Gizli Boyut

19.6.11


Bu kitabı okumakta bayağı geç kalmışım. Kitabı amazondan sipariş verdim. 1969 baskısı. Öncelikle kitabın mükemmel bir boyutu var. Gerçekten akıcı bir şekilde okumamın en büyük etkeni bu. Ve bu büyüklük, içindeki yazıların büyüklüğü ile güzel bir orana sahip. Kitapları eski baskılarından okumak ayrı bir keyifmiş onu farkettim.

Bu kitapta da okuduğum ve eş zamanlı olarak dinlediğim bir konuşmada şöyle bir bilgi geçiyor. Amerikada -ve bizde de olduğu gibi- sokakların isimleri varken, Japonyada sokakların isimleri yok. Sokakların kesişimlerinin ismi var ve blokların ismi var. Daha da ilginci bloktaki evlerin numaralanışı, yapıların yapılış tarihine göre. Yani bir bloktaki 1 numara, o bloktaki binaların arasından en eski olanın numarası.. ymış..





First Follower

İzlerken izlenmek

18.6.11



Moa Karlberg


Ne zaman bir vitrin camında ya da aynalı bir mimari yüzeyde kendimi görsem, kendimi garip bir şekilde kendime bakarken yakalıyorum. 
Doğrusu ne o anı, ne de o anda kendine bakan insanları fotoğraflamak aklıma geldi. Çok alışık olduğumuz bu bakma eylemini Moa Karlberg bir güzel saklanıp, fotoğraflamış ve  güzel kareler çıkmış. -web sitesinde daha fazlası mevcut- (İnsanlar fotoğraflandığından habersiz)

Juhani Pallasmaa der ki: ''Bakışımızı geri çeviren ve dünyayı ikiye katlayan mimari ayna tuhaf ve korkutucu bir icattır. ''

İnsanların yüzlerindeki dehşet ifadesiyle, bu sözler ne kadar güzel örtüşmüş oluyor.. 

Eski bir kentin taş yüzeyleri arasında gezinirken ki hislerimizle, modern yapılanmış bir kentin, ayna ve yansıtıcı dolu yüzeyleri arasında gezinirken ki hislerimiz arasındaki fark böyle bir şeyden dolayı olsa gerek. 

Nedense modern yaşam sürekli bizi, kendimize baktırtıyor. Her şey bu tuhaf sistemin içinde birbirini öyle güzel besliyor ki.. 
Sonra hepimiz görüntümüze takıntılı bireylere dönüşüyoruz. 
Yanıbaşımdaki 'kültürlü' diye tabir ettiğimiz insanlar bile görüntüleriyle kafayı bozmuş durumda. Estetik ameliyatları yaptırarak yapaylaşmış bir insana baktığımdaki ürkmeyi hissediyorum onlara baktığımdanokta


Andy Denzler




andy denzler

Fotoğraf

15.6.11



barbaraandmichealleisgen

bu fotoğraflara bakmaya doyamıyorum.

Heykel

11.6.11


Berlinde de Bruyckere

Ellerimin Gözleri

10.6.11



Bazen gördüğüm ve etkilendiğim birşey bende dokunma duyusunu uyandırıyor. O 'şey'e dokunmak istiyorum. Sanki dokunursam hissettiğim eksiklik tamamlanacak ve o 'şey'i daha iyi anlayacakmışım gibi. Dolayısıyla anlamak için gördüğüm her şeye ellerimi uzatıyorum. Ellerimin de gözleri var sanki.  Önce bakışlarım o ‘şey’e uzanıyor sonra ellerim.

Dokunmak istiyorum.  Dokusunu hissetmek istiyorum.  Isısını hissetmek istiyorum.  Yumuşaklığını, büyüklüğünü..

Suyun yüzeyine mesela,  dokunmaya doyamıyorum. Suya dokunmaya, onu içmek kadar ihtiyaç duyuyorum. Su ellerimin en çok açlık duyduğu şey.

Dokunmayı en çok arzuladığım şey ise bulut. Hiç dokunmayı denemedim. O kadar  yükseğe sadece uçakla çıktım. O zamanda sadece gördüm. Dokunmaya çalıştığımda olmayacak olsalarda, dokunma duyum hızlı kalp çarpıntısı şeklinde kendini belli etti her seferinde. Her yanlarından geçişimde. Ve hep ellerimi  farklı şekilleriyle baştan çıkardılar.  Ellerim için onlar, bulutlar, bir serap.

Ellerimin en büyük işkencesi sergi gezerken oluyor.  Resimlerin, heykellerin arasında tam anlamıyla bir çocuğun lunaparkta kendinden geçişi gibi ben de kendimden geçiyorum. Bir sanatçı yaptığı işte bir doku da yaratıyor. Ve o dokuyu anlamanın tek bir yolu var; o da dokunmak. Oysa dokunmak yasak.  Gözlerim özgürce sarıp sarmalarken resimleri, formları, kütleleri ellerim sadece kıskanıyor.

Hiç şüphesiz ellerimin en mutlu olduğu anlar, sevgiliye dokunduğum anlar. İşte o zaman gözlerimi bile kapatıyorum. Duyularımın tek hakimi dokunma oluyor.  Bitmek bilmeyen bir zevk.

Olduğum bir ameliyatla birlikte sağ kulağım hissizleşince, kendime dokunmanın iki farklı türünü yaşadım.  İnsan kendine dokunduğunda, tende, dokunma ve dokunulma duyusu aynı anda yaşanıyor. Ve biribirinden ayrılmaz bir şekilde birbirlerinin içinde eriyor. Kulağım hissizleştiğinde dışardan kendime dokunmanın nasıl bir his olduğunu duyumsadım.
Bazen dokunurken ellerim rol yapıyor; eğer ki dokunulma hazzını dokunmadan daha fazla yaşamak istersem, ellerim bana başka biriymiş gibi dokunabiliyor.

Dokunarak bir şeye şekil vermek bana çok cezbedici geliyor. Bir heykeltraş gibi.  Form verdiğin şeyde ellerinin hafızasını kullanıyorsun. Nasıl bir büyüklüktü, nasıl bir kütleydi, nasıl çukurları vardı, çukurları ne kadar derindi.
 Mimarlık örneğin böyle birşey değil. Gözlerinle veriyorsun şekli, gözlerinle oluşturuyorsun hacimleri. Ama mekan etkileyiciyse kaçınılmaz bir dokunma duyusu uyandırıyor.
Duvarlarına dokunmaktan kendimi alıkoyamıyorum bazen, bazı mekanların. 

Sonra unutmamaya çalışıyorum ellerimin yaşadıklarını.

Tuz gölünün yüzeyi, ağaç gövdesi, civa, sevgilinin sakalları, un, plastik boya, kasapta satılan et,  kar, kadife şifon, kum,  kurumuş yaprak, tereyağı, uhunun kurumuş hali, saç, parşömen, gül yaprağı,  saman kağıt, lens, balon, halat   ellerimin hatırladıkları. 






 nokta

yıldız bilimcisiyim ben


yıldız bilimcisiyim ben :)

Mekanı duymak


Bir mekanı, gözlerimi kapadığımda duyabiliyorsam hiç tereddütsüz seviyorum. 
.

Günümüzün modern yapıların çoğunu, alışveriş merkezlerini sevmememin nedeni.  



Ben neden her şeyin tersini seviyorum.

9.6.11





Sevgiliyle hayatımızda pijama diye bir kavram yok. Canımız neyi isterse onunla uyuyoruz. Ben bazen herhangi bir tshirt giyip uyuyorum, bazen onun tshirtünü; o ise eline ne geçerse onu giyiyor.. Hatta gece ne giydiğinden o kadar habersiz oluyor ki, sabah gözlerini açmadan sorsam üstündekileri, bilemeyeceğini eminim.  Ama emin olduğum, emin olduğumuz tek bir şey var, o da üstümüzdekileri ters giydiğimiz. Tüm o dikişler,  overloklar, etiketler,  tenimizi rahatsız eden ne varsa, hepsi ters giydiğimiz an kayboluyor. Sihir gibi.
Artık görüntünün her şey olduğu dünyada, rahatsız olma uğruna bile olsa görsellikten ödün verilmiyor.  Demek ki görmeyi dokunmanın bile önüne koyuyoruz.
Bir de bu görsellik olayı o kadar abartılıyor ki, doğal olan, kendinden olan şey saklanıyor. Ya da müdahele edilmeyen taraf, sanki müdahele edilen taraf güzelleşiyormuş gibi tersine konuyor. Ve tüm güzelliklerde tersinde kalıyor.

Aynı şu an üzerinde çalıştığım masam gibi. Bir türlü istediğim gibi masa bulamayıpta aldığım, üzeri cilalanmış ahşap masamın alt yüzeyi, dokunulmamış yüzeyi o kadar güzel ki... Vakit bulup zımaparalayabilirsem üzerini, yüzeyinden de öyle bir güzellik çıkacak diye umuyorum.

Restaronlarda önümüze servis için kağıt koyduklarında sevgiliyle karşılıklı olarak ilk işimiz tersini çevirmek oluyor. Böylece önümüzde beyaz bir yüzeyimiz oluyor.  Kendimizi en azından yemek yerken görüntü kalabalığından koruyoruz.

Sonra düğmelerim var hayatımda bir de ters kullandığım. Tüm düğmelerin tersi, düzünden daha güzel. Çünkü yine kendi hallerine bırakılmış. Yaptığım tüm kıyafetlerde şaşmaz bir düğmelerin tersini kullanıyorum. Hatta bazen kumaşlarında tersini kullanıyorum. Derilerinde tersi güzel oluyor zaman zaman.

Yerde duran çerçevelerim ve tuvallerimde fotoğraftaki gibi ters durmaktalar. Sanırım onlarında bu ilkel ve dokunulmamış hallerini  daha çok seviyorum.nokta 





Balon


 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger