Bant gibi

27.7.11

Numen for use







.

İnsanlar yaşlandıkça biriken anılarla nasıl başa çıkıyorlar?
Bence üniversite bir şeyi öğretmek yerine, insanın kendisine nasıl bir şeyi öğretebileceğini öğretmeli.

Ben küçükken,

26.7.11

Ben küçükken internet yoktu, bir sürü kitapların olduğu bir kitaplığımız da yoktu. Televizyonda sadece tek bir kanal vardı. Onda da ya türk filmi açık olurdu ya da haberler. Çok fazla okumayı seven ya da sanat ve tasarımla ilgisi olan bir ailem olmadığı için dergilerin, kitapların olduğu yerlerden de habersizdim. Okulumuzda bir kütüphane yoktu. Şehrimizdekinin binası vardı ama içi hiç olmadı. Bildiğim kitaplar sadece derslere ait olan kitaplardı. Evimizde güncelliğini yitirmeyen tek şey her sabah kapımıza konan gazetelerdi. Ve o gazetelerin reklamlarında ev ilanları olurdu, içlerinde de yukarıdakine benzer şemalarla evlerin içleri anlatılırdı. Ve ben saatlerce o planları inceler, kendimi onların içlerinde hayal eder, gezinirdim. Bunu birden bire yıllar yıllar sonra, hatta mimarlığı bile bitirdikten sonra, gazetede gördüğüm küçücük bir koperatif ilanıyla hatırladım.  
Mimarlığa girdiğim sene ilk derste, hiç tanıdığım ünlü mimar olup olmadığı sorulmuştu. Ben kafamı öne eğip, cevap verememiştim, utanmıştım. Oysa şimdi biliyorum ki ben elimden geleni yapmışım.     

Boya badana


Oh ya en sonunda biri bunu düşünmüş ve yapmış. Benim gibi hop diye boya yapmaya başlayıp, hemen akabinde elini yüzünü boya yapıp, sonra da fırçayı bırakmak için fellik fellik yer arayıp en sonunda gazete kağıdının üzerine bırakıp geldiğinde kağıdın yapıştığını görerek gıcık olan insanlara en iyi çözüm. 
Yerde duran fırçadaki aparatta köşeleri boyarkan fırçanın sert durmasını sağlıyormuş.

Tasarımlar Andre Pereira'ya ait.  

HORSES

18.7.11





A MAGAZINE CURATED BY HAIDER ACKERMANN
HORSES PHOTOGRAPHED BY STEVEN KLEIN

Tasarım ve Dans

16.7.11



Numen for use

Başarılı bir tasarımın göstergelerinden biri de kullanılan materyalin kimlik değiştirmesi-dir bence


Göç Edemeyen Beyinler

13.7.11


(Bugün yazacaklarım kendi gözlemlerimden yaptığım genellemeler, doğruluğu tartışılabilinir.)

80 kuşağı- kayıp kuşak ne istediğini bilemeyen şaşkın kuşak..

 Etrafımda iyi okullardan mezun olmuş, çeşitli işlere girmiş çıkmış, zeki ama hala ne yapacağına karar veremeyen 80 kuşağı bir sürü insan var. –Buna ben de dahilim- Ne yapacağına karar verememiş olmanın yanı sıra sistemin kabul etmediği insanlar bunlar, bu yüzden arada kalmışlar. Okumuş ailelerin işsiz çocukları.  Eğitimin önemini anlayan ve çocuğunu öyle yetiştirmeyi hedefleyen önceki kuşağımız onlar. Gelişmekte olan bir ülkede belki de okumanın verdiği ayrıcalıkla hemen işe girip, emekli oldukları güne kadar çalışan ve para kazanan günümüzün emeklileri onlar. Çoğu herşeyi sıfırdan başarmış insanlar. Çoğunun aileside kırsal kesimden gelme. 

Peki onların çocukları, yani bizlere ne oldu? Bize ne olduğunu anlatayım. 

Biz internetle çok geç tanıştık. Biz internetle tanışana kadar- (ki bu bizim üniveristeye başlama ve işe girme dönemlerimizle aynı tarihlere rast geliyor) zannediyorduk ki istediğimiz mesleği seçersek, ve gerçekten istersek ve çalışırsak aynı annelerimiz babalarımız gibi o zaman başarabiliriz. Ve bizim dönemimizle beraber meslekler çoğaldı. İnsanlar ilk kez Türkiye de bizim dönemimizde tasarımla tanıştı mesela. Yeni okullarla ve yepyeni bölümlerle bizim kuşağımız tanıştı ve hayallerin peşinden koşan bizler, ilk kez ailelerini ikna edip onların istekler dışında başka bölümler seçti. (iyi ki onları dinlemedik, çünkü onların öngördüğü hiç bir şey gerçekleşmedi o ayrı.) (Ama onlar ellerinden geleni yaptı, dar imkanlarıyla yurt dışına gönderdi, ya da okulunu aksatmasın diye okurken çalıştırmadı, yurt parası ödememek için kendi şehrindeki üniversitelere yolladı, vs)
Biz okurken internet geldi. Ve biz hayatın adaletli olmadığını işte o kadar geç öğrendik. Biz yaptığımız işi kat ve kat iyi yapan bir sürü insanın varlığından haberdar olduk. Hatta onların önde koşmakta olduğunu ve bizim bu sürünme hızımızla onlara yetişemeyeceğimizi anladık. Dahası sadece işini iyi yapan insanın değil parası olan insanında önümüzde olduğunu farkettik. Yok morallerimizi bozmadık, asıl morallerin bozulması düzene ve sisteme, bizim anlayışımızla, bize öğretilenle entegre olamayacağımızı anladığımızla oldu. Üniversitede hepimiz çalıştık. Çalıştığımız konularda başarılı olduk. Süper tasarımlar yaptık örneğin. Ama kimse bize asıl meselenin bu olmadığını söylemedi. Çok iyi tasarımlar yapınca çok iyi olacağımızı, başarılı olacağımızı sandık. Derslerden A aldık B aldık, portfolyomuzu büyük bir hırsla hazırladık. Ama kimse portfolyomuza bakmadı bile.  Biz okurken ülkemizdeki zengin kesim daha da zenginleşmiş; onların tanıdıkları, çocukları zaten bütün olasılık mesleklerde çalışmaya başlamış ve hemen bir gerimizdekiler sınırlı sayıdaki meslekleri doldurmuşlardı. Bir de baktık ki bize yer kalmamış. Dahası okuduğumuz okulların, bölümlerin çalışma alanlarının olmadığını farkettik. İsimleri aynı olsa bile. (Yani mimarlık okuyanın yaptığı mimarlık, ‘mimarlık’ adını taşısada bu ismin sadece orda çalışanın kendini tatmin etmesi için verildiğini anlamamız çok uzun sürmedi) Paranın ve sosyal çevrenin her şey olduğu bir ülkeyle başbaşa bulduk kendimizi. Oysa bizim ne paramız ne tanıdığımız bir çevremiz var.  Bize şans verilseydi başarılı olabilir miydik, bilinmez ama mühendislik okuyanların kimi çay ocağı açtı, kimi dans kursu onu biliyorum. Onlar yine çalışanlar, bir de çalışmayan var. Ya da 30 yaşına gelipte sadece 1 senelik iş geçmişi olan. Oysa anne babalarımız 30 yaşında işlerinde belirli bir yere gelip ilk çocuklarına anaokuluna göndermişlerdi bile. 

Sonra ne oldu. İşsizler, başka iş yapanlar, kendi işini kurmaya çalışanlar ve zenginlere kölelik yapıp sisteme teslim olanlar bir çok psikolojik sıkıntı ve fiziksel hastalıklarla yaşamlarına devam ediyorlar.
Kısaca başarının parayla ölçüldüğü bir dünyada hepimiz başarısız olduk. 

                                                                The End




not.2 Üstteki çizim M.K.Perker'e ait. Bana bakarak çizmiş :)

Tiyatrodaki Merdivenler

11.7.11








Numen/for use

Gelelim bu grubun beni başka hayran bırakan bir projesine. 'Cinderalla' oyunu için tasarlanmış merdivenler. 
İzlediğim videosundan fotoğraf kareleri çektim. Bu karelerde de görüldüğü gibi meridvenlerin arasındaki bir kısım kendi ekseni etrafında dönüyor. Ve bence merdivenin her duruşu inanılmaz bir perspektif, derinlik katıyor. Tabii bunda çok başarılı bir ışıklandırmanında payı var. 

Bugüne kadar tiyatroyla iyi ilişkiler kuramadım. Sadece iki oyuna falan gitmişimdir hayatım boyunca. Onlarda çok kötü oyunlardı. Hatırladığım kadarıyla sahne dekorları perdeler arasında takur takur değişirdi. Sonra sağı solu yamulmuş suntalemdan yapılmış ağaçlar, ne bilim anlamsız koltuklar ve sandalyelerle başbaşa kalardık. Tam bir şeyler yapılmaya çalışılmışta, son anda evdeki koltuk gelmiş gibi olurdu. Durum böyle olunca da tüm dekor, rol yapamayan kötü oyuncular gibi kalırlardı sahnede.   Şu anda tiyatro oyunlarının sahneleri nasıl hiç bir fikrim yok. Ama daha soyut bir yaklaşımda bulunulabilinir. Eminim ki bu oyundaki merdivenler her yer olmuştur. Yeri gelmiş kent, yeri gelmiş saray olmuştur. 
Bunu gördükten sonra sahne dekoruna bakış açım tamamen değiştinokta

Tasarım ve Özgürlük

10.7.11










Numen/For use

Bir süredir bu tasarım grubunun projelerini inceliyorum. Yaptıkları projelerin olağanüstü olduklarını düşünüyorum. Çok zekice tasarlanmış, aynı zamanda ruhu olan tasarımlar.  Benim tasarıma olan bakış açımla çok örtüşüyor. Baktıkça, hakkındaki yazılanları okudukça ve videolarını izledikçe gerçekten çok heyecanlanıyorum. Beğendiğim projeleri-yani gördüğüm bütün projelerini- paylaşmaya karar verdim. 

İşte ilki yukarıdaki masalar.. Boat For Dolls oyunu için tasarlanmış farklı ölçülerdeki 8 adet masa.
Bu masalar oyunun tek mobilyaları. (Ölçüleri 35x35x35 ile 180x180x180 cm arasında değişiyormuş) 


Bu yukarıdaki fotoğraftaki gibi boyutlarına göre dizilerek mekana derinlik vermek için kullanılmış.


Oyundaki aktörün oyun gereği yaşı büyüdükçe daha küçük ebatlı masalar kullanılmış. Böylece oyuncunun büyüdüğü hissi yaratılmış. Çok zekice değil mi?


Bazı sahnelerde masalar ters dönmüş, ormandaki ağaçlara dönüşmüş. Bazı sahnelerde masaları yan çevirip duvar olarak kullanmışlar, odalar yaratmışlar. 

Tam çocuk mantığı ile bir yaklaşım olmuş. Bizim de evimizde böyle iç içe geçen sehpalar vardı. Hatta o dönem her evde öyle bir sehpalar dizisi vardı. Onlarla inanılmaz oyunlar oynardık. Benimde koyduğum ilk duvar, ilk mekanımı yaratmam onlar sayesinde olmuştur. 

Bir de bu projeyi gördüğümde şöyle düşündüm. Tasarımın bir özgürlüğü vardır. Sen bir bardak tasarlarsın ama başkası onu kalemlik olarak kullanabilir. Tasarımın dayatması yoktur. Kullanıcısı özgürdür. Masa, burda tabure olmuş, duvar olmuş, ağaç olmuş, ev olmuş, oda olmuş, yer olmuş. Ve iyi bir tasarımın başarısı bazen bu özgürlüğünde yatmaktadır. Kullanıcıya o özgürlüğü tanımakta. 


Numen/For use projelerini paylaşmaya devam edeceğim.. 


..

9.7.11

Ağırlığında ezilmeyi sevdiğim tek şey sevgili nin bedeni

Satılık Sanat

Jeff Koons - Magenta Heart - Punta della Dogana 
Seneler önce ilk kez Contemporary Art a gittiğimde bir de baktım ki sanat aynı karpuz kavun tshirt gibi satılık. Evet satılık olduğunu biliyordum ama o şekilde görmek başka türlü bakmama neden olmuştu. Yaptığım tasarımları satan biri olarak biraz da içim rahatladı açıkcası. Pazarlama, ticaret gibi kelimeler işin içine girince atan devrelerim biran da düzeldi. Gördüm ki zaten tüm dünyanın derdi para, ben neden para düşünmeyeyim. 
Her neyse Art News de sanata en çok para yatıran 200 adamın listesini yapmışlar, http://www.artnews.com/issues/article.asp?art_id=3348 bir de ilk 10 var. http://www.artnews.com/issues/article.asp?art_id=3349 Çalıştıkları sektörler de listede yazmakta. 

(Bu yukarıdaki 'eser' Venedik te. Bilmem kaç milyon dolar değerindeki bu kalp François Pinault özel koleksiyonundan. )

Sanatı yapan insanlar, sanatı satan insanlar, sanatı satınalan insanlar.. 
Sanat
san
at




Beni Bağrına Bas

8.7.11




Şu aralar İstiklal'de yürürken en göze çarpan 'vitrin' Arter'in ki. Aşk yaşayan iki vespayı görünce insan içeri girmekten kendini alıkoyamıyor. Ben sergiyi geçen haftasonu gezdim. Ve içerisi inanılmaz kalabalıktı. Bütün çalışmalara adeta sırayla bakılıyordu. Sanki Londra'da sergi geziyor gibi hissettim kendimi. Ama tek bir farkla; Londra'da olsaydı, siyah çerçeveli gözlükler adamlar, tuhaf saç kesimli kadınlar ve aralarında yaptıkları kısık sesli eleştirisel konuşmalarla bölünen bir sessizlik olurdu. Bu sergide ise ziyaretçiler kesinlikle sergilenen objelerden daha tuhaftılar. (Sergiyi gezdiyseniz ne kadar tuhaf olduklarını anlamışsınızdır.) Bir kere herkes durmadan bağırıyor ve fotoğraf çekiyordu. İnsanlar şu şekilde durmadan söylenip, 'Bu ne biçim sanat, burda ne anlatmak istemiş, elektrik israfı' şeklinde , sonra o anlamadıkları sanatla fotoğraf çektirip, bağırmaya devam ediyorlardı. 
Sonuç olarak bu kadar etkileyici bir sergi gezip, ziyaretçilerinden daha çok etkilenen bir tek bendim sanırım. 


Lolita Kitap Kapakları

6.7.11

Kitap kapaklarının, kendi reklamını yapmaya çalışan markaların saçma görsellerinden ya da onların sokaktaki ışıltılı tabelalardan bir farkı yoktur benim gözümde. Kitap kapağı bir sinema afişi gibi de değildir. Sinema kendi görselliği hakkında bir ipucu verir. Kitap ise okuyan herkesin kendi imgelerini yarattığı sözcüklerin dünyasıdır. Kitabın kapağına bir adam koymak demek, kitabın içindeki geçen adamı hayal dünyanda böyle canlandır demektir. Oysa ne gerek vardır buna? 
Ya da aslında daha doğrusu kitabın kapağına bir adam koymak demek: kitabın konusunu, insanın dikkatini çekmesi için oluşturmuş bir görselle buluşturmak demektir.  İşte buna ne yazık ki günümüz dünyasında gerek vardır. Ama ben gerçekten ilgimizi çekmek için yaratılmış fotoğraflardan, resimlerden, renkli kocaman yazılardan bıktım. 
Tarihi kütüphaneleri ya da eski kitap satan yerleri gezerken neden etkilendiğimin cevabı da burda galiba. Onların o kapaklarındaki sessizlikte. Şimdi bir kitapçıya girdiğinizde bütün kitaplar adeta bağırıyor size. -Gel al beni, oku beni, okumasanda al beni- diye. Benim dikkatimi çeken kapaklar ise sadece boş olanlar oluyor. Mesela bugün Robinsonda sırf kapağında hiç bir şey olmadığı için kampla ilgili bir kitaba baktım uzun uzun. 

Aşağıda Lolita'nın bugüne kadar yayımlanmış baskılarının kapakları var, yılları ve baskı yerleri ile birlikte. Bana çok ilginç geldi. Farklı kültürdeki farklı yaklaşımları gördüğümde. Hatta inceledikten sonra farkettim ki: kitapların kapakları kitabın içeriğinden daha çok dönemin yaklaşımı, kentlerin toplumların anlayışı, insanların beklentileri üzerinden şekillenmiş. 
Buyrunuz: bazılarını tarih sırasına göre diziyorum. 



1955 Paris 
Gayet sakin ve güzel bir kapak. Demek kapaklardaki reklam halleri bu yıllardan sonra başlamış. 


1957 Stockholm
İlerleyen senelerdeki kapaklardaki kız figürlerini gördüğümde gayet sakin bir resim olarak karşıladığım bir kapak. 


1958 Oisterwijk
Bu yıılardan itibaren kapakta kız figürü eksik olmamış. 

1959 Hamburg

1959 İstanbul
Kapaklara bakıp sonra basım yerlerine bakmıştım. Ve bu kapak kesin İstanbul baskısı diye tahminde bulunmuştum. Kitapla ne alakası olduğunu anlayamadığım kapağın bence en dikkat çekici özelliği yazarın isminin olmaması.

1959 Buenos Aires

1959 Buenos Aires

1961 Paris

1961 London

1961 Athens

1962 Sao Paulo

1962 Greenwich
Bu tarihten itibarende fotoğrafa yer verilmiş. İlk çevrilen filminin etkisiyle olsa gerek. 

1963 Paris

1963 Jyväskylä

1963 Kopenhagen

1964 Milano

1964 New York
Sex and the City kapağından farkı yok. 

1964 İstanbul
Bu da üç film bir arada. Fakat bu sefer yazarın adını yazmışlar. 

1965 Stockholm

1966 Lausanne
Bu kapağı beğendim. Çizimse budur, bu kadar olmalıdır. 

1966 Milano

Milano sürekli saçmalamış. 

1966 New York

1969 Kopenhagen

1970 Milano

1970 Amsterdam

1973 London

1974 İstanbul

1974 Frankfurt

1980 Milano

1981 Paris

1983 Milano
Milanodan bir anda böyle bir farklılık. O yıllarda hareketlenmeye başlayan tasarım anlayışının etkisi mi acaba? Adeta Domus kapağına dönüşmüş. 


1983 Barcelona
İşte benim alacağım kitap. 


1988 Beyrut

1990 Berlin

1991 Paris

1991 Tokyo

?

1994 Sao Paulo

1997 Kopenhagen

1999 Seul

2005 Shangai

2005 Tokyo

2006 Amsterdam

2007 Amsterdam


 Bu kitapta 2010 baskısı, bendeki baskı. 
Kitabın kapağını yapanda, açıkca görüldüğü gibi ne yapacağını bilememiş, yazarın herhangi bir resmini iliştirivermiş. 

Yazarın yazdıklarına müdahele etmediğimiz gibi keşke kapağına da müdahale etmesek.nokta 




 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger