Zamanı Kazandığını Sananlar

30.9.13


Aylar öncesinden yazdığım bir yazı. Söz zamandan açılmışken;

'Geçen sene İsviçreli bir çift ile tanışmıştım. Arabayla Berlin'den gelmişlerdi. Tam 2 hafta süren bir yolculuk yapmışlardı. Ama İstanbul'da 1 hafta bile kalmadılar.
Yolculuğun kendisinin, ulaşmak istediğin yerde kalacağın süreden daha uzun olması ne kadar tuhaf geliyor kulağa. Oysa düşüncesini çok sevdim.
Düşünsenize uçakla gitmeye kalksa insan, 2 saatte ulaşabilir.
Ve hatta eğer uçak yarım saat rötor yaptıysa sinirden kulakları da kızarabilir.
Ama o yolu iki haftada alırken, yolculuğunun yarım saat uzuyor olması insanı o kadar etkilemez.
Belki bir gün bile uzaması onu sinirlendirmez. Mutlu bile olabilir, fazla uzamadı diye.
Ve sinir stres demekse ve stres yaşlandırıyorsa, yarım saat uçağı rötor yapan adamın siniri hayatından iki haftayı siliyorsa, bu durumda iki haftayı yolda geçiren bir insan sonunda hayatına iki hafta eklemişse: şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki bir yere hızlı ulaştığında zamandan kazandığını düşünmek büyük bir yanılgı olabilir. '

Lütfen Yavaş Okuyunuz.

29.9.13


Hayatımın hiç bir döneminde zamanın hızlı aktığı düşüncesine kapılmamıştım. Sanki zaman hep benimle beraber var oluyordu. Sanki onu ben var ediyordum. Oysa şimdi zaman sanki benim önümden koşuyor ve ben ona yetişmeye çalışıyorum. Aynı tramvayın arkasından koşan çocuklar gibi. Hızlanıp arkasından, iyice yaklaşıyorlar ve bir yanından bir yerine tutunup biniyorlar ya o tramvaya, ben işte hep arkasından koşuyorum.  Ama bir türlü elimi uzatıpta tutamıyorum ve binemiyorum ve hep koşuyorum. 

Zamanı algılamaya çalışıp, sorgularken bana cevapları söyleyen bir kitap okumaya başladım. Kitaplarla garip bir ilişkim var. Nasıl oluyor bilmiyorum ama kitaplar onlara ihtiyacım olduğu anda hayatıma giriyor. Neye ihtiyacım olursa neyi sorarsam, o soruların cevaplarını arayan bir kitapla karşılaşıyorum. 
İşte şu an okuduğum kitapta öyle. Zamanla ilgili. 

Kitabın ilk bölümünde benim koşupta yakalayamadığımı düşündüğüm zamanın aslında öyle algılatıldığından bahsediyor. Zaman diye tanımladığımız şeyin gerçek tanımını arıyor. 
Kitabı yavaş okuyorum. (Eminim ki yazarı bunu duysa mutlu olurdu) Eğer bir gün üzerinde çalışmakta olduğum kitabımı basarsam başına bunu yazabilirim. -Lütfen yavaş okuyunuz- 

Kitap hızın hayatımıza nasıl hükmettiğinden bahsediyor. Hızın iyi bir şey olmadığından, fast fooddan, turistlik görülmesi gereken yerlerin hızlı görsel tüketimine kadar bir çok alanda zamanı, hızı sorguluyor. 

Okurken kitabı nasıl yavaşlamak istediğimi anladım. Hızdan nasıl bunaldığımı, hızlanmaya çalışmanın beni nasıl bunalttığını ve sonu olmadığını idrak ettim tekrar. 

Ve bugüne kadar yavaşlamanın nasıl cezalandırıldığını farkettim.  Yavaş yaptığımız her şey başarısızlıkmış gibi sunulmadı mı bize? Düşünsenize sınava giriyorsunuz ve soruların cevaplarını bilip bilmemenizden öte soruları kısa sürede cevaplayıp cevaplayamamanız dersten geçip ya da kalmanıza neden oluyor. Hatta hayatımızı belki de fazlasıyla etkileyen üniversitede bile okumanız hıza bağlı. 
Hızlı öğrenirsen başarılı oluyorsun. Kimse öğrendiğin şeyin derinliğine göre değerlendirmiyor başarıyı. Oysa hızlı öğrenip çabuk unutabilirim, ama yavaş öğrenip hiç unutmayabilirimde. 

Hayatımın bir çok döneminde yavaş olduğum için 'uyuz' kişi oldum, servise hep geç kaldım, sınavlarda başarısız oldum, projelerimi yetiştiremedim, tren ve uçak biletlerine hep daha fazla para verdim, hiç bir konsere, ya da film festivaline bilet bulamadım, numarasız koltuklarda ayakta kaldım, grup gezilerinde kayboldum. Gerçek şuydu ki sona kalan dona kalırdı ve ben hiç bir zaman sona kalıp dona kalmak istemedim. Ama hep sona kalıp dona kaldım. Ve bu lafı da hiç bir zaman sevmedim. 

Benim için gerçek özgürlük ve keyif ise sona kaldığımda başladı.  Yani yavaşladığımda. Şöyle bir örnek vereyim. Bir sergiye gittiğimde sergide ki her biri eseri görmek için koşmak yerine aynı vakti beğendiğim tek bir çalışmanın karşısında geçirmeye başladığımda hayatım değişti. Yeni bir kente gittiğimde keşfetmek için yürüdüğümde de, bir kitabı yavaş okumaya başladığımda da algıladığım şeyler farklılaştı, derinleşti. Sanki yaşamın içinde başka bir boyuta açılan kapıdan geçtim. Görmeye başladım, duymaya başladım. 
İçinde bulunduğum an'ı yaşamaya başladım. Ve bu çok değerli çünkü an sonsuzluğa açılabiliyor. 

Ve kitapta okuyupta defterime yazdığım bu alıntı çok hoşuma gitti. 
'There is a secret bond between slowness and memory, between speed and forgetting'. 

-Yavaşlıkla hafıza, hız ve unutma arasındaki gizli ilişki.-

Bir Fotoğraf

27.9.13


Geçen gün sevgili bu olağanüstü fotoğrafı çekmiş. Fotoğrafı görür görmez çok etkilendim.
Bazı fotoğrafların sessizliğini duyarsınız. Ve sessizliğini ne kadar güçlü duyarsanız onlar da o denli güçlü fotoğraftır.
Bu da o fotoğraflardan biri. Beni çok etkiledi.
Bana görür görmez hissettirdiği şey yaşam oldu. Doğum ve ölüm. Sağ kapıyı yandan görmemiz ve hemen yanındaki duvara yoğunlaşmış ışık gözü ilk oraya çekiyor. Yani fotoğrafa baktığınızda siz o kapıdan girip merdivenleri çıkıp üst kapıdan dışarı çıkan birini hayal ediyorsunuz. Tabi bunda alt kapının zeminde olmasınında etkisi var. Üst kapı sanki boşluğa açılıyormuş gibi olduğundan dolayı o kapı da bir çıkış gibi algılatıyor kendisini.
İnsan kendi yaşantısına dışarıdan bakarsa, göreceği şey budur bence...

Özgürlük ve Tutsaklık üzerine

25.9.13


İnsan kesinlikle birilerinin değil, kendi yarattığı dünyanın içerisinde var oluyor. Ve bu dünyayı nasıl şekillendiriyorsa hayatı da öyle yaşıyor.
Takıntılar, kararlılık, korkular, sabit fikirler, esnek olamayış, kıskançlık, hırs insanın kendisini tutsak etmesinden başka bir şey değil. İnsan bu duygularla kendini soyut bir dünyanın içine hapsedebilir. Çıkış yolunu ise asla bulamaz. Çünkü hapsolduğu odadan çıkış yolunu aradığında bulduğu şey onu çıkışa değil, çıkış yolu aradığı başka bir odaya yönlendirir. Özgürlüğü için yok etmesi gereken şey odalardır.

Örneğin korkular. Korktuğumuz şeyden kaçtığımızda değil ondan korkmamayı başardığımızda özgür olabiliriz. Karanlıktan korktuğunda aydınlıkta olmak özgürmüşsün gibi hissettirir. Ama bu büyük bir yanılgıdır.  Aslında yaptığın sadece kendini aydınlığa hapsetmektir. 
-

link 




Derinliğe Çizilen Çizgi / Boyunu Aşan Sular - bir film 'adore'

21.9.13


Hani denizin kıyılarına halatla çizgi çizerler ve can kurtaran sizi o çizginin oluşturduğu sınırlar içerisinde gözetler. O çizginin dışında ise kendi başınasınızdır.
Çizgiyi geçtiğiniz an ne ile karşılaşacağınızı bilemezsiniz. Sizi gözetleyen de yoktur. Ve deniz çok acayip bir yerdir. Milyonlarlarca farklı hissi size yaşatabilecek içi su dolu koca bir boşluk.
O çizginin içi ise öyle değildir. Şişme yataklarla, toplarla, oyunlarla, kahkalarla doludur. Bir yandan güvenlidir, tanıdıkdır. Aynı yaşam gibi.
Biz derinliğin olduğu yere çizgi çizilerek oluşturulmuş sınırların içerisinde yaşıyoruz. Derinliğe geçmemiz yasak. Boyumuzu aşan sulara. Geçersek yaşayacağımız onca duyguya rağmen boğulma riskini göze alıyoruz. Geçmediğimiz zaman ise istesek de boğulamıyoruz.
-


Bunları aklıma getiren ise Adore ya da diğer adıyla Two Mothers filmi. Tüm film oyun alanını o sınırların dışına kurmuş. Size öğretilen, kabullendiğiniz ahlaki değerler burda geçmiyor. Film onları yıkıyor. İki kadın var, çok iyi arkadaş olan ve onların beraber büyüttükleri iki oğulları. Film bu iki kadının birbirlerinin oğulları ile yaşadıkları ilişkiyi konu alıyor.
Filmi izledikten sonra anladım ki 'Anlatım' , bir konuyu nasıl ele alıp nasıl ilettiğin çok önemli. Çünkü 'anlatım'la o konu hakkındaki çok keskin düşünceler bile yerle bir edilebilir.
Bir yazar olsaydım, yazılarımla yapmak istediklerim bu olabilirdi. 'Bir hikaye yaz ve insanların değerlerini altüst et'
-aslında yazar olmayarakta istemsiz bir şekilde yaptığım bu belki de-

Mesela 'Womb' filmi de böyleydi. Kesinlikle olamayacak, toplum olarak bellediğimiz değerleri hiçe sayarak, kabul edilemeyecek bir şey üzerine kurmuştu bütün hikayesini.

İki film arasındaki başka bir benzerlikte filmin geçtiği 'yer' in hikayeye kattığı müthiş etki. Adore filmi dünyanın en güzel yerinde çekilmiş olabilir. Müthiş bir okyanus kenarı. Yamaçta bir ev. Okyanusun ortasında iskele. Öyle ki bunların olmadığı başka bir yerde bu hikayeyi hayal edemiyorum. Mesela bu hikaye bir apartmanda geçemezdi. O evin baktığı okyanus, merdivenlerle inilen sahil, evin çıkış noktaları, verandası olmasaydı bu hikaye böyle olmazdı. Tam bunları yazdığım anda düşünmeden edemiyorum. Acaba yaşadığımız evler hayatımızın hikayelerini kısıtlıyor mu?

Adore filmini çizgiyi geçipte derinlerde yüzebilenler için tavsiye ediyorum.

Çalınanlarım

18.9.13

Bir bu eksikti. Şimdi de yazılarım araklanmış.

Bu benim yazım link

Buyrun burda da bu yazıyı kendi yazdığını sanan kişinin yazısı : link

Tüm blogda yazıların aralarında da cümlelerimi okudum ve gerçekten hiç sevmedim bu durumu. Çok anlamsız değil mi? Yazamıyorsan yazmıcaksın. Nereye varmaya çalışır ki insan böyle yaparak. Tamam bugüne kadar yaptığım bir sürü iş çalındı. Ama insanlar para kazanmak için çaldı.  Sen ne kazanmaya çalışıyorsun? Yeni bir kişilik mi?

Notlar

12.9.13

Bazı günler çok şanslı hissediyorum kendimi. Harika bir blog keşfettim, görmeyi çok istediğim filmi buldum ve harika bir yazar keşfettim. Eğer kendime saklamazsam hepsini paylaşacağım.

Samsara / Bir belgesel

10.9.13

Önce büyüleniyorsun, o egzotik toprakları, güneşin renginin değiştiği çölleri ve o dünyanın en ücra köşelerini görünce. Sonra şaşırıyorsun dinleri, inancı olan insanları, onların ibadetlerini görünce. Sonra üzülüyorsun gördüklerine. Sanki yaşantımızı biri dışardan gizli kamerayla çekmiş koymuş gibi, kendini dışardan izliyorsun. Arada nefret duygun, acıma duygun, onlar da dürtüyor seni. 
Samsara 25 ülkede çekilmiş bir belgesel. Ve gerçekten izlerken koltuğundan havalanıyor tüm dünyayı geziyor, sonra olduğun yere geri dönüyorsun. Bir çok duyguyu 1 saat 45 dakikada yaşatıyor. 
Bu arada birincil olarak dünya anlamına gelen Samsara kelimesi,  Hint dinlerinde yaşamın döngüsünü, ölümü ve yeniden doğuşu, var oluşu ve yok oluşu tanımlıyormuş.  
Benim için filmlerin en büyük başarısı bir şeyi hissettirebilmelerinde. Hissettiklerin sadece sinema salonunun havasızlığı, öndeki oturanın tepesindeki topuzu, koltuğun farklı kumaş kaplaması, ayağına çarpan pet şişe, arka kolktukta oturanların fısıldamaları olduğunda oturmaya devam etmenin anlamı kalmıyor o koltukta. Ve bir şeyler hissettirebilen filmler gitgide azalıyorken Samsara'yı kesinlikle tavsiye ediyorum. 

Sınırlar tanımlar.

8.9.13

Zamanın yavaşladığı yerde insan durabiliyor. Durduğu anda akıp giden zamanın dışına çıkıyor. Benim için o iki-üç günlük uzaklaşma bu yüzden güzeldi. Sevgiliyle uzun uzun konuştuk, fikirler ürettik, fotoğraf çektik, yeni güzellikler keşfettik, yeni kokular duyumsadık. Bazende hiç konuşmadık sadece birbirimize baktık. Bakmak çok önemli.
-
Bir öğle yemeğinde, çok az insanın olduğu bir şehrin denizinin kıyısında sevgili bana içine düştüğü bir durumdan bahsetti. Yaptığı işten, daha doğrusu hep aynı şeyi yapmaktan nasıl sıkıldığından. Ne yazık ki bizim gibi işinin büyük kısmında yaratıcılık olan insanların, günün sonunda elinde kalan; büyük bir baş ağrısı ve yaptığı şeyden hiç bir zaman tatmin olamayan bir ruh halidir.
Sevgili işini çok iyi yapan ve aslında her gün farklı bir şeyler ortaya koyan ve çoğu insanın işinde profesyonel olarak tabir edeceği bir konumda. Ve tüm sıkıntı da işte tam olarakta burda, bu profesyonellikte.
Şöyle açıklayayım: Geçenlerde kendi alanında çok başarılı ve yine profesyonel olarak tabir edebileceğimiz bir grafik tasarımcısının 'Milton Glaser' röportajına denk geldim. Birebir kullandığı cümlelerle ifade edemeyecek olsamda, röportajında profesyonellikten bahsediyordu. Profesyonelliğin bir insanı nasıl kısıtlayabileceğinden. 'Çünkü profesyonellik bir işi iyi yapmaktır, ve insanlar sizden iyi yaptığınız bu şeyi yapmanızı bekler. Kimse daha farklı bişey beklemez. Bu yüzden profesyonellik başarıyı tekrar etmektir. Örneğin bir beyin cerrahına gittiğinizde her zaman kullanığı methodla tedavi olmak istersiniz. Belki daha iyi yöntem, farklı bir tedavi ortaya koyabilecekken kimse bunu denemek istemez.'
İşte bu okuduğum cümleleri ona aktardım. İçinden çıkamadığı durum aslında sadece onun değil işini yapan ve profesyonelleşmiş herkesin içine düştüğü bir durum. Ama bunu ne kadar güzel aktarmış ve ifade etmiş. Bulmacıyı çözmüş gibi.
Ben böyle bir durum içinde değilim. Ama demek ki mesleğinin sınırına gelen insanlar bunu yaşıyor. Sevgili de bunlardan biri. Her neyse bir nebze de olsa onu rahatlattı anlattıklarım. Ve yapabileceği en iyi şeyin, tekrar heyecanlanabilmesi adına, keşfedilecek yeni denizler bulması olduğunu söyledim.

fotoğraftaki çalışma: antony gromley

Bir t-shirt kaç kitap eder?

7.9.13

Her şeyin değerinin parayla ölçüldüğü bir zamanda yaşıyoruz. Resim, fotoğraf, heykel, yemek, objeler, mobilya, film, kitap, vs
Oysa bence bir çok değerli şeyin değerini parayla ifade edemeyiz.
Restorandaki yemek paralıdır. Ona bir paha biçilir ve siz ona ulaşmak için parayı verir ve o yemeği yersiniz. Ama sevgilinizin size yaptığı yemek, ya da bir arkadaşınızın ya da annenizin, farklı bir değer taşır. Ama onun değerini ne parayla ifade edersiniz ne de onun değerini parayla ödersiniz.
Bir yazarın kitabına 20 liraya sahip olabilirsiniz. Ama bir yazarla konuşmak hiç şüphesiz ki beyin hücrelerini havalandıran yine parayla ölçülemeyen bir deneyimdir.
Bir yandan da eminim ki hiç bir yazar kitabını yazarken ben bunu 20 liraya satarım diye yazmıyordur. Belki yıllarını alan koskoca bir dünyayı sığdırdığı kitabına kendisi de parasal olarak değer biçemiyordur.   Sabahlara kadar çalışmanın, düşünmenin, kelimeleri titizlikle bir araya getirmenin, kendi derinliğine inmenin nasıl bir parasal karşılığı olabilir ki?
Ben bunları düşünürken geçenlerde 'art barter' diye bir konseptle karşılaştım. Tabiki inanılmaz hoşuma gitti. Bir sergi düşünün, sanat eserleriyle dolu; heykeller, tablolar, fotoğraflar var. Ama hiç birinin değeri parayla biçilmemiş. Ona sahip olabilirsin, kendi yarattığın, ortaya koyduğun değeri sunarak. Örneğin beğendiğin heykele sahip olmak için ona yaptığın bir uçurtmayı sunabilirsin, ya da kütüphanendeki bütün kitapları. Ve eğer o heykeli yapan kişi bunu kabul ederse işte o zaman büyük takas gerçekleşir.
Evet evet aynı eski günlerdeki gibi sen ona keçi verirsin o sana koyun, o sana kitap verir sen ona kalem, o sana yemek verir sen ona heykel.
Çok güzel değil mi? Şu düzenden, şu sistemden kopartsak kendimizi. Bir şey alana karşılında vereceğimiz şey sadece fiş olmasa, ya da verebileceğimiz şey sadece para.
Bu yüzden, yeni yaptığım ve atölyemde şu an asılı duran bu yukarıdaki elde sökülerek yapılmış t-shirt için yaratıcı teklifleri bekliyorum :)

Bu gece siyah değil.

6.9.13

Gökyüzünü her gece aynı sanırsın. Sanki her gece aynı siyah kaplar şehri. Aynı siyah pencerenden sızar, aynı siyaha uyursun. Zaten öğrendiğin tüm renkler o pastel kutundaki boyaların kadar olunca, tek bir siyahla eşleşir gördüğün, hafızandaki.
Oysa her gece, ama her gece gökyüzüne dikkatli bakarsan, hiç bir gecedeki siyahın bir diğer gecenin siyahına benzemediğini anlarsın.
Bazen ay, bazen kentin ışıkları, bazen de yıldızlar gecenin rengine karışırlar. Ve yeni renk ne onun ne de diğerinin adını taşır. Çoğunlukla adsız, çoğu zamanda tanımsızdır.
Ben her gece gökyüzünü izliyorum. Her geceyi anlatmaya, yazmaya çalışıyorum. Rengini aklımda tutmaya, ve boyalarımı karıştırıp o rengi bulmaya çalışıyorum.
Mesela dün gece: Dün gece, kent o bilindik karanlığına gömülemedi. Saatler gece yarısına geldiğinde bile hava aydınlıktı. Evin bir köşesinde açık unutulmuş bir ışık kaynağı varmış gibi aydınlık. -Gecenin akla getireceği karanlığa göre bir aydınlık-
Bu aydınlığa sebep ise salınarak geçen koca bir buluttu. Kentin ışığını yutan sonsuzluğa bu bulut engel olmuş ve kentin tüm ışığını kente geri yansıtmaktaydı. Evlerin gece lambaları, uyumamış masaların çalışma lambaları, yanan sigaralar, sokak lambaları, camilerin aydınlatmaları, köprünün ışığı, arabaların farları, yanıp sönen deniz fenerleri siyahın içine sarı ve toz pembesi kattı.
Ne eşsiz bir görüntüydü!
Ne soğuktu! Ne düşünceliydi! Ne rüzgarlıydı! Ne kopuktu! Sırf kentin ışığını değil, beni de bana geri yansıttı.

fotoğraf:İbrahim Zengin. O geceden.. 

İlham #5

5.9.13


İlham #4

1.9.13



 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger