Özgürlük

29.8.13


İnsan öğrendiği, ona öğretilen her şeyden kendini kurtarabilmeli.
Özgürlük o zaman başlayacak.

Pina der ki:

27.8.13


'I'm not interested in how people move, but what moves them.'

İlham #3

25.8.13


Karanlıkta eriyen beden.

-Yıllar önce D'Orsay'da çekmiştim. -

Bir film

24.8.13



Denizle kucaklaşma


Olmayan Fotoğrafım

23.8.13


Eğer biraz daha yükseğe zıplayabilseydim bu karelerde ben de olacaktım.
Her baktığımda olmadığımı hatırladığıma göre demek ki varım... :)

İnsanların yukarı düştüğü ve aşağı tırmandığı film

22.8.13


'Upside Down' filminin fragmanını izlediğimde çok etkilendim. Linki burada.
Birbirine komşu iki dünya var. Ve her ikisinin de kendine ait yer çekimi var.
Filmde geçen hikaye beni biraz hayalkırıklığına uğratmış olsa da, filmin güzel görüntüleri ve mekanları için izlenmeye değer diye düşünüyorum.
Filmdeki fikir çok başarılı ve yaratıcı, ama hikayesi duygusal olarak çok zayıf ve inandırıcılıktan uzak. Bu iki dünyanın birinin fakir diğerinin yoksul olması gibi detaylar metaforlarla yüklü olsada, çokta etkileyici olarak işlenmemiş.
Ama film boyunca sahnelerden, görüntülerden etkileniyorsun. Yakaladığın detaylar oldukça keyif verici.   Komşu dünyanın yer çekimine ait bir içkiyi içmek -üste resimdeki- gibi. Ya da her iki dünyadan insanların olduğu büyük çalışma mekanında insanların buluşması ya da tersine dönmüş bir dans pinstinde dans edenler.
Bir de başroldeki adamın okyanustan gökyüzüne düştüğü bir sahne vardı ki bence olağanüstüydü.

İlham #2



Fotoğraf

21.8.13


Bilinmeyenler

20.8.13


Şehrin tam ortasında yaşadığında hayattan kopuk hissederken, şehirden kopuk yaşadığında nasıl hayatın ortasında yaşadığını hissediyor insan?

Işık


Bazen çok güzel bir ışık düşüyor ve o anı unutmamak için bakıyorum. Tüm detayları aklımda tutmaya çalışıyorum. Sonra bir fotoğraf çekiyorum. Eğer şanslıysam ve fotoğraf makinamda ışığı benim kadar sevdiyse sonrasında yıkanan fotoğraflar harikulade oluyor.

Camla kapla-n-mak

19.8.13

İnternette tesadüfen karşıma çıkan bu çalışma kime ait bilmiyorum. Ama inanılmaz sevdim.
Tarihi yerleri, mimari yapıları ya da tarihi objeleri yaşama şeklimiz buna döndü.  Bir anda değeri anlaşılan, müzeye konmaya, korunmaya alınmaya, restore edilmeye karar verilen herşeyin sonu bu.
Artık sadece uzaktan görebileceğiniz bir şeye dönüşüyor. Diğer duyularla olan iletişiminizi tamamen kopartıyorlar. Dokunamıyorsun, koklayamıyorsun, bu koltuğu düşünürsek oturamıyorsun. Bir şekilde yaşayamıyorsun. Aslında camla kaplanan sen oluyorsun.

Atlamak


Kendini denize bırakmak

Zaman

18.8.13


Zamanın geçtiğini güneşin, yıldızların, denizin ve ayın haber verdiği günler yaşamak çok keyifliydi. 


İsimsiz / Bir video yaptım.

16.8.13


Kelebeğin Rüyası / bir film

15.8.13


Artık şuna eminim ki, özellikle film konusunda duyduklarıma kulak asmamam gerekiyor. Kelebeğin Rüyası filmini sevgili -alalım hadi izleyelim- demeseydi büyük ihtimalle aklımın ucundan geçmeyecekti izlemek. Çünkü sevebileceğim türk filmine rastlamam çok zor oluyor. Bir de üzerine 'çok sıkıcı, akmıyor, sürekli şiir okunuyor, bayıyor' eleştirilerini duyup ister istemez önyargılı kalmışım filme karşı.
Oysa, bütün söylenenlerin aksine akıcı, güzel şiirlerle dolu, hatta şiire doyamadığınız, çok keyifli, duygusal olarak yoğun bir filmdi Kelebeğin Rüyası. 1930lu tılların sonunda Zonguldak'ta yaşayan iki genç şairin -Muzaffer Tayyip Uslu ve Rüştü Onur- yaşamlarını konu alıyor film.
Filmin görsel dili çok başarılı. Bu benim bir filmden beklediğim ilk şey galiba. Görsellik. Filmde mekanlar, yerler filme bayağı bir lezzet katmış. Bu açıdan izlerken ruhumu doyurdum diyebilirim. Birde üzerine oyuncular çok başarılı. Genelde Türk filmlerinde nedense oyunculuklar hep bir yavan kalır. Bağırarak yapılan vurgulu konuşmalar, tuhaf el kol hareketleri. Ve filmde bunu hissettiğiniz an asla filmin  büyülü kapısından geçip geride kalanları göremezsiniz. Diğer bir deyişle film sizi içine almaz. Kelebeğin Rüyasına ise rahatça girebiliyorsunuz, dahil oluyorsunuz ve bu size keyif veriyor.
Yaklaşık 10 senedir televizyon izlemeyen, ve hiç bir diziyi gözümün ucuyla dahi görmemiş biri olarak Kıvanç Tatlıtuğ'u ilk kez izledim. Biraz şaşırdım açıkcası. Duruşu, bakışları ve tavrıyla şaririn o kopuk havasını yakalamış. Sadece Belçim Erdoğan'ı çok sevemedim. Az önce isminin Zeynep Farah olduğunu öğrendiğim diğer kadın oyuncu bence daha başarılıydı.
Filmde şairlerin içlerinden gelen yazma dürtüsü ama sürekli bir şeylerin eksikliği ile mücadeleleri çok etkileyiciydi. Daktilolarının olmaması, kağıtlarının olmaması, paralarının olmaması. Ve artık bir noktada patlayıp duvarlara yazmaya başlıyorlar ki bu filmdeki en etkileyici sahnelerden biriydi.
Filmden geriye kalan bu iki şair ve şiirleri için bile film izlenmeli.

Mekanlar/ Renkler

12.8.13







Fotoğrafçı Robert Polidori'nin Havana kitabından. 
Renkler ve mekanlar muhteşem görünüyor. 

Kültürler / Formlar

11.8.13


Fotoğraf Randy Olson'a ait. Etiyopya'da düğüne gitmeye hazırlanan 'Hamar'ın saçı yapılırken çekmiş.
Kızın saçının formuyla arka plandaki barınağın form benzerlikleri çok ilginç değil mi?

İlham #1

Harika bir kitapçı vitrini.

Yara


Tarihi Hissetmek / bir film

10.8.13




'Hayatının kalanını akıl hastanesinde geçirdi.' 
Bu cümle tarihi ele alış şeklimiz. Tarihi okuma şeklimiz. Her şey bir cümlede biter. Çünkü okullarda da öyle okuduk tarihi. 'Savaşlar bilmem kaç yıl sürdü, bilmem kaç kişi öldü'.  'Bilmem kişi idam edildi' Bilmem kim intihar etti.' Ve okurken bilmem kaç kişinin öldüğünü kitapta, içimizde hiç bişey hissetmedik. Çünkü bu cümleyi belki bilmem kaç kere de yazılı kağıdına yazdık. 'Şu kadar insan öldü'
Bugün Camille Claudel, 1915 filmini izlerken bunu düşündüm
Yaşamının akıl hastanesinde geçen, kısa bir sürecini anlatan film, sadece bu cümleye odaklıydı. Hayatını wikipediadan okurken soluduğumuz son cümlesinin -yaşamının geri kalanını akıl hastanesinde geçirdi- ne anlama geldiğini hissettiren bir film. 

Mimarlığı ne şekillendirir?

9.8.13




İnanç

Saçları uçan bir heykel


Mark Manders
 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger