Yolculuk

29.7.13



Yeni gördüğüm her şey; tüm yeni açmış ve adını bilmediğim pembe çiçekler ve dallardan sarkan sarı ve beyaz açmamış olanlar,  topraktan fırlamış kökler, onları saran yapraklar, ve yaprakları taşıyan dallar; durmadan parlayan güneşi yumuşatan rüzgar, yelkenlililer geçince dalgalanan suyun sesi ve gece karanlığa gömülen ama yüzeyindeki parlaklığı kaybetmeyen deniz; ve eski kilisenin kalıntıları, taşlar, yarım kalmış duvarlar, havada asılı kalmış kemerler, yerlerini çim kaplanmış odalar, yerin ruhu, tenimdeki sıcaklık ve
dokunduğum her şeyin yumuşadığı o yer,
suyla karışan o küçük şişenin içindeki sabunun kokusunda saklandı.
Artık o şişeyi her açtığımda aynı yerdeyim.

-isimsiz-

27.7.13



Anlattığımız Hikayeler

18.7.13



Annem geçen ayların birinde İstanbul'a beni ziyarete geldiğinde, duştan çıktıktan sonra kullandığım havluyu görüp, şaşırarak havlunun bebeklik havlum olduğunu söyledi.
Üzerinde Snoopy'nin olduğu ve artık sadece saçlarımı kurutmaya yeten büyüklükteki eskimiş havlumun bilmem kaç senedir benimle ordan oraya gittiğini söyleyebilirim. Ama bebeklikten beri yanımda olduğunu bilmiyordum. Hem şaşırdım, hem de çok gizli ve büyük bir sırra ulaşmışım gibi sevindim. Çünkü benim hayatımın en güzel dönemi olduğunu düşündüğüm, çocukluğuma dair hatırladıklarım çok az ve ne zaman o dönemle ilgili bir şey duysam ya da annemden bir şey öğrensem bu benim için çok önemli bir ipucu oluyor. Öğrendiklerimin üzerine hayaller kurup kendimi hatırlamaya çalışıyorum.  Annem her geldiğinde ona sorduğum bitmek bilmeyen sorularımla bir dedektif gibi araştırıyorum geçmişimi.
-Küçükken saçım nasıldı? Ne yemeği severdim? En sevdiğim oyun hangisiydi? Hangi rengi severdim? En çok giymeyi sevdiğim şey neydi? Tahmin edersiniz ki geride kalan, dönüp dönüp baktığım üç beş soluk fotoğraf hiç bir zaman yeterli olmadı kendimi tanımak için.

 Büyüdükçe de annemin ve babamın gençliğini merak etmeye başladım. Acaba nasıl flört ettiler, başka sevgilileri oldu mu, nasıl eğlenirlerdi, nasıl görünüyorlardı. Ve bu bilgilere ulaşmak için elimdeki fotoğraflar bu sefer daha da yetersiz,  daha da solmuş, daha da az ve üstelik siyah beyazdılar.

Oysa şimdi durum ne kadar farklı düşünsenize. Hayatımızı an ve an görüntüleyip facebook a, instagrama, bloglara bir yerlere koyuyoruz. Hem fotoğraflarla hem de videoyla kaydını tutuyoruz.
Bu senelerde doğan bir insan büyüdüğünde, küçükken nasıl sakız çiğnediğinin bile videosunu izleyebilecek. Ve annesinin, babasının gençliğini, nasıl bir hayat yaşadıklarını da görebilecek. Tüm detaylarıyla hem de. Böyle büyüdüğü için büyük ihtimalle onun için şaşırtıcı bir şey olmayacak bu. Ve küçükken neye benzediğini bilmek su içmek kadar sıradan bir durum olacak, hiç şüphesiz onun için.

Belki bu yüzden sırlarımız daha az olacak. Daha yüzeysel olacağız. Aklımızda tutmaya çalıştıklarımız azalacak. Anılarımız yok olucak. Hayal gücümüz daralacak. Bilmiyorum ki.. Sizce başka ne değişecek?

Not: Yukarıdaki video anılardan yola çıkılarak bulunmaya çalışılan bir geçmişin belgeselinin fragmanı. 

Yaraları altınla sarmak


Japonların müthiş bir güzellik anlayışı vardır. 'Şey' lerin taşıdığı izleri, kusurları, yaşanmışlığı güzel bulurlar.
(Japon estetiğinin bu farklı, hissel olarak derin yaklaşımı benim de kendi içimde ilan ettiğim manifestonun temelini oluşturur.)

Geçenlerde kitapları karıştırırken bu terime rast geldim: Kintsugi. Anlamı altınla kırık seramiği onarma. Kırılan seramiği bir anlamda onarmış oluyorlar, bir yandan da seramik eskiden olduğundan daha değerli hale gelmiş oluyor. Bu ironik durum ve bu kontrastlık inanılmaz etkileyici ve güzel. 

İçimizde taşıdığımız ya da tenimize sızan, zamanla kapanan yaraların taşıdığı güzellik buradan geliyor olabilir. 


Bir gün ölmek istersem bir kitap okurum

13.7.13


Bazen iyi bir kitap okuyucusu olmadığımı düşünüyorum. Roman okumayı hiç sevmiyorum mesela. İlla ki yeni fikirlerle dolu denemeler, metaforlarla dolu şiirler, ya da duyularımı harekete geçirecek biyografiler okumam lazım. Ya da tıp kitapları, araştırmalar, tarih kitapları da kabulum. Ve bazen bir kitabı okumak yıllarımı alır. Çünkü birinci sayfayı aşamam. Çünkü bazen bu birinci sayfa beni ordan oraya sürükler, aklıma yüzlerce binlerce düşünce gelmesine sebep olur. Onları yazmaya çalışırım, onları düşünürüm, içten gelen bir dürtüyle. Bazen tek bir cümle bile okuduktan sonra bana günlerce yazabileceğim malzeme çıkar. Haz veren bir acı çekerim. Ve beni tek bir cümlenin bile harekete geçirdiği bir kitabın tüm sayfalarını bir anda okuduğumu düşünsenize. Bu herhalde benim ölümüm olur.

Yabancı

11.7.13


Bazen her şey çok garip geliyor. Bir insanla tanışıyorsun ve tüm duyguların değişiyor.
Zaman zaman seni dünyamın dışına iteleyip ordan seyrediyorum. Şu sokak lambasının altında seni ilk defa gördüğüm bir yabancı olsaydın, ne düşünürdüm, onun düşünen ben nasıl bir insana dönüşmüştüm. İşte sevgili, o parkta, sen orda öylece durmuşken ve ben senin fotoğrafını çekiyorken, aslında tam olarak bunları düşünüyordum. O yüzden bu fotoğrafta bir yabancı gibisin.

Dünyayı gözlerinden görmek


Bir gün bana -dünyayı senin gözlerinden görebilmeyi çok isterdim- dedi.
Ben de sevgili. O yüzden çektiğin tüm fotoğraflar benim için çok değerli.

Eşyasızlık

10.7.13

İstanbul' a geldiğimde iki odası, küçük bir banyosu ve büyük olan odanın bir köşesinde mutfak tezgahı olan küçük bir eve taşınmıştım. Bir bavulum, bir kaç kitabım ve yerde duran bir yatağım vardı. Ve bunlar yeni geldiğim şehirde sahip olduğum her şeydi. Yatağı salon diye tabir edilen, diğerine göre daha büyük olan odanın orta yerine koymuştum, kitapları ise yatağın hemen yanı başına. Bavuluda diğer odaya. Yatak oturduğum, uyuduğum, yemek yediğim, kitap okuduğum yerdi. İş çıkışları koşa koşa eve döner kendimi bu yatağa bırakırdım. Zamanla, ihtiyaç duydukça bir kaç tabak, bardak, çatal kaşık ve tencere aldım. Bir de ampülüm vardı tavandan sarkan. Buzdolabı ise evde vardı. Ve uzun bir süre böyle yaşadım, boş bir evde. Evet ev boştu ama ihtiyaç duyduğum her şeyde vardı. O zaman neye göre boştu? Neden sahip olduğumuz onca şeye sahip olmak zorundaydık ve onlara sahip olmamak beni neden bu kadar mutlu ediyordu?
Evin tüm duvarlarını görmek, tüm yerine uzanabilmek benim için müthiş bir şeydi. -Yani duvarları kaplayan dolapların, rafların, tabloların,perdelerin olmamasından bahsediyorum, ve yeri kaplayan halıların, masaların, koltukların olmamasından.- O boş mekan adeta beni dinlendiriyor, kendimi dinletiyor ve yaratmamı sağlıyordu. Aynı boş bir kağıdın ya da boş bir tuvalin verdiği his gibi. Her şeyi yapabilmenin sınırında yaşamak. O boş kağıt ya da tuval hiç bir şey yapmadığın sürece her şeyi yapabilmeyi olanaklı kılar ya, işte o sınırda yaşamak gibiydi sürekli, o ev. Tam olarak hissettiğim şey buydu.
Eşyasızlık beni mutlu etmişti. Sahip olmamak beni mutlu etmişti. Bilmem kaç çeşit bardağım, tabağım, ayakkabım, kalemim, ya da herhangi bir teknolojik aletim yoktu. Herhalde bunlar üzerine çok daha az düşünüp, çok daha az kararlar veriyordum. Bu da beni hafifletiyordu. Çok garip o zamanı düşündüğümde hiç endişelendiğimi, ya da herhangi bir eşyaya sahip olmak için yanıp tutuştuğumu bunun için herhangi bir arzu duyduğumu hatırlamıyorum.
Gün geçtikçe sahip olduğum şeyler arttı. Mesela perdenin gerekliliğini düşünüp ilk adım olarak kendime perde yaptığımı hatırlıyorum. Çünkü çok sıcak bir yaz geçirdim. Sonra kitaplarım arttı. Sonra ihtiyaç duydukça ve ihtiyaç duyduğum şeye sahip olmak anlamlı olarak kaldıkça sahip olmaya başladım.  Defterlerim, bilgisayarım, kahve makinam, tost makinam oldu. Koltuğum oldu. (Tost makinası erkek kardeşimin, kahve makinası kız kardeşimin koltukta bizimkilerin hediyesiydi) (Sanırım eşyasız olmam onları daha çok endişelendirdi)
Sonrası kopukluk. Arada ne oldu, neler yaşadım, tam olarak hatırlayıp ifade edemesemde, şu an etrafıma bakıyorum ve eşyalarım var. Bu yazıyı masamdan yazıyorum. Kalemlerim var. Ve gecenin bir yarısı yazımı aydınlatan masa lambam, oturduğum bir sandalye, duvarımı kaplayan fotoğraflar.
Galiba insan kök saldıkça, bir şehre tutunmaya başladıkça inşa etmeye de başlıyor. Ve bu sürekli  devam ediyor. Düşündüğümde çok yol aldığımı ve sahip olduğum şeylerden mutlu olduğumu söylemeliyim. Hatta o günlere geri dönüp tekrar başlamak istermiydim bilemiyorum bütün bu inşaata. Ama bildiğim şey şu ki: bulunduğum  yeri, sahip olduklarımı değerli kılan da ordan başlamış olmam. Onu yaşamış olmam. Bu aynı zamanda insana büyük bir cesaret ve güven veriyor, insanı korkusuz kılıyor.

not: Fotoğraf Steve Jobs'un 1982 Time magazine' de yayınlanmış evi. 



Karanlık

9.7.13


İçimizdeki karanlık zamansız, yersiz, anlamsız bir şekilde bizi boğuyor ve ben bu yüzden karanlıktan çok korkuyorum.

Aynılıklar

8.7.13


Hatırladığım kadarıyla kendimi aradığım bir dönem, beni büyük bir umutsuzluğa ve mutsuzluğa sürükleyen şey yaşadığım her günün bir önceki gün ile aynı olmasıydı. 
Oysa şimdi istediğim tek şey bu. 

Yer çekimine tutunamayanlar 2

7.7.13


Yer çekimine tutunamayanlar 2

Habersizce

5.7.13


Habersizce çekilen fotoğrafları sanki daha çok seviyorum.

Hayatımızdaki tanıklar

4.7.13


Hayatında birisinin olması güzel şey. Çünkü böylece biri hayatına tanıklık etmiş oluyor.

Aylardır sulardayız

3.7.13


Geçen gemilere bakıp hayaller kurmak.
-Aylardır sulardayız. 

Yer çekimine tutunamayanlar

2.7.13


Yer çekimine tutunamayanlar

Durmadan sadece oyun oynasak ya

1.7.13


Hem saklambaç, hem kovalamaca
 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger