Atmaya çalıştığım

24.5.13

İçimden koparıp atamadığım ama atmaya çalıştığım şeyleri anımsattı bana.

Tanımsız'lığım

İnsan sürekli tanımlanır, çevresindeki insanlar tarafından.

Sizin o ya da bu insan olmanız farketmez. Karşınızdaki sizi nasıl görürse, siz o olursunuz. Her insana göre değişir ve yeniden şekillenirsiniz. Yaptığınız iş, saçınızın rengi, taşıdığınız çanta, giydiğiniz kıyafetler, sahip olduklarınız ve olmadıklarınız; her şey sizi tanımlayan araçlardır.
Tekrar tekrar tanımlanır, şekilden şekile girersiniz. Aynı ne olacağına bir türlü karar verilemediği için
yoğrulup durulan oyun hamuru gibi.

Bunu bazen o kadar yoğun yaşarsınız ki, bu gerçekte kimliğinizi bile unutmanıza neden olabilir. Ya da kendi kimliğiniz için sürekli savaşır halde bulursunuz kendinizi. Bu yüzden yalnız kalmak çok değerlidir.

Ve yolculukları bu kadar güzel yapanda yollardaki, ve o koskoca kentlerdeki yalnızlığınızdır. Yabancı bir kent artık hiç bir bakışın sizi okuyamayacağı, sizi şekle sokamayacağı yer anlamına gelir, yolcuların sözlüğünde. Aynı, insanların anlamadığı başka bir dilde yazılmış bir kitap gibi, hiç kimse okuyamaz sizi.

İşte o zaman verdiğiniz savaş sona erer ve arayışlar başlar. Sanki önünüzde görmenizi engelleyen o duvarlar kalkmıştır, kendinizi ve kendinizi tanımlayan her şeyi geride bıraktığınızda.





İşte bir yolculuktan dönüyorum. Sıra sıra dizilmiş koltukların herhangi birinde oturuyorum, saçlarımla aynı renkteki koltukların. Ve aslında ne kadar da kopuk um. Çevremden olup bitenden, giydiklerimden. Tanımsızım.  Beni tanımalayabilecek herhangi bir şey yok. Ordayım ve tanımsızım.

Oysa bir kaç saat sonra varacağım yerde tanımlanacağım. Saçları sarıya boyanmış bir kadın olucam, ve üzerimde renksiz gibi görünen tshirtün bir rengi olacak ve bir çok insan o rengi sevmeyecek. Ve belki üzerindeki delikleri farkedecek. Ve çantam yırtıldığı için havaalanında benim kurtarıcım olan o çanta vardığım yerde beni insanların tuhaf bakışlarıyka başbaşa bırakacak. Ve böylece benim savaşım yine başlamış olacak. Çünkü hiç kimsenin zaten saçlarımın sarı olduğundan, üzerimdeki tshirte sevgilinin kokusunun sindiğinden ve yırtılan çantamdan haberi olmayacak.

Not: Fotoğraflar sevgiliye ait. 

Tek parçadan oluşan kıyafetler/ Bir workshop

23.5.13

Bundan bir kaç ay önce mimarlık bölümü 1. sınıf öğrencileri ile bir workshop gerçekleştirdik. Bir türlü yazmaya fırsat bulamadım ama benim için oldukça farklı ve güzel bir deneyimdi. Onlardan tek bir kumaş parçasını kullanarak sadece ip yardımı ile kendi bedenleri için kıyafetler tasarlamalarını istedim. Her bir kişi için yaklaşık 5 metre kumaş aldık. Ve bu kumaş üzerinde sadece kesikler atarak, ya da kumaş yüzeyinde boşluklar oluşturarak kendi bedenlerini sarmalarını istedim. Aynı zamanda yarattıkları 'kıyafet' lerle evlerine döneceklerini söyledim. Yani yaptıkları şeylerin son derece işlevsel olmasının yanı sıra, estetik kaygılarda taşıması gerekiyordu.

Düşünüyorumda ben okurken tam bir workshop canavarıydım.  Hiç daha önce üzerinde düşünmediğin bir konuda birisi çıkıyor bunun üzerine düşün diyor ve dahası seni yönlendiriyor. Bence müthiş bir şey. Hatta bence en alakasız şey diye düşündüğünüz workshop bile sizde bambaşka kapılar açabilir, beyniniz de olmadığını düşündüğünüz odaları aydınlatabilir. 

Ben bu heyecan ve zevkle gittim Tobb Etü üniversitesine. Karşımdaki kitlede dürüst olmak gerekirse bu heyecan ve zevki göremedim. Oysa bence şu çok değerli bir şey: biri geliyor ve size şunu söylüyor. -Al bu kumaş, bu ip, bu makas. Bugün senden kendini ifade etmeni istiyorum. Üzerindekileri zorla mı aldın ve gerçekten sana mı ait bilmiyorum. Severek mi giyiyorsun, seni ifade ediyor mu bilmiyorum. Ama bugün sana diyorum ki kendi istediğini giyebilirsin. Kendini bununla ifade edebilirsin. 
Ve inanın bana bunu, hayatınız boyunca kimse size söylemeyecek. 
Ve insanlara bir günlük özgürlük veriyorsun. 

Güzel, eğlenceli ve benim için oldukça öğretici geçmesine rağmen çok fazla paylaşabileceğim bir iş çıkmadı ne yazıkki. Bu yüzden workshopta yapılanların yerine bundan yaklaşık 6,7 sene önce bir sergi için hazırladığım, aynı konsept ve fikirle yola çıktığım tasarımları paylaşayım istedim. Arşivleri taradım. Buyrun tek parçadan oluşan kıyafetler. 
(Görsellerin devamında yola çıktığım ve attığım kesikleri gösteren teknik çizimlerim var)














Virgüllerde durmadan okunması gereken bir cümlelik yazı

18.5.13

İki güne milyonlarca şeyi sığdırmış olmama rağmen, ki bunlar
İstanbul'dan Ankara'ya çok rüzgarlı bir havada yaptığım uçuş, ardından bütün gün süren baş ağrım, mide bulantım için eczane arayışı, üniversitede tasarım üzerine yaptığım konuşma, ardından bir kaç eski dostla buluşma, gecesinde yeğenlerle yapılan çadır, sabahında erken bir aile kahvaltısı, akabinde pazartesi günkü atölye çalışması için kumaş arayışları, ve ardından yeğenlerle koşa koşa gittiğimiz hayvanat bahçesi, hayatımda ilk kez zürafa görmem, ilk kez fayansla kaplı maymun kafesi görmem, ilk kez filamingo görmem, ilk kez bir kaplan cenini görmem, ve o eski fanusun yanındaki örümcek ağlarına takılan sinek, timsahlar, yılanlar, ve tüm balıklar ve kaplan ve aslan ve keçiler, ve horozlar, ve hindiler, ve kurutulmuş yılanlar ve bütün o latince isimli canlılar, ilk kez hayvanlara bu kadar üzülmem, kahrolmam,
ve annemle kahve içmem, babamla iş konuşmam, kardeşimle dışarıda içki içmem, ve bütün o eski senelerdir görmediğim Ankara yollarından geçmem ve tüm anıları, hafızama habersiz kaydolan tüm anıları hatırlamam, üzülmem, eski evimin ağırlığını hissetmem, odanın, duvarların,
ve eskiden yaptığım resimler, ve eskiden yazdığım yazılar ve dokunmak istemediğim gitar ve okunmuş tüm kitaplar, kutularda biriken çekilmiş tüm fotoğraflar, sorular, sorgulamalar, geride kalanlar, diğer yaşantım burda olduğum sürece sadece düşünürek canlı tutmaya çalıştığım,
ve renkler ,
ve kokular,
ve sesler,
ve ışık,
her geçen gün daha da  hassaslaşan benliğimi farketmem, beyaz ışıktan ölesiye nefret etmem, direk ışığın yol açtığı baş ağrıları, birbirine karışan yemek kokularının beni halsiz düşürmesi, tüm o canlı renklerin mideme oturması, ve o seslerin hücrelerimi öldürmesi ve tüm bunların karşısında benim adeta  ışığa hassas kırmızı gözlü, beyaz kirpikleri olan güneşe çıktığında ölme tehlikesi yaşayan bir albino hastasına  dönüşmem , mavinin kötü bir tonunda boyanmış bir çarşafta uyumaya çalışmam, televizyon sesinden korunmak için kulaklarımı tıkamam,
kaçışlarım, düşünmeyi durdurmak için arayışlarım, kendimi su dolu karanlık bir küvete daldırmam, böylece renklerden, kokulardan, ışıktan, seslerden ve düşüncelerden bir anlığına olsa da kaçmış olmam,
içime dolan, ciğerlerime çekerek içime doldurduğum özlem, eksiklik, çok iyi bildiğim ama tanımlayamadığım duygular,
demek istediğim iki güne milyonlarca şeyi sığdırmış olmam rağmen saat sadece 10;
küçük şehirlerde zamanın daha yavaş akması,
benim anlam veremediğim evrenin bir yasası.

16.03.2013, Ankara

Cevaplar

8.5.13

Yazan bir insanın dönüp durmadan kendine sorduğu soru hiç şüphem yok ki 'neden yazıyorum' dur.
Bu aslında her hangi bir şeyi yapan her insanın durmadan kendine sorduğu sorudur. 
İnsan yaptığı şey üzerine sorular sorar; 'neden yapıyorum?' ve sorularına cevaplar bulabildiği sürece devam eder. Belki de edemez. Ve devam edemediği içinde sorular sormayı bırakır. 
Kendine cevaplar bulan, ara ara bulduğu cevaplara takılsada sormaktan vazgeçmeyen ve cevapları arayan insanların yaptıkları işe başka bir şekilde bağlı olduklarını düşünüyorum. 
Çünkü sorular sorup, cevaplar aramak insanın canını yakar. Sanki derinizi parçalayıp, içeri dalıp cevapları derinlerinizden koparmaya çalışırsınız ve bu tırnağınızın kenarındaki etleri koparmanın verdiği acının milyonlarca katıdır.  Bunu yapabilenler, bu acıya katlananbilenlerde ancak tutkuyla yaptığı işe bağlı olanlardır.
Ya da bağımlı. 

Bende kendime çok sordum 'neden yazıyorum' diye. Çoğunlukla içten gelen bir dürtüyle yazsamda, yazarken düşündüğümü farkediyorum. Kendimle konuşma şeklim yazmak oluyor. Bazen üzüntümü yazarak akıtabiliyorum. Bu kendimi daha iyi hissettirmiyor ama sanki soyut bir dünyaya şekil veriyormuş gibi hissediyorum ve sanki böylece olmayan kelimeler üretiyormuş gibi yada kelimelerle tanımlanmayan ama var olan duyguları keşfediyormuşum gibi. Ve her, yeni bir kara parçası keşfeden kaşifi okuduğumuzda onun yerine kendimizi koyma özlemini ben böylelikle gidermiş oluyorum. Çünkü her yazı yazışımda yeni karalar keşfediyorum. 

İşte bazen bir kitap okursunuz ve yazar sizi o yere, kendi keşfettiği karalara taşır sizi. Ve o yer onsuz gidemeyeceğiniz bir yerdir. Orada bulunmak müthiş bir haz verir,  eşsiz duygular yaşatır. Ve siz sonra bir zaman yolcusu olur, geri döner o an ona dokunursunuz, onu yazdığı ana. Ve teşekkür edersiniz. Sizi o yere taşıdığı için. 

İşte benim tüm cevabımda budur.  


facebook sayfası
 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger