Mont Saint-Michel (pronounced: [mɔ̃ sɛ̃ mi.ʃɛl]

28.2.12


Çerçeveler


Bir çerçeveyi çok beğenip çerçeveletmek,
sonra fikri beğenip onu çerçevelemek. 

Uçarken


-Bak sevgili buralar hep benim, 
çocukken almıştım.  





Merdivenler

25.2.12



Sokaktaki merdivenler bana hep ilham verici geliyor. Sokaklar birbirine bağlanırken farklı mekanlar oluşuveriyor. Hani düz bir yolu tanımlamak ya da ona anlamlar, işlevler yüklemek zorken merdiven olduğunda durum farklılaşıyor. İnsanların oturabildiği, çocukların oyun oynadığı, kimi zaman bir evin kapı önüne dönüşen düzlemler, bir sokağın karakteri ve onu tanımlayan her şeyi oluyor. 
Bir yandan tarihin kaydını tutuyor. İçine gömülmüş, eğrilmiş her basamak binlerce anıyı biriktiriyor üzerinde. 















Kendi kentimi, yaşadığım şehri, çocukluğumu geçirdiğim yerleri düşünüyorum. Hatırladığım tek bir merdiven aralığı var. O da Karum'un yanındaki merdivenler. Bence o merdivenler güzeldi. Bir tarafı parka dayanan duvardı. Basamaklarda yer yer ağaçlar vardı. Dolayısıyla hafif bir kuytuluğu ve gizlilik hissi vardı. Bence oldukça keyifliydi. Hala kullanılıyor mu bilmiyorum.  Ben  daha şehri terketmeden,  şehrin o bölgesini insanların terkettiğini düşünürsek kimse yoktur oralarda. 


Van Gogh Alive Sergisi ve Afişteki Adam

24.2.12


Van Gogh alive sergisi şu an Antrepo'da. Oldukçada kalabalık. Ben sergi ile ilgili hiç bir şey bilmeden ve okumadan sadece afişini görüp içeri girdim bugün. 
Van Gogh'un eserleri, yazıları, ara ara animasyonlar katılarak dijital ortamda düzenlenmiş, boyutları büyümüş ve büyük ekranlardan izleyiciye sunuluyor. Fikir ile iligili görüşlerime gelmeden önce fikrin uygulaması ile  ilgili çok büyük sıkıntıların olduğunu söylemem gerekir. 
İçeri girdiğimde kesinlikle etkilenmedim. 
-Öncelikle mekanda ilk dikkati çeken, mekanda kobulabilecek her yere ekran konmuş, ama ne izleyici ne de ekranların düzeni düşünülmüş. Gelişigüzel ve dağınık konmuş. Ekranlar çoğu yerde kolonlarla kesiliyor. Ekranlara bakıpta kendinizi öylece kaybedemiyorsunuz. Hiç şüphesiz etkiyi arttırabilmek adına çok daha büyük bir mekana ihtiyaç varmış. 
-Müzik serginin en büyük problemlerinden biriydi. Bir banır bangır çalan klasik müzik ardından başlayan alakasız başka bir tarz oldukça gereksiz ve gürültülüydü. 
-Bir de yer yer ekranlarda beliren, dev yazı karakterleriyle yazılmış -hayatı sev mesajları neydi anlayamadım. 

İçeri girer girmez dışarı çıkmak istedim. Ama 15 tl verdiğim için kalmak zorunda hissettim kendimi. 





Bir de allaşkına bu nasıl bir afiştir. ?



Aynalar



fotoğraflar: Daniel Gebhart de Koekkoek


Bazen aynalar oldukça kibardır. 



Bir kaç kare




  Daniel Gebhart de Koekkoek





Polaroid Fabrikası

23.2.12



Markalar hayatımıza hükmetmeden ve teknoloji hayatımızı bu kadar etkilemeden önce, müziğin kendine yeni ritmler yarattığı ve sanatın kendine yeni tanımlar bulduğu bir dönem oldu. Ben bu dönemi ucundan da kıyısından da yakalayamadım. Ama sanki gençliğimi geçirmişim gibi bir özlem duyuyorum. Çünkü beğendiğim her şey, mobilyalardan, müzik parçalarına, sanat eserlerine, mimarisine kadar her şey bu döneme ait. Bu dönemi ne yazık ki sadece fotoğraflarda ve antikacıların vitrininden yaşıyorum. Bazen de filmlerde. Plaklardan müzik dinlemenin ya da daktiloda yazı yazmanın keyfini yoğun bir şekilde hissedip kendi hayatıma uyarlayamıyorum. -doğal olarak-. Geçmişe dair özlemimi bastıran, kullanabildiğim ve inanılmaz keyif aldığım tek bir cihaz var: polaroid makinası.  Polaroid makinası  zaman tünelinden geçmişte elime ulaşmış gibi hissediyorum her elime aldığımda. Ağırlığını taşırken hissetmem, fotoğraf çektiğimde duyduğum ses, görüntünün yavaşca belirmesi ve belirirken hafifçe havaya yayılan, çözülen kimyasalların kokusu bana büyük bir heyecan veriyor. 

Polaroid 4 sene öncesine kadar tamamen yok olup gidiyordu. Sonra 'The Impossible Project' ile beraber son üretim yapan fabrika kurtarıldı ve yeniden film üretilmeye başlandı. Ve 300.000.000 adet iyi durumda çalışan makina tekrar hayata dönmüş oldu.  

 O son kalan Polaroid Fabrikasından kareler. 


















                                                 fotoğraflar: Daniel Gebhart de Koekkoek

Eskiciler

19.2.12



Eskicilerin olduğu bir pazarda kendimi kaybetmiş şekilde dolanırken, bütün bu eşyaları güzel yapan şeylerden birinin: hiç bir markaya ait olmaması olduğunu farkettim. Eşyaların bir ruhu ve daha önce sahip olduğu sahibinin izleri var. Ama asla bir markaya aitliği yok. Bu yüzden insana hayal kurdurtan ve hiç şüphesiz ona sahip olduğunuzda anılarınızın mekanını süsleyecek eşyalar her biri. 





görseller Paris eskicilerinden.

Bir Sanatçı


Vanessa Beecroft'un bu işini bayağı sevdim.

Oyun Çizgileri


Tenis kortlarını seviyorum galiba.  Bende, hiç ait olmadığım bir dünyaya eskiden aitmişim gibi özlem uyandırtıyor.      
Çocukken kumun üzerine sopayla çizdiğimiz çizgilerle tanımladığımız oyun alanları olurdu ya, aynı onlara benziyor tenis kortları. Hani küçükken çizerdik ve o çizdiğimiz yer bizim olurdu, ve orada oynardık ta ki diğer çocuklar dağılıp oyun bitene, ya da anneler çağırına kadar. Ertesi gün aynı yere gittiğinde bulamadığın çizgileri küçük bir çocuk olarak belki de çoktan unutmuş olup, günler sonra yine aynı yerde başka bir oyun alanı yaratırken hatırlayıp mutlu olma duygusunu başka nasıl yaşayabilir ki insan. O çizgileri çizmese. 

İnsan büyüdükçe,ve çocukluk insanın içinde aynı ufukta gitgide küçülen gemi gibi uzaklaşırken çizdiği çizgilerde silinmesin istiyor. İnsanın küçük bir çocukken tükenmez kalemlerle boyadığı kollarına, dövme yapma isteği nereden geliyor zannediyorsunuz? 

Tenis kortunun çizgileride işte böyle bir arzunun sonucu. Kumun üzerindeki çizgilerinizle belirlediğiniz oyunun yaz kış orada duracağını, başka hiç bir oyun için ayrılmayacağını ve hep size ait olacağını ve sizi beklediğini düşünün. Düşünmesi bile heyecan verici değil mi?
 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger