Merdiven

30.5.11




http://www.maartenbaas.com/

10.000 koku

28.5.11

Sevgili bilmiyor ama ben onun yastığını yıkamıyorum. Böylece onun olmadığı zamanlarda yastığa sokulup kokusuyla, uykuya dalana kadar idare ediyorum. Belleğime kazınmış en keskin  koku; onun ve annemin kokusu. Sanırım milyonlarca koku arasından bu ikisini ayırt edebilirim.

Hayatta kendimi en güvende hissettiğim yer, kokusunu buram buram duyumsadığım sevgilinin boynu. Gözlerimi kapayıp oraya sokulduğum an herşeyi unutuyorum. Herşey orada bitiyor. Galiba onun öncesinde de annemdi bu yer. Bunun hissini hayal meyal hatırlıyorum.   Nedense insan büyüyünce istediği kadar anne boynunda kalma lüksünü kaybediyor. İnsan küçükken sarıp sarmalanıyor, öpülüyor, koklanıyor; sarılıyor, öpüyor, kokluyor. Sonra bunları yaşamadığı bir aralık ouyor. Sonra tekrar bunları yaşamaya başladığında bunları ona yaşatan sevgilisi oluyor. O yüzden sevgilim hayatıma girdiğinden beri, ben o çok eskiden kalmış üstleri örtülmüş hisleri hatırladım. Ve o yüzden çocuk gibi oluyorum o varken. Çünkü öncesinde böyle hissettiğim hayatımın hiç bir dönemini hatırlamıyorum.

Sevgili olmadığında en çok özlemini duyduğum şey, onun kokusu.  O mükemmel kitaptaki –Koku kitabı- kokuyu hapsetme isteğini çoğu zaman bende duyuyorum. 

Kitaptan uyarlanan filmindeki bir sahne gözümün önünden gitmiyor. Çocuk yoldan geçen bir kızın kokusunu duyumsuyor, onu takip ediyor, yakalıyor,  kokusunu içine çekiyor. Büyük bir haz alıyor, ta ki yanlışlıkla ödürüp koku kızın bedeninden kopup gidene kadar. Ölümün en acı yanı bu olsa gerek. Hastanede çalışan bir tanıdığım, öldüğü an, o saniyede insanın kokusunun kaybolduğunu, yerine bir ölüm kokusu bıraktığını söylemişti. 

Koku. Hafızanda tutmak zorundasın. Gördüğün ve aklında tutmak için fotoğrafını çektiğin bir şey değil. Unutmamak için bir köşeye yazdığın bir şey de olamıyor. O romandaki çocuğun başarabildiği gibi şişelere de dolduramıyorsun. Oysa çok güzel olmazmıydı, o kocaman kütüphane raflarının şişelerde kokularla dolu olması. Anne kokusu, sevgili kokusu, deniz kokusu, vanilya kokusu, ekmek kokusu, bebek kokusu.

Durum böyleyken sabah sevgili bana sokulup durmadan beni koklarken, ben kendi kokumu alamıyorum.  Hatta sevgili hayatıma girip beni koklayana kadar, ben kendi kokumdan bile habersizdim.
Ve sevgiliden tarifini bile alamıyorum. Nasıl? Neye benziyor? Ne kadar az sıfatımız var kokuyu tarif eden. 

Bugün okuduğum kitapta 10.ooo den fazla kokuyu ayırt edebildiğimiz yazıyordu. Bende kendime küçük bir defter yaptım. Koku defteri. İçerisine duyumsadığım tüm kokuları yazmaya başladım. Onu yanımda her yere taşıyorum. Ve yazıyorum. 
Defter 1. Sayfa 1. Madde: sevgilinin ensesinin kokusu.
2.Kitap kokusu
3.Fındık ezmesi kokusu
4.Yıkanmış kıyafet kokusu
..
.
.
.
.
125.pudra kokusu
şimdilik hepsi bu.....

120


Ne zaman çizdiğime dair en ufak bir fikrim yok. 

Kolmanskop-hiç gitmediğim bir yeri özlemek

27.5.11


Geçenlerde sevgiliyle bir fotoğraf çekimi için hayal kurduk. Eski bir binanın içerisine girdik. Artık kullanılmayan, terkedilmiş bir bina. Bir odasının yerinde biraz kum vardı. Ve o birazcık kum bizim hayal kuran mekanizmamızı devreye soktu. Sonra o odanın yerinin tamamen kum olduğunu düşledik, içeride bir sandalye olduğunu ve ayaklarının kuma gömüldüğünü. Sonra o sandalyenin üzerinde oturan bir kız, yanında bir ışık. Kumla kaplı bir oda düşledikçe, onun atmosferini hissettikçe, bana neler yaşatabileceğini düşündükçe heyecanlandım. 

Oda, duvarlarla sınırları tanımlanmış bir mekanı tanımlar; 
kum ise alabildiğine giden, uzanan genişleyen sınırları olmayan bir şeydir. Ve tanımladığı yeri sonsuzmuş gibi algılatır. O sonsuzlukta hayallerin içinden akabildiği genişliktedir.

Bir odayı kumla doldurmak, şişelere denizi doldurmak gibi.

Belki şimdi gittiğim tatillerde, neden gece gündüz deniz kenarından çakıl taşı topladığımı kendime anlatabildim.


Ardından bir yer keşfettim. Kumla kaplanmış terkedilmiş bir yer: Kolmanskop. Namibya'nın güneyinde bir şehir. 

İnanılmaz, büyüleci. Fotoğraflara baktıkça heyecandan öldüm. Kumların doldurduğu odalar ve o odaların açıldığı kapılar, o kapıların arkasında kumla kaplı başka odalar. 

Hiç gitmediğim bu yeri özledim. Oraya gittiğimi ve çantamı kumla doldurduğumu biliyorum. 










Bazı sırlar sır kalmalı



Some Secrets Should Stay Secret, 2010
found bottle on wooden stand containing instructions on how to build a ship in a bottle

http://www.reliquariumart.com

21

21.5.11


21, originally uploaded by yasemin özeri.

Görünmez Kentler kitabı

doyle

Genius Loci

by doyle partners


Ankara'nın 'Yıldız' adında bir semti vardır. Her apartman ayrı bir renktedir, ve tüm renkler de turuncunun sarının, pembenin ayrı bir cart tonudur. Tüm apartmanlar yenidir. Hepsinin planı ve malzemeleri aynıdır. Balkon demirinden, yer kaplamasına kadar. Tüm apartmanlar birbirinden kopuktur. Apartmanların arasındaki garip, tanımsız boşluklarda da çim ekilidir. Ama bu çim ekili alan, taşlarla çevrelenmiş ve ayak basılmayan yerler olarak ayrılmıştır. Tek bir ağaç yoktur. Aynen balkonlarda tek bir insan olmaması gibi.  Zaten çoğu evin balkonuda yine herkeste aynı olan yöntemle evin içine dahil edilmiştir,  yıldız halkının söylemi ile balkonlar kapatılmıştır. Yıldız semtinin en işlek yerleri marketleridir. İnsanların sosyalleştiği tek yerde burasıdır. Her evin akşamları kapılardaki çöpü toplayan kapıcısı vardır, ve bu kapıcının evlere temizliğe giden karısı ve üstleri başları yırtık pırtık olan en az iki çocuğu. Çocuklar sokakta oynamaz, zaten öyle tanımlanmış bir alanlarıda yoktur. Apartmanların giriş katı genelde  dükkandır. Ya ekmekçi, ya köfteci ya da bakkaldır ve onların kocaman tabelaları yıldız semtinin yegane işaretleridir. Birbirinin aynı ve boş olan sokaklarında yön bulmanıza yardımcı olur. Sokaklarda belirgin bir özellik ve farklılık ve tarih olmadığından sokaklara bir numara verilmiş ve isim verme derdinden kurtunulmuştur. 

İstanbul'un Galata semtindeyim şimdi de. Yan yana ve üstüste binmiş gibi evlerle dolu. Her yerde insanların izleri var. Balkonlarda, evlerin girişlerinde. Burdakiler apartman değil ev olmuşlar. İçlerinde yaşayanlara aitler. Evlerin arasındaki her bir aralık tanımlı. Bu kentsel planlamayla falan tanımlanmamış, yaşayan insanlar tanımlamış.  Ya biri çamaşır ipi çekip çamaşır asmış, ya da biri iki sandalye atıp oturma yeri yapmış kendine. Katlar birbirinin üzerine binmiş, evler büyümüş, yükselmiş. Her şey eski. İnsanların camdan sarkıttıkları halılar bile. Yine sokaklarda az çocuk var, yine parklar yok. Ama kendilerine kendileri oyun alanları yaratmış.

Birine düzenli kentleşme diyorlar diğerine ise çarpık. Birine düzenli yaşam diyorlar, diğerini ise kaos diye tanımlıyorlar.

Evet Yıldız’dan nefret ediyor olmakla beraber, Galata’nın da eksikleri olduğunu düşünmüyor değilim. Ama Galata’da ki mekanlaşma hissini seviyorum. Aralıklarını, ağaçlarını seviyorum. İnsanların gerçek anlamda yaşıyor olmalarını, çevrelerini etkiliyor olmalarını seviyorum. Her şeye uyum gösterme kabiliyetini, ama bunu yaparken kendi alışkanlıklarından en az derecede ödün vermelerini seviyorum. Hiç beklenmedik yerde kapıların ortaya çıkmasını, bahçelerin olmasını seviyorum.

Bu hissi bir de Mardin’de hissetmiştim. Mekanın hissini. Sanki insanlar kendi elleriyle  bizzat kendileri yapmışlar gibiydi tüm bir kenti. Avluları, terasları, kapıları ve kapıların izin verdiği tüm aralıkları. Ve sizde dokunma hissi uyandırır. Ve baktığınız her yerde hikayeler yaşarsınız. Kentin duvarlarına sinen anıları çağırırsınız. Kentin yerleştiği dağ ile, iklimi ile, çevresi ile uyumu vardır. Güneşin doğduğu ve battığı yer ile uyumu vardır.

Oysa Yıldız’da apartman katının güneşi görmesi bile bir şanstır, biraz fazla para ödeyeerek elde ettiğiniz bir şansnokta.

Salıncak

Balancing-Barn-by-MVRDV-and-Mole-Architects
photographed-by-Edmund-Sumner

Koca bir yapıyı bir salıncak için inşa etmek gibi. 

Ölüm korkusuyla yaşama ile baş etmek..

20.5.11


Bende tuhaf psikolojik bir rahatsızlık var. Geceleri olur olmaz zamanlarda korkmaya başlıyorum. Korku hissi vardır ya, mesela yüksek bir yerden aşağıya bakınca aniden beliriverir, işte o hissin kendisi nedensiz yere içime işleyiveriyor. Ve ben korkunun bedene yaşattığı her şeyi: hızlı kalp çarpıntısı, beyinde oluşan baskı, terleme, vs yaşamaya başlıyorum.  Korkuyorum. Ama bir şeyden değil sadece korkuyorum.
Bunun için defalarca doktora gittim. En son gittiğim doktor panik atak deyip, beni mışıl mışıl uyutan ilaçlar verdi. Beni tedavi ettiklerini sanmıyorum bu ilaçların. Sadece geceyi atlatıyorum, korkusuz bir şekilde.

Acaba ölümden mi korkuyorum diye düşünüyorum.

İstanbul’a yerleştiğimden beri alışmak durumunda kaldığım bir korku bu. Çünkü bu kente yerleştiğimden beri vardığım kanaat şu ki: Tesadüfen yaşıyoruz.

Dün deprem oldu. Bu kentte büyük depremi bekleyerek yaşıyoruz hepimiz. Ve biliyoruz ki böyle bir deprem olursa bu çarpık kentte kürdan saplı temelleri olan evlerden geriye hiç bir şey kalmayacak. Yüzlerce kaza haberini eskiden sadece okurdum gazetelerden bugün ise görüyorum bu haberleri ve hatta yaşıyorum. Daha geçenlerde mağazamın önünde 3 kişi ağır yaralandı. Nedeni ise 5 kere kazılan yolun 2 aydır yapılamaması sonucu bir arabanın yoldan çıkıp 3 insanı ezmesi. Ve ben o yoldan hergün geçiyorum.  Dahası bende trafik kazasında ölmüş olan insan tanıyorum.
Konuştuğum her insanın evine hırsız girmiş olması, acaba bana ne zaman gelecekler diye beklemekten başka birşey düşündürtmüyor bana. Gelipte kapının kilidini kırmaya çalıştıkları , en sonunda başaramayıp, parçalanmış kilidi orada bırakıp gitmeleri uzak bir geçmişte değil üstelik. Peki ya sağlığımız. Her gün tanıdığım birisinin, bir yakınının kanser haberini almam nasıl bir olasılık. Kafasına tabela düşüp ölen kıza, ve bombaların patladığı yerede çok yakınım.

İstanbul’dan önceki yaşantıma bakıyorum. İtalya’dayım.  Beynimin derin sularında o günleri düşünüp ruh durumumu hatırlamaya çalışıyorum. Yalnızlık hissi basıyor önce, sonra devam ediyorum. Geceleri rahat uyuyorum. Evimdeyim, güvendeyim. Evet güvendeyim, korkmuyorum. Pencereden dışarı bakıp hayaller kuruyorum.
Sonra daha geriye gidiyorum. Ankara’dayım. Dünyanın dışındaymış gibi hissediyorum. Karmakarışık duygular var. Korkular var, ama tek korkum kendim, düşüncelerim, zihnim.

Bunları yazarken dışarıdan gelen ambulans sesiyle beraber bir anda buraya, bu zamana geri döndüm.
Hiç şüphem yok ki: tesadüfen yaşıyoruz. Ve ben güven duygusundan eksik yaşıyorum. Kendimi ülkemde yaşadığım kentte güvende hissetmiyorum.
Yaşlılığı için para biriktirdiğini söyleyen biri, bana bugüne kadar bunu hiç düşünmediğimi farkettirdi. Bırakın önlem almayı, aklımın ucundan bile yaşlanmak geçmedi. Bu kadar korkunun arasında sanırım korkmadığım tek şey yaşlılık. Keşke tek korkum yaşlanmak olsaydı da en azından yaşlanabileceğimi bilirdim. 

Yurdum insanının içindeki Banksy

19.5.11

Bende koyu bir Banksy hayranlığı var. Ara sıra aklıma geliyor oturup saatlerce yaptığı işlere bakıyorum. 
Street art, graffiti ve benzerleri benim çok anladığım, keyif aldiğim alanlar değil. Bugüne kadarda tek beğendiğim Banksy oldu. 
Bugün bir de internetten araştırdım street art nedir, dünyada ve türkiye de neler yapılıyor diye. Ben şahsen istanbul'da çok iyi örneklerle karşılaşmadım. Tamam bir öfke var, ve öfkeyle spreyin sağa sola saçılması durumu söz konusu ama bir işe dönüşebilmiş mi? Hayır. Dahası çoğunlukla yapan kişideki öfke kaynağını, ve neye karşı öfkeli olduğunu bile anlayamıyoruz. 
Neyse gelelim Banksy'e. 




Banksy nin tüm çalışmaları iyi bir tasarım gibi. Çizimlerindeki müthiş yalınlığın yanı sıra, çizimi yaptığı yer ile kurduğu güzel bir bağlantı var. Çoğunlukla dalga geçer halinin altında yatan, trajıkomik bir gerçeklik var. 
Duvarlar, panolar, afişler, ağaçlar, otoparklar, levhalar, arabalar onun gözünden çok başka görünüyor. Her gün defalarca gördüğümüz, ve varlıklarını kabullendiğimiz, ve unuttuğumuz yüzlerce şeyi, bir dokunuşla bize geri hatırlatıyor. 
İki gündür İstanbul'a Banksy nin gözünden bakmaya çalışıyorum. Yani acaba nereye ne yapardı diye.. 

Dün kaldırımın orta yerinde 90ların ilk bilgisayarı altında şöyle bir notla duruyordu -satılık çalışıyo-
Sonra ardından şişhane nin ordaki merdivenci gözüme takıldı. Her gün kocaman merdivenlerini kendi köşesine çıkarıp teşhir ediyor. Ve gerçekten görülmeye değer bir manzara çıkıyor ortaya. Sonra hurdacılar. Hurdacılar her seferinde farkında olmaksızın bir şeyler yaratıyorlar. Sadece kitap dolu olan, sadece tek bir sandalyesi olan, bir sürü bir sürü hurdacı. Diceğim şudur ki herkesin içinde küçük bir Banksy var. Buyrun altta 'yurdum insanı' adı altında yayınlanmış fotoğraflar. 






En alttaki fotoğraf aidatını ödemeyen ev sahibi başlığı altındaydı. 



Bu üstteki fotoğrafta Banksy'nin web sitesinden. Buna çok güldüm çünkü aynı şey bizimde başımıza geldi. Sevgilinin arabasına vurmayanin kalmadığını, ve daha başına ne gelebilir ki diye düşündüğümüz bir aralıkta arabaya ağaç düşmüştü. Şu sahneyle birebir aynıydı görüntü sadece o yazı eksikti bizimkinde..

Buyrunuz web sitesine:



konuş, hafıza


Bulutlarla ilgili bişeyler

11.5.11


Çok eskiden izlediğim bir filmindeki  9-10 yaşlarında bir erkek çocuğunun olduğu bir sahne geldi aklıma. Filmin ne ismini hatırlıyorum ne de konusunu, tek hatırladığım; bu ufak hayallerle dolanan çocuğun, insanlarca alay konusu olmuş bir bakışının olduğu..

Kopuk bir çocuktu. Saatlerce denizin kenarında oturup hiç kıpırdamadan, kafası hafif yana eğik, ağzı açık uzakları izliyordu. Sonra tabiki aileside dahil olmak üzere bütün arkadaşları çevresindeki herkes onunla dalga geçiyordu.  

Bugün aynı bakışın kendimde de olduğunu farkettim. Bazen yürüyorum, duruyorum ama tamamen kontrolümü kaybetmiş, bütün eklemlerim bir birinden ayrılmış gibi oluyor. Dali’nin tabloları gibi. Hani deniz kenarında duran bir kadın tablosu vardır, kadınla yer arasında bir mesafe vardır, ayakları yere değmez. Aynı şekilde denizde kumsala değmez, havada asılı durur. Az bir mesafe vardır herşeyin arasında, ama hiç bir şey birbirine dokunmaz.

Bazen yürüyorum ve sanki başım bedenimden kopukmuş gibi oluyor, aynı şekilde burnum ve parmaklarımda. Sanki bulutların üzerinde yürüyorum, hiç bir şey duymuyorum, görmüyorum –ta ki aniden bir direğe çarpana ya da biri beni dürtene kadar. Bir şeyler düşünüyorum, sonra o düşünce beni başka birine götürüyor, sonra o da başka birine, derken bayağı farkında olmadan uzaklaşıyorum. Sanıyorum çocukken benimlede dalga geçmelerinin en büyük nedenlerinden biri buydu.  Küçükken nereye giderdim ne kadar uzaklaşırdım bilmiyorum. Bugün bu vardı posta kutumda. Küçük yeğenimin yazmayı öğrenmesiyle onun gittiği yeri öğrenmiş oldum. Hele çocukken daha da uzaklaşıyormuş insan. 



PINA- Benim dansı anlamam-

10.5.11



Şu dünyada anlamayı çok istediğim iki şey var. Bunlardan biri matematik. 



Üç boyutlu uzayı sarmalayan iki boyutlu düzlemin, dördüncü boyut olan "zaman"la bağı üzerine devrim niteliğinde bir çalışma ortaya koyan Grigori Perelman' ı anlamayı çok isterdim örneğin. Poincare varsayamının ispatlaması haberi beni heyecanlandırabilseydi keşke. Okuyorum ama elimde okuduklarımı değerlendirebileceğim hiç bir verim yok. Sanki benim beynimdeki matematik odası boş ve o kapıyı aralayıp içeri dalmak benim sadece canımı sıkıyor. Oysa çok isterdim o kapının ardında matematikçilerin ki gibi büyülü bir dünya olmasını. 

İkincisi ise modern dans. İtiraf ediyorum ki bugüne kadar yaklaşımım 'bu insanlar ne yapıyorlar'dan öteye gidemedi. Çünkü gördüklerimde hep bir abartılmış ve sahte hisler vardı. Aynı kötü bir tiyatro oyunu izler gibi, ya da kötü kalıplaşmış bir şiir okur gibi. Yani herkes gibi sonbaharı hüzünlü bulup bu sahte hüzünü kullanmak gibi. 
Sonrasında da sevemedim modern dansı. 



 Dün ise modern dansa karşı olan bütün bakış açım alt üst oldu. Wim Wenders'ın çektiği  PINA ile. Fragman

Modern dansta kelimelerin, renklerin, formun, sesin yerini bu sefer beden ve hareketler alıyor.  Aynı güzel bir film içerisinde gizlenmiş hareketler gibi. Ama burdaki hareketler daha soyut ve daha kopuk. 

Duran bir sandalyenin önce altından sonra üstünden geçen kız geldi aklıma. Sonra tekrar altından ve üstünden geçerken başka biri sandalyeleri üstü üste koyarak bu süre zarfında sandalyelerden bir kule inşaa etti ve kız sandalyenin altından geçerken bu sefer bir adam da üstünden geçerek o sürece dahil oldu. 

Bazı sahneler ise sürreal bir tablo gibiydi. İçerisinde tek bir öğenin olduğu. Mesela toprak, kırmızı bir elbise ya da bir kaya, bir halat, su veya sandalye gibi. Bu tip sahneler beni çok heyecanlandırıyor. Çünkü herşeyin, her nesnenin ve elementin kendine has bir dili var. Ve sen onu sahneye koyduğunda onun konuşmasına izin verip onu anlamaya çalışıyorsun. Bir sandalyenin resmini yapan kişi onun söylediklerini anlamış ve senin de anlaman için sana bir not bırakmış gibi oluyor. Herkes başka bir şey duyabiliyor. Bu yüzden kimi alıp fotoğrafını çekiyor, kimi şiirini yazıyor.  Ve o not bazen yıllar öncesinden geliyor bazen de yüzyıllar. 
Dans sahnelerinde boşluğun ortasında beliriveren bu öğe ve hareketler çok fazla şey söylediler. 

Bir de tekrarları çok sevdim. Bu benim takıntılı bir şekilde sevdiğim bir olgu. Tekrar. Bir şeyin tekrar etme hali- sonra bu tekrarlarda tek bir öğenin değiştirilerek devam etme hali- değişkenlerin tekrarı bozmaması, ama hissine olan etkisi.
Aklıma kendi çektiğim çamaşır fotoğrafları geldi. Bir sene boyunca karşı komşumun asılı duran çamaşırlarını çekmiştim ve arka arkaya koyduğumda çok acayip bir şey çıktı karşıma. Işık değişiyordu, mevsimler değişiyordu, asılan çamaşırlar hep farklıydı, sıklığı değişiyordu ama adeta bir ritüel şeklini alan çamaşır yıkamanın kendisi değişmiyordu. Ama her baktığımda hissi değişiyordu. Video

Filmdeki sahnelerde de bazı hareketler sürekli tekrar ediyordu, aralıkları değişerek. Aynı hareketi tekrar tekrar izlemek o harekete karşı olan yargının değişmesine  ve tekrar sorgulamana neden oluyor. Ve bu hareketin olduğu sahneyi sana sunan kişi, müdahalede bulunup – hareketin sıklığını farklılaştırmak gibi- kendi düşüncesini işin içine kattığında, hareketin tekrarından dolayı yargılarını kaldıran bünyeyi bir tarafa çekiveriyor. Sanki tekrarlarla önce zihnini uyuşturuyor,  –hani bir kelimeyi tekrar tekrar söylediğinizde anlamını kaybeder ya-  önce anlamını kaybediyor hareketler sonra sen o anlam kattığın dünyadan kurtulunca işte o zaman sana bir şey söylüyor.

Bütün bunları düşünürken filmdeki oyunlardan herhangi birini izlesem bu kadar etkilenirmiydim yoksa beni etkileyen Wim Wenders ın baktığı yerden görüyor olmam mı ondan da emin değilim. Sonuçta sinemanın içinde güzel bir görsellikle sunulan herşeyi çok sevebiliyorum. Ben o sahneyi, önünde oturan izleyicilerin arkasından izledim. Ve o sahnedeki kız bir masaya kapanmış oturduğunda, yönetmenin hayalinde canlanan suyun üzerinde oturmuş halini görebildim.

.

Filmden çıkıp sevgiliyle evimize gidene kadar dansettik. O beni attı, tuttu. Ben onu ittim ve o bir anda düşerek kendini yere yapıştırdı. Sonra kalktı sonra tekrar ben ittim, o düştü, kalktı, ben ittim, o düşkalktı,ittimdüştükalktıittimdüştükalktıittim............

Salt Keşif.

8.5.11

Ne zaman yeni bir yere gitmeye kalksam, o yer hakkında olağanca şey öğrenmeye çalışırken-kitaplardan ve internetten-, olağanca şeyi de görmemeye çalışırım. Böylece kafamda hiç bir imgenin oluşmamasına çaba sarfederim. Okurken o yer hakkında kendi imgelerim oluşuverir. Ama hiç bir zaman kafamdakiler gerçeği ile örtüşmez. Böylece gördüğüm her şey yeni olur. Ben keşfetmiş olurum. 

Bugün hem keşfin, hem de biraz -ama az biraz- sanatın tadına vardım. Geçtiğimiz günlerin birinde her gün geçtiğim yoldan geçerken bir anda yolun sol tarafında bir boşluk oluşuvermişti. Bir sergi mekanının girişine benzetmekle beraber emin olamamıştım mekanın ne olduğundan. Bugün içeri daldığımda keşfettim bu yeri. 

Devasa boşlukları ,ve o güçlü sessizliği ile, yerin yer, kolonların kolon olduğu bir tapınak gibi var olan müzeleri özlemişim. Bugün içeri girdiğimde anladım. İnsanlar avrupa kentlerinden döndüklerinde  peynirini, şarabını, etini, meyvesini özlemle anlatır ya, ağzı sulanarak, gözleri ışıldıyarak. Hani en çok nesini özledin diye sorsan hep bir yemek olur cevabı. İşte öyle zamanlarda benim özlem duyduğum tek şey müze ve galeriler oluyor. Kendimi sanki mensup olduğum dinin gereklerini yerine getiremiyormuş gibi hissediyorum bu şehirde. Sanat karın doyurmuyor. Bir müzeye girip oturup, saatlerimi geçiremiyorum. Gördüklerim bana yetmiyor. Ve o mekanlarda bulunup, o havayı soluyarak bir şeyi görmenin yerini, bir dergiden bakmak ve ya internet dolduramıyor.  Boyut kayboluyor. 3. boyut. Ve o da his eksikliğine neden oluyor. 

Bugün oraya girmek yani Garanti Bankası na ait, -Han Tümertekin' in mimarlığını üstlendiği- SALT, beni oldukça mutlu etti diyebilirim. Öncelikle mekan muhteşem olmuş. Detayları, malzemeleri, renkleriyle böyle doya doya baktığınız bir yer olmuş. İçeride şu anda 2. ve 3. katta Hüseyin Bahri Alptekin in güzel bir sergisi var, ilk katta da farklı kişilere ait yerleştirmeler var.
Parantez içindeBu ilk kattaki çalışmalardan özellikle kuru ekmekleri çok sevmekle beraber yerinden ve sunum şeklinden hiç emin olamadım. Şöyleki: köşede arkasını dönmüş duran güvenlik görevlisi aniden kenara çekildiğinde sanki onun yiyipte arta kalmış ekmekleri cam kenarında duruyormuş gibi bir havadaydı. Oysa ki bu katta beni en çok etkileyen çalışma daha farklı sunulabilinirdi benceparantezi kapa

Mekanın en sevdiğim kısımlardan biri de Robinson Crusoe 389un olması. Görünce bayağı sevindim. Artık Tüneldekine o kadar çok girip çıkıyorum ki , yakında oraya soygun yapacağımı ya da ordaki çocuklardan birinden falan hoşlandığımı düşünecekler diye korkmaya başladığımı itiraf edeyim. Memlekette her şey yanlış anlaşılıyor ya o yüzden) Bu durumda artık zırt pırt burdakine de gidebilirim diye düşünüyorum.

Eve dönüpte tam şu anda internetten bakarken en üst katta da bir bahçesi olduğunu okudum. Ben o katta ofis yazısını gördüğüm için çıkmamıştım ama yukarıda bir de böyle bir mekan varmış.

Vee yakında Salt Galata'da açılıyormuş.

 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger