#ilham #heykel #resim

27.4.13



Siyah

26.4.13




Ad Reinhardt

İlham

25.4.13




Bugün el ile ilgili bir şiir yazdım.

Suyun üzerinde yürümek


'Bazı insanlar önüne geleni umursamazca yaşama becerisini gösterip çoğu insanın düştüğü ruhsal deliklere basarak ama düşmeden ilerleyebiliyor.
Suyun yüzeyinde yürür gibi.'


Üzülmesini istediğin son kişi

22.4.13


Bazen bir de bakmışsın ki şu koca dünyada üzülmesini istediğin en son kişiyi 'sen' üzmüşsün.
Ne kadar saçma.

Bilinmez Duygular


İstanbul, kapıdan çıkınca ne ile karşılaşacağını bilmediğin bir şehir. İyi ya da kötü her şey olabilir bu.
Seni mutlu da edebilir, mutsuz da. Şaşırtabilir, kahkahaya boğabilir veya deli gibi ağlatabilir de. Ve daha bir sürü değişik duygu, adlarını bilmediğim.
Kesinlikle monoton değil. Hatta insana monotonluğu özletebilecek kadar monotonluktan uzak.
Bazı günler o kadar çok şey yaşıyorum ki, durup düşünemeden ya da sindirmeden bir duygu kendini diğerine bırakıyor. Bazen gerçekten ne hissettiğimi bile anlayamıyorum. Bir de bunların üzerine sürekli yetişmem gerekiyor. Bir yere. Ama hiç bir zaman başladığın noktaya varamıyorsun. Ulaşamıyorsun. Bu yüzden sınırlarını koyman ve kendi içinde çok parçalanmaman gerekiyor.
Her neyse bütün bunları yazma nedenim bu sabah dışarı çıktığımda aniden arkamdan uzanan ellerin sevgiliye ait olması ve o ellerin ellerimden tutup beni Tünel deki o içini çok merak ettiğim Botter Han'a götürmesi. Doğrusu hiç aklımda yokken kendimi büyüleyici bir mekanda buluverdim. Büyük bir iştahla katları gezdim. Her yeri, her duvarı yaşadım. Baktığım her yerden hayaller fışkırıyordu. Pencereden dışarı baktığımda gördüğüm şehir bile farklılaşmıştı. Bu eski binaların nasıl bir ruhu oluyor? Ve nasıl bu kadar yoğun hissediliyor? Soyulmuş duvar kağıtları, kırık pencere, eskimiş ayna, bir kaç eski eşya, yüksek kapılar. Sanki hepsiyle anım varmış gibi neden içim burkuluyor?
Doyamadım. Ve hissettiklerimi aktarmak istedim. Kelimeleri bulamadım. Koşa koşa eve gidip polaroid makinamı aldım. Sonra belki biraz anlatabildim.


Mekan ve Alışkanlıklar / Yaptığım Konuşmanın Ardından

8.4.13

Okuldayım.
Zamanın çok hızlı geçeceğini ve kendimi birden bu tarihte, başka bir şehrin bu yerinde bulacağımı biliyordum.

Zaman biz şehirdekilere acımasız davranır. Biz daha hızlı hareket ettikçe, o da daha hızlı akar. Yavaşlatmak için zamanı, yavaşlamak gerekir. Hatta bazen durmak.

Okuldan içeri adımımı atar atmaz, bir avlu beni büyük bir uğultuyla karşılıyor. Bu yeni binalardaki aynılık, ve ruhsuzluk, ve gürültü beni öldürüyor.

Üniversitelerde, farklı disiplenlerden bu kadar çok insanın -bir daha hayatınız boyunca bir arada göremeyeceğiniz bu kadar farklı düşüncelerdeki ve hislerdeki insanların- aynı mekanı dolduruyor olmasına rağmen, mekanın ısrarlı bölücülüğünden dolayı insanları birbirinden koparıyor olması beni hayrete düşürür. Birbirinizi duymanıza engel olacak kadar kötü bir akustikten kaynaklanan uğultu, en az bölümleri birbirinden ayıran duvarlar kadar kalındır ve çevreler sizi. Ve bü yüzden her bölüm kendi içine kapanır. Bu mekanlarda bırakın tartışmaları, fikir alışverişlerini, kimse kimseyi duyamaz bile. Kimse kimseyi göremez ve tesadüfen de olsa karşılaşamaz. Oysa bir mimari yapı tesadüflerin oluşmasına izin vermelidir.

Dün gibi hatırlıyorum elimi kolumu sallayarak girdiğim o şehirdeki üniversiteyi. Koridorlar beni heykel bölümüne sürüklemişti. Sonra kendimi bir atölyede, derste çamurla oynarken bulmuştum. Sınıfa pencereden süzülen güneş ışığının yoğunluğu ortamdaki toz bulutunu bütün hafızamın içine doldurmuş olacak ki her şey buğulu anımda. Hiç bir görüntü yok. Ama bende bıraktığı etkiyi çok net hatırlıyorum. Kokusunu hatırlıyorum.
Hani her şehrin kendine has bir kokusu vardır ya, mekanlarında var. Bir kütüphanede örneğin tozla karışık eskimiş kağıt kokusunu duyumsarsın. Bir devlet hastanesinde kan kokusu, çiş ve ter kokusuna karışır. Özel bir hastanede ise dezenfekte edilmek için kullanılan kimyasalların kokusu baskındır. Pastanelerde ise bir koku vardır hani, hangi tatlıdan geldiğini bulabilsen yersin tümünü. Ve bu pastanelerin en büyük sırrı ve gizemidir. O ya da bu tatlıdan değil onların bütününden ortaya çıkar bu koku ve sen her seferinde onu bulmaya yaklaştığını sanır heyecanla seçtiğin tatlının paketlenmesini beklersin. Ve o koku eve geldiğinde kaybolur ve sen bazen sadece o koku için pastaneye geri dönersin.
İşte o okulun o kokusu bana kendini unutturmadı.

Bu okuldan çıktığımda ise okulu hemen unutacağımı biliyordum. Çünkü hiç bir şekilde duyumsayamadım.
O  yeni yapılardaki, aydınlatma ve gürültü ve yüzeyler - sizin görme, duyma ve dokunma duyularınızı yok eder. Kör eder, sağır eder, felç eder.

Gerçekten okuldan çıkıpta ışıklardan karşıya geçtiğim an her şeyi unuttum. Aklımda kalan tek şey oraya giderken ki yolda rüzgarla beraber uçuşan yüzlerce naylon poşetini havada görmem oldu.
Aslında haksızlık etmeyeyim orada bir konuşma yaptığım için heyecanımı da hatırlıyorum.

Başa döneyim. Ben o gün kendimi bir anda üniversitenin o hiçte sevmediğim konferans salonlarının birinde buldum. Hani sıra sıra koltukların olduğu, yerin kırmızı bir halıyla kaplandığı, kötü beyaz ışıkların yandığı ve ahşaptan bir kürsünün sahneyi işgal ettiği salonlar. Ve içeride mimarlık birinci sınıf öğrencileri, onlar için hazırladığım  konuşmayı dinlemek için ordaydılar. Galiba dersten dolayı orda bulunmak zorundaydılar. Yani bu bir tesadüf değildi.
Belki okulun her hangi başka bir mekanını kullansaydık, örneğin kantinini ya da bahçesini ya da ana avludaki merdivenlerini, daha fazla insan istekli olarak, ama tesadüfen bize katılabilir ve daha zengin ve renkli bir konuşma olabilirdi.
Bence mimari yapılar buna izin vermediğinde kendimiz bunları yaratmalıyız, bu tesadüf anlarını. Çünkü  yeni bir şeyler deneyimlemek çok önemli. Hatta çocukların hayat karşısında sürekli heyecanlı kalmalarının bir nedeni de her şeyi ilk defa deneyimliyor olmaları bence. Yeğenimi ilk defa sinemaya götürdüğümde heyecandan yerinde oturamamıştı. İzleyeceğimiz animasyon başlayana kadar etrafını, insanları dikkatlice izlemiş ve perdeye görüntüler gelmeye başladığında gözünü bir saniye olsun  ayırmamıştı.
Bu konferans salonu ise onlarca kez sıkıcı ders anlatımlarıne ev sahipliği yaptığı için,  daha konuşmama başlamadan öğrencilerin suratlarındaki ilgisiz ifade okunabiliyordu. Oysa merdivenler ya da bahçe olsaydı mekanımız,  öncelikle hiçte rahat olmayan bir yere -merdivene yada toprağa- oturmaya çalışırken ve kendini kalabalıkta konumlandırmaya çalışırken ilgisi uyanmaya başlayacaktı. Hatta konuşma yine sıkıcı gelse bile ona, etrafını o noktadan izlemek bile eminim yeni bir deneyim demekti.
Aynı şey benim içinde geçerliydi.
Konferans salonunda insanların sıkıntıyla telefonlarını kurcaladıklarını görüyor ve kendi dikkatimi bile toplamak için epey zorlanıyordum. O an, konserinde izleyiciyi telefonla fotoğraf çekiyor diye azarlayan Keith Jarret'a duyduğum öfke yön değiştirdi. Öfkeyi bunu ona yaptıran, telefonuyla fotoğraf çeken insanlara karşı duymaya başladım.  Müzisyene konserden aldığım zevki aniden yok ettiği için kızmışken ona hak verdim. Çünkü onun da aldığı zevk yok olmuştu.

Bir yandan da ister istemez bulunduğumuz mekan, salon, beni konuşmacı karşımda oturanları da dinleyici yapıyordu ve ben en başından beri bunu hiç istemiyordum. Benim düşünceme göre bu bir alış veriş olmalıydı. Düşüncelerin, duyguların, soruların ve cevapların değiş tokuşuyla gerçekleşen bir alışveriş. 
Fakat bir yerden sonra sorularıma cevap alamıyor ve insanların ilgisi çok yavaş bir şekilde uyanıyorken kendimi adeta yemek programı sunuyormuş gibi hissetmeye başladım. Ama başka bir dilde!

Aslında bu çok üzücüydü. Çünkü biliyorum ki anlattığım şeyleri 14 sene önce bana birisi anlatsaydı herhalde delirirdim. İştahla kütüphaneye ya da internete koşar ya da kendimi sokağa atardım. Büyük bir özenle hazırladığım konuşma tasarıma ve hayata dair çok fazla şey söylüyordu ve heyecanladırması gerekiyordu.  Konuşmayı hazırlarken farklı zamanlarda, farklı yerlerde gördüğüm, okuduğum farklı dallardaki düşüncelerin, görüntülerin birbirileri arasında büyük bir ustalıkla ilişki kurup, adeta bir beste yapar gibi çalışmıştım. Ve bunu yaparken kafamda tek bir düşünce vardı. O da insanların ilgisini canlı tutabilmek ve hani görünmeyen bir rüzgar eser ve bir yaprak kıpırdar ya hafifçe, işte dinleyenlerin içlerinde de herhangi bir hissin kıpırdamasını sağlamaktı.

Şimdi farkediyorum ki bunu yapmam için ne anlatacağım kadar bunun nasıl olduğuda önemli. Hatta belki daha da önemli.
Bir diğer farkettiğim şey de şu:
bu tip konuşmalardaki, ders anlatımlarındaki en büyük iki sorunun birinin mekan ve diğerinin de alışkanlıklar olduğu. O kürsü, mikrofon, ışıklar, o koltuktaki yayılma alışkanlığı, çaktırmadan önündeki koltuğu perde gibi kullanıp telefonu görünmeden kurcalama alışkanlığı, yazıyor gibi yapıp dizlerin üzerine konan defteri karalama alışkanlığı, hatta gözü açık uyuma alışkanlığı bile olabilir, bunlar.
Düşünsenize bütün ilkokul, ortaokul, lise hayatımız boyunca oturduğumuz sıra bile değişmeden öğrenmeye çalıştık. Evet yıldızları anlatan fen hocalarını yemek tarifi alır gibi dinledik, ve belki  fazlasıyla büyülenebileceğimiz kimyayıda. Ama ne yapabilirdik ki, tek bir gezegeni görmeden, bir civaya dokunmadan, deney yapmadan, maketler yapmadan, malzemeler kullanmadan ne öğrenebilirdik. Tüm dersleri aynı televizyon izler gibi izledik. Tüm duyularımızı kapatarak. Sonra dikkatimiz dağılıyor diye başımıza tebeşir yedik. Oysa tebeşirleri fırlatan biz olmalıydık.

Bende mekanı ve alışkanlıkları aşamadığım için anlatmaya çalıştığım bir çok şey havada asılı kaldı. Ne anlatacağım kadar  nasıl anlatmam gerektiğine de kafa yormalıydım. Bunu daha önceden düşünebilseydim o zaman hiç şüphesiz aklıma şu gelebilirdi. Bütün öğrencileri sahneye alır, ben de onların oturduğu yere geçerdim. Belki o zaman kafamda kurduğum alışveriş gerçekleşebilirdi. En azından hapsolduğumuz mekanı değiştirebilir, alışkanlıkları biraz olsun kırabilirdim. Sonuçta aynı duvara, herkesten farklı bir top atıyor olmak, topun geri sekmeyeceği anlamına gelmiyor.

Başarabildim mi bilemiyorum ama umarım birilerine dokunabilmişimdirnokta



not1: Bütün bunları düşünmemi sağlayan, ve sayesinde böyle bir şeyi deneyimlediğim üniversitedeki hocama binlerce kez teşekkür.  Beni çağırmasından öte, o ve ekibinin kesinlikle başka bir şekilde öğretmeyi başarıyor olmalarından dolayı bu teşekkür. 

not2: Bu aralar kendimi kaybetmiş birşekilde çalıştığımdan yazılarımda aksıyor. Yazının tekrar üzerinden geçemediğimden ve aralıklarla yazdığımdan yazının çıkışıyla, yazıdan çıkışım farklı oldu. Yani başta söylemek istediklerim devamında farklılaştı. Umarım çok kopuk gelmez her şey. 
 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger