi. Hatta sadece kilitli değil aynı zamanda önü de bir sürü eşyayla doluydu. Hiç bir zaman o yangın merdivenlerinin kafes gibi olan korkuluklarının içerisinde oturma ve kaybolma keyfi yaşayamadım. Ama bir hikaye yazıp bunu yaşayabilirim.

Evimizin en sevdiğim yeri geceleri gizlice kapısını açıp kaçtığım yangın merdiveniydi. 10 katlı bir apartmanda oturuyorduk ve tüm komşularımız yangın merdiveni kapısını kapattığı için koca bir yangın merdiveni bana kalıyordu. Orası benim başka bir dünyaya açılan kapımdı. Orda kitap okuyordum. Hatta merdivenlere küçük bir kitaplık bile yapmıştım. Yazı yazabileceğim defterim ve kalemim vardı. Sonra korkuluklarına resimler ve fotoğraflar asmaya başladım. Yemeğimi orda yiyip bazen o basamaklarda uyuyakalıyordum. Ve gökyüzünü seyretmek içinde harika bir yer bulmuştum. En üst kattaki düz olan basamak. İnsanın kendine şu koca sıkışık dünyada bir yer bulması o kadar zorken, kendimi dünyanın en şanslı insanı hissediyordum. Sadece şayet bir yangın olursa insanların hatırlayacağı bu yerde, her günümü yangın olmaması için dua ederek geçiriyordum. Çünkü ben de hatırlanmaktan korkuyordum.

resim:Glovaski

 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger