Ford'da çalışan kadın makinacıların 1968 yılında yaptıkları grev ve tarihin akışını değiştiren etkisini konu alan bir film izledim.
Türkiye'de kadınların hangi haklara hangi yıllarda sahip olduğunu araştırdım.
Sonuçlarının detaylı yazıcam.

Defenestration - Pencereden Atılanlar

15.1.12


Projenin ismi Defenestration.  Defenestration bir şeyi veya kimseyi pencereden atmak anlamına geliyormuş. 
http://en.wikipedia.org/wiki/Defenestration

Eşyalar daha çok evden kaçıyormuş ve özgürlüklerine kavuşuyormuş gibi görünselerde bana başka bir şeyi anımsattı. İstanbul'da, evdeki fazlalık eşyalarını bina dışında stoklayan binaları. Leğenleri, bisikletleri, kovaları bir şekilde bağlayıp evin dış yüzeyini, boşluğu depo olarak kullanan o kadar çok ev gördüm ki. Ve bana öyle geliyor ki artıcak bu durum. 
Çünkü gitgide yaşam alanlarımız küçülmekte ama yaşamımıza dahil olan eşyalar artmakta. 

Mimar eli değmemiş bir ada Symi

14.1.12


Mimar kelimesi bugünlerde bana, müteahhit kelimesini duyduğumda hissettiğim ürpertiyi hissettiriyor.  Bu yüzden olsa gerek henüz mimarların ayak basmadığı bu adada, Symi'de bulunmaktan bayağı keyif aldım. Bir de turist mevsimi olmadığından insan akınına uğramamıştı ve en yalın, en kendi haliyle görme şansım oldu. 

-Ayaklarımın donmasına, çoraplarımın ıslanmasına, burnumun akmasına, duş alamamış olmama, soğuk olmasına, yolun çok uzun sürmesine, yolda midemin alt üst olmasına rağmen :)-


Symi adası insanların kendi algı ve ihtiyaçlarına göre şekillenmiş bir mimariye sahip. Hiç öyle mimarların 'el kitabı' neufertte yazıp çizilen ölçüler uygulanmamış. Mimarsız bir mimarlık tanımı böyle bir şey olsa gerek. Tamamen ihtiyaçtan oluşmuş mekanlar, alışkanlıklarla form bulmuş boşluklar, adanın kendine has dokusunu yaratmış. 

Sanki alışkın olduğumuz bütün ölçüler aynı oranda küçülmüş gibiydi adada. Evlerin büyüklükleri, kapı pencere boyları yollar vs vs. 


Mesela bütün evlere minik kapılardan geçiliyordu. Alçak ve dar. Nedense en çokta kapılara takıldım. Her yerde kapılar vardı. Küçük olmalarına rağmen aynı eve açılan bür sürü kapı. 





19.yy ın sonunda 22.500 olan nüfusu şimdi 2.500 müş. Ben adada yaşayan 4 ya da 5 kişi gördüm iki gün boyunca. Adanın boş ve terkedilmiş halininin uyandırdığı kopukluk duygusunu bir roman yazarı olsaydım daha iyi anlatabilirdim belki. Ama yinede denemek istiyorum anlatmayı:
Ada, sanki kaza geçiripte hafızasını kaybetmiş, ismini bile unutmuş bir insanın sahipsizliğini anımsattı bana.





Adanın ilk göze çarpan özelliği renkleri.  Hep böyle renkli miydi bilmiyorum. Bu aşağıda da renklenmeye çalışıp vazgeçmiş bir kapı var. Hatta mavi boya kapının önünde kurumuş halde öylece duruyordu. 




Adanın insan algısını alt üst eden oranları.
Sanki bir kaç merdivenle çıkılıveriyormuş gibi görünen bu tepeye sevgili çıkıp el salladığında bütün algım alt üst oldu.

Sonra bir  gemi yanaştı limana. Eminim ki o geminin daha büyüklerini defalarca kez görmüşümdür. Ama size yemin ederim gemi geldiğinde hayretler içinde kalan küçük bir çocuk gibi  'vauvh ne kadar da büyük bir gemi' diye haykırdım.

Alın bir yanılgı daha.


Boşlukta beliren devasa gökkuşağı. 



Yaşasın mimarsız mimarlık.

the end

Eğitimle Eğrilenler

6.1.12



Dün metroda yanımda oturan ve öğretmen olduğunu daha sesini duyar duymaz anladığım kadın ile eğitim karşıtı bir adamın 5 durak boyunca konuşmalarını dinledim. Açıkcası öğretmenlere çok sık rastlarken, eğitim karşıtı bir insana ilk defa rastlıyordum. Adam -Eğitim eğmekten gelir, ben eğitime radikal bir şekilde karşıyım.- derken, kadın -o kadar da değil, eğitimde bizim zamanımızda öğrenciler seslerini duyuramıyorlardı, şimdi duyuruyorlar, cevap veriyorlar- şeklinde eğitimi savundu.

Modern ayakkabılar, yamuk ayaklar

5.1.12


Modern diye tabir ettiğimiz kıyafetlerin, ayakkabıların insan bedeni ile ne kadar uyumsuz olduğunu delillerle sunan bir fotoğraf.

-bernard rudofsky'nin kitabından-
 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger