Atlayan Adam

30.6.13


Dünkü fotoğrafın ardından bu geldi aklıma. Sevgili çekmişti holgayla.
Bazen onun gördüğü şeyler beni çok güldürüyor.

Atlayan Kadın

29.6.13


Hobilerim arasında rastgele kitapçılara girip saatlerce kitap karıştırmak vardır. 
Bir sürü fikir edinir, kendime ilham bulur ve bilgilerle çıkarım ordan. Eğer kitapçıların kapıdaki alarmları aklımızı okuyabilseydi, ben her çıktığımda izinsiz aldığım tüm bilgiler için kapıda öterdim büyük ihtimalle. (Belki o zaman kitapçılardan çıkarken ötenler bir odaya alınıp aldıkları tüm bilgileri unutana kadar bekletilir.)
Her neyse ben bu yukarıdaki fotoğrafı yıllar önce Paris'te Pompidou'nün alt katındaki kitapçıda yine kitapları karıştırırken görmüştüm. Orayı bilenler benim için oranın nasıl bir cennet olduğunu tahmin edebilirler. 
Çok sevmiştim. İsmini hafızamda tutmaya çalıştıysamda başaramadım. Çıkarken alarmlar ötmediğinden ismini unuttuğumu anlamam gerekirdi. 
Uzun uzun baktığımı hatırlıyorum. Çok etkilendiğimi. Ama kaybettim. 
Şimdi yıllar yıllar sonra internette tesadüfen yeniden karşılaştım. Hala çeken fotoğrafçının ismini bilmiyorum. Ama artık benim. 

Dar aralıklardan geçip hayaller kurmak

28.6.13


Mimarlık okurken çok hayal kurardım.
Çok büyük bir mekana çok yüksek ve dar bir aralıktan geçtiğimi düşünürdüm. Sonra bazen bunun maketini yapar,  gözümü insan seviyesine getirir içeri bakardım. Mekanın hissettirebileceklerini hissetmeye çalışır binlerce hayale dalardım.

Giyinmek




Bazı insanların nasıl görünmek değil, nasıl yaşamak kaygısı oluyor. Ve ben o insanların çok daha güzel giyindiğini düşünüyorum.

Bildiğin her şeyi unutmak

25.6.13


Öyle hissettim. Sanki bildiğim her şey suluboya ile yazılmıştı bilincime, içime. Ve sanki birden su tutuldu ve tüm boya su ile beraber aktı gitti. Geriye de o çok incelmiş kağıt kaldı. Hiç bir işe yaramayan. Artık ne üzerindekileri okuyabiliceğin ne de üzerine yeniden yazabileceğin.
Bugüne kadar hayatıma yerleştirdiğim her şeyi yerleştirmem gerçekten çok zaman aldı. Sorgulamalarım, kabullenişlerimle beraber kendimi normal bir yaşantıya adapte edebilmem (yani şöyle ki insan anca hayatında bir anlam bulabilirse, bir yaşama amacı oluşturabilirse sabah kalkıp işe gidebilir ya da akşam çöpü çıkarabilir, ya da yıkaması saatler sürecek bir tavada yemek yapmaya gireşebilir) zaman aldı.
Hayatıma dahil olan her şeyi tek tek sorguladım, bir yere koydum, bazılarını anlamlandıramadım eledim, bazılarını kendime uyarladım, bazıları benim yaşam sınırına girdiği an şekil değiştirdi, şeklini değiştirerek dahil ettim, kısacası kendimi böyle böyle inşa ettim. Ve temeli oluşturduktan sonra sanki üzerine koyarak ilerledim. Öyle hissediyordum. Taki an gelip her şeyi yerle bir edene kadar.  'Hangi zamanda yaşıyorum, bu yaptığım işi neden yapıyorum, neye inanıyorum, ben hangi rengi seviyordum, hangi yemeği sevmiyordum' dedirten bir an. Aynı o müzelerdeki, duvardan alınan resmin gerisinde bıraktığı boşluk gibi. Biri aklımın tablolarını çalmış.
Böyle düşünen ve hiç bir şey yapamadan günleri geçiren sadece ben değildim. Dahası bütün günleri baş ağrısı ile yaşayıp başıma ne geldiğini bile farkedemedim. Ta ki bir akşam sevgili dönüp bana 'Sanki bildiğim her şeyi unutmuşum gibi hissediyorum' diyene kadar. 'Sanki hiç çalışmamış gibiyim, ne yaptığımı nasıl yaptığımı hatırlamıyorum' dedim bende ona. 'Ve hiç bir şey yapamıyorum.'
Bu günlerde karanlık bedenimizi gecenin getirdiği gibi sardı.


 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger