O gece ay çok yaklaşmış bize ama ben göremedim. Sis kaplamıştı her yeri. 
Sadece bir keresinde ay ı çok yakın gördüğümü hatırlıyorum bize. 
Hatta çamaşır asılı bir evin balkonuna öyle yakındı ki; 
ay ı kocaman gördüğüm o geceyi ne zaman düşünsem ay, 
üzerindeki ipte asılı duran çamaşırlarla beliriyor 
zihnimde. 


Kitapları renklerine göre ayırma fikrini sevdim. 
Ama sonra aradığımız kitabı nasıl buluruz onu bilemem. 
çok uzak olduğunu sandığın şeylerin yakın,
çok yakın olduğunu sandığın şeylerin uzak olması...



ölüm ve
sevgili gibi.

Alphan Manas ın blog yazısının üzerine - tiger mom sendromu diye tabir edilen şey

14.3.11

Bundan bir kaç ay önce mağazaya bir anne, 14,15 yaşlarında kızı ile birlikte gelmişti. Annesi daha konuşmasının ilk cümlesinde kızının piyanoyla ilgili bir birinciliğinden bahsedip, bir resital için ona kıyafet baktıklarını söyledi. Sonra kızından överek bahseden bu şahıs, kızını mağazada bulunduğu süre içerisinde defalarca tersleyip küçük düşürdü.  Kızının beğendiği hiç bir şeyi almak istemedi ve sürekli anlamsızca bir çok şeye kızdı. Kızın hiç sesi bile çıkmadı. Zaten çıkamıyordu, artık kısık sesle konuşmaya alışmış gibiydi. Eğik bir duruşu vardı, sanki kamburmuş gibi ve bu da saçlarının daha da öne düşmesine neden oluyor ve onu daha da görünmez yapıyordu. İşte bu baskıcı bir annenin ürünü. Sesi çıkmayan, eğri yürüyen, mümkün olduğunca görünmek istemeyen biri. Eğri yürüdüğü için hep önüne bakar, bu da kafasını kaldırıp ta gökyüzünü görmesini engeller. Bunu biliyorum çünkü bende öyleydim.
Benim ailemde baskıcıydı. Daha doğrusu babam. Anlaşılan o ki beni mükemmel yetiştirmek istiyordu. Ve benim haberim yoktu ama, ben daha küçükken benimle ilgili olan tüm planı yapmıştı o çoktan kafasında. Küçüklüğüme, çocukluğuma dair hatırladığım en net şey sürekli ders çalışmamdı. Hedef belliydi, iyi bir liseye girip iyi bir eğitim almalı ve böylece iyi bir üniversiteye girebilmeliydim. 10 yaşımda dersaneyle beraber özel derslerde almaya başladığımı hatırlıyorum. Hatta o zamana dair hatırladığım en net anı, babamın bir gün işten döndüğünde beni sokakta oynarken bulup herkesin ortasında bana bağırıp, ders çalışmak yerine orada oynadığım için bana kızmasıydı. Bir daha onu yaşamak istemediğim için hep çalıştım. Evet ben sürekli çalıştım, zaten internet, spor, televizyon gibi şeyler olmadığından hayatımızda çok ta yapacak birşey kalmıyordu geriye. Bir de gitarım vardı. Annemin sayesinde hayatıma giren gitarımıda ders çalışmak uğruna bırakmıştım. Hele bir sınavı geç tekrar başlarsın cümlesi aslında bana söylenen kocaman bir yalandı. 
Bu kadar çalışmanın sonrasında gördüğüm şu oldu ki, her insanın bir kapasitesi var. Matematiği, fiziki, kimyayı anlama kapasitesi. Yemek yemek, tuvalete gitmek, uyumak, ve yollarda geçen her anın dışında ders çalışıpta sınavdan yüksek bir puan alamadıysam ben bunu kapasitenin dışında başka bir şeye yoramam. Ve ben o zaman için 'kapasitesi düşük olanların kazandığı' Gazi ye girdim. Gazi Mimarlık a. İtiraf ediyorum ki benim dışımda herkes mutsuz olmuştu. Ben mutluydum çünkü bir sanat dalına böyle bir sistemin içinde dahil olabilmiştim. Sanata, mimarlığa dair hiç bir şey bilmiyordum ama içimde beni çağıran o çok çok kısık sesi duyabiliyordum. 
Mimarlık eğitimi disiplin demek aynı zamanda da disiplinsizlik. Baskı demek ve aynı zamanda başkaldırı. Ben bu eğitimi aldığım, zar zorda olsa bitirdiğim için mutluyum. Bu bir tarafa. Ama ben okurken, üzerimdeki baskıları taşıyamadığım ve çok büyük psikolojik rahatsızlıkların içinde uzunca vakit geçirdiğim bir ömürmüş gibi süren zamanı hatırlıyorum. 
Bu eğitim ve bu baskı bana hiç bir şey katmadı. Bu kadar matematik, fizik okumama rağmen beynimde hiç bir şey kalmadığı gibi mimarlıkta yapmıyorum. Benim yeniden doğuşum benim tüm bunları kafamdan sildiğimde başladı. 

Alphan Manas ın blogundaki son yazıyı okurkende tüylerim diken diken oldu. Ağırlaştım bir anda.
link Bunda doğru olmayan bir şeyler var. Hele tüm yazılarını zevkle okuduğum Alphan Manas ın baskıya %85 oranındaki katılımını okuduğumda onu da tek kişi kalmış bir canavar olarak beynimde hemen başka bir yere kaydırıverdim. Çünkü ben bu konuya çok takığım, çok canımı sıkıyor. Çocukların yetiştirilmesinde, ailelerin, öğretmenlerin onlara olan davranışlarında birşeyleri çok ters buluyorum. Ve bu durum canımı acıtıyor. Yeğenlerimin gittiği okul canımı sıkıyor, öğretmenleri, annesinin ona davranışı canımı sıkıyor. Orada sorgulamayan, soru sormaya çekinen insanlar yetişiyor. Onların o küçük beyinlerindeki koskocaman dünyaları el birliği ile yok ediliyor. Ailelerin saçma sapan düşüncelerinin, dengesizliklerinin kurbanı oluyorlar. 

Kendileri için, evet evet bir de kendi egoları kendi zevkleri için çocuk yapıp onlarıda olmasını istedikleri insan gibi yetiştiriyorlar. Yetiştirmeye çalışıyorlar. Bunu biliyorum çünkü psikiyatristim bile böyle söyledi bana. E senin çocukların öyle olmaz işte dedi. Yani beni geçti, bana zaten olan olmuş en azından çocuklarım öyle olmayacak ve ben de mutlu olucam öyle mi? 

Ben bu dünyaya, bu okullarda okuyacak, bu evlerde yaşayacak, acı çekecek bir çocuk dünyaya getirmek istemiyorum.  Sırf kendi hislerimi, bastırmak için bir çocuk yapma fikri çok egoistçe. Zaten dünyada onlarca çocuk kendini bilmezler tarafından doğmuş ve sağa sola atılmış duruyor. Hala açlıktan ölen çocuklar var yaşadığımız bu çağda. Eğer öyleyse, eğer bir gün kendime yetebildiğim, kendime bakabildiğim bir zaman gelirse o zaman bir evlat edinirim. Ne bilim matematikte iyi olsun, günde üç saat keman çalışsın, benim yapamadığımı o yapsın diye baskı uygulamak için bir çocuk yapmaya gerek yok. Hiç gerek yok, zaten yeterince problemli insan var. NOKTA.





Tam olarak ne zaman hayatıma girdi bu durum bilmiyorum. Sahiplenme duyularımı yitirmem. Bana ait olan şeyleri aitken sevip, ait olmadıklarında bırakmam onları, özlememem. 
Eskiden böyle değildi. Her eşyamın, her şeyimin ruhu vardı ve onlar benimle her yere giderdi. Kaldıkları yerde de kontrolüm altındaydı. İtiraf ediyorum ki bu yorucuydu. Çünkü bir şeylerin yer değiştirmesi bile yeterdi alt üst olmama.
Sanki uçmak isteyen onlarca balonu bileğime bağlamışım gibiydi. Ve tabi ki günler geçtikçe balonlar arttı ve ben onları bileğimin yanı sıra parmaklarıma, dirseklerime, ayak bileklerime ve ayak parmaklarıma, kollarıma bacaklarıma bağlamaya başladım. Tahmin edersiniz ki bir süre sonra yürümem bile zorlaştı. Balonlar, ipler birbirlerine dolandı. 
İşte ben onları bir gün çözdüm, tüm balonları. Artık hiç bir şeyi kendime ait yapmıyorum. 
Bunda bir miktar sevgilinin de payı olduğunu düşünüyorum. Onun hiç bir şeyi yoktur kendine ait. Ona ait olan şey herkese aittir ya da ait olabilir, her an. Eğer üstündeki ceketi severse bir kişi, o ceket onun olabilir. .  Dahası bunun farkına varan çevresindeki insanlar artık ona ceketi sevdiğini bile söylemeden alabilirler. Ve eğer sevgili o ceketi bulamazsa giymek istediğinde olsun der ve başka bir ceket giyer. Eğer gün gelirde hiç ceketi kalmazsa, ceket giymez. 

O seçtiği şeyden, yaşadığı şekilden habersiz. Çünkü diğerini hiç bilmiyor. Ben bazen ona anlatmaya çalışıyorum. -bak- diyorum. Bu senin ceketin. Sana ait. Ben bunu senin üzerinde seviyorum. Çünkü senin kokun siniyor. O başkasının olursa, ben o ceketi giymiş seni özleyeceğim. - Ama fayda etmiyor. Tamam diyor her seferinde kafasını sallıyor ama bir gün belki iki gün sonra ben o ceketi başkasının üzerinde görüyorum. Ona anlatmanın fayda etmediğini farkettiğimde , çevresindeki insanları uyarmaya başladığımı hatırlıyorum. 
Ama yemin ederim ki sevgili beni anlamadı. Ben ise onu anlamıştım ama şimdi onu hissetmeye başladım. Ama- hiç bir zaman onun gibi olamayacağıma eminim.  
Bir gün tüm kıyafetlerimi verdim. Zaten onları içine alacak bir dolabım yoktu. Ve artık gerçekten eşyalarımın artması beni ürkütüyor. Daha çok eşya demek, daha çok eşyaya ihtiyacın olması demek ve daha çok eşyaya sahip olmak demek.
3 sene önce istanbul a ilk geldiğimde sadece küçük bir bavulum ve iki kitabım vardı. Şimdi sahip olduğum şeylerin listesini yapmam imkansız gibi. Ama şimdi sahip olduğum herşeyi, balonlar gibi iplerini çözüp bırakabilirim, ara ara bırakıyorum. Ve üzülmüyorum. Tam tersi kendimi hafiflemiş hissediyorum. 

Inflatable CristalBubble Hotel, Mont Blanc

Balonlara olan sempatim nerden kaynaklanıyor bilemiyorum. Ben de milyonlarca çağrışıma neden oluyor. Küçükken dünyayı, çizgi filmlerden etkilenerek sanıyorum- balonla aşılabildiğini düşünürdüm. Bir balondaydı kurtuluş. 

Sonra uçan balonlar vardı. Onu baloncudan satın alırdık ve sıkı tutmazsak uçardı o. Ben bazen bilerek bırakırdım. Gökyüzünde küçük bir nokta olana kadar seyrederdim ama sonra nereye giderdi? Uzaklara. Hiç bitmeyecek bir yolculuğa çıkar gibi, benim çok çok büyüyünce görebileceğim yerlere giderdi. Onun yolculuğu bana hayaller kurdurturdu. 
Sonra balonlarım hep uçtuğu için bana balon almayı bırakmışlardı. Oysa bana balon değil de hayal satın aldıklarını hiç bir zaman anlamadılar. Ama önemli değildi. Ben hep gökyüzünde sahiplerinden kurtulan balonlar gördüm ve hep onları izledim, küçük bir nokta olana dek. 

.


Moon





Moon by Tokujin Yoshioka for Moroso 

Sandalyeler


Massproductions a ait sandalye tasarımları. 
 Stockholm Mobilya Fuarı nda teşhir edilmiş. 

Çok beğendim. 
Koyduğunuz şeyle, koymadığınız bir şeyi tasarlamak. 
 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger