Tasarım ve Din

18.2.11

Dinin hayatıma girmesi çocukluğumu geçirdiğim semtteki imamın, bakkalın kapısının önündeki sütleri çalışına şahit olmamla başladı. 
Sonra din ile ilgili olarak hatırladığım; zil çaldığı halde yerime oturmadığım için kafama kitapla vuran din hocasıydı. Ve tabii ki ezberlemeye çalıştığım bir sürü duayı hatırlıyorum. O arapça kelimeleri, kolay hatırlayabileceğim türkçe kelimelerle eşleştirip -meyve isimleri, sebze isimleri gibi- kafamda tutmaya çalışırdım. 
Annem ara sıra oruç tutar ve namaz kılardı, bunu sadece din açısından önemli sayılan günlerde yapardı. Normal yaşantımda dinle ilgili bir şey olduğunu hatırlamıyorum.  
Dedem öldüğünde din ile yine karşı karşıya geldik. Cenazesinde anneme insanların ne mırıldandıklarını sorduğumda, dua okuduklarını, okulda öğrendiğim herhangi bir duayı içimden okuyabileceğimi söyledi. Ama hiç birini okuyamadım. Aklımı me kadar zorlasamda hiç bir meyve ve sebze ismi bir şey çağrıştırmıyordu. Patlıcan dediğimde zihnimin orta yerinde patlıcan öylece duruyordu. Beni o arapça keilmelerin içine sürüklemiyordu. Ayrıca sürüklese ne olucaktı onu da bilmiyordum. Büyük bir anlamsızlık ve bir gözyaşı seliyle karşı karşıya kaldığımı hatırlıyorum. 
Din hiç bir şeyin cevabının hiç kimsede olmadığı bir şeydir. Soru sorarak cevaplara ulaşamazsınız. Çünkü cevaplar yoktur, ama herkes var  olmadığı büyük bir sırmış gibi saklar. İşte aynı dine mensup insanlar bu sırrı paylaşır. Olmayan cevabın bilinmezlik sırrını. 
Dinde sorgulama yoktur.  Bir dini kabul etmek demek zaten sorgulamayacağının sözünü vermek demektir. Bu sözü verirsin, bu sırra ortak olursun ve bir dinin olur. 
İşte tamda bu yüzden din bilimle ve sanatla çakışır. Çünkü bilim ve sanat sorgulamayla başlar. Yani din i din yapan şeyin ana unsurunu bozarak. Bu yüzyıllar boyunca böyle olmuştur. Ve olacaktır. Çünkü iki şeyin özü birbirine çok zıddır. 

Ben bir tasarımcının da bir dine ait olamayacağını düşünüyorum. Tasarım da sorgulamak demek, arayış demek. Hiç bitmeyen bir arayış ve ilerleme isteği. Oysa din durmak demek. Olduğun yerde durmak, emin olmak demek. Doğruları yanlışları öğrenmek ve buna göre hareket etmen demek. Neye göre doğru neye göre yanlış dediğin an, tasarımın dünyasına adım atabilirsin ve bu dünyaya adım atmak için o çok keskin olan dünyadan kopman gerekir. Yoksa asla ve asla geçemezsin diğer tarafa. Din yere sağlam basmaktır, tasarım ise uçmak, ya da uçmaya çalışmak, zıplamak; bulabildiğin her yolla yer'den uzaklaşmak. Balon, uçak, düş, vs vs vs
***

İş için görüşmeye gelen ,tasarımcı olmaya çalışan kız,  daha işe başlarken iş saatine denk gelen dini toplantıları için izin istediğinde işte bu yüzden hoşuma gitmedi. 


Tren yolculukları

17.2.11


Trenleri büyülü yapan bir hissi vardır. Eminim ki bilmediğim bir dilde karşılığı olan, bilmediğim bir kelime vardır bu hissi anlatan. Bir kitap okumuş gibi olursunuz bir tren yolculuğunun ardından, ya da kurduğunuz hayaller bir kitap gibi kurulur zihninizde. Bir kente doğru yol alırken aynı anda, kendi içinizde yol alırsınız. Kendi derinliğinize doğru. Yola çıkma kararı verdiğiniz anda, kendinizi teslim etmiş olursunuz verdiğiniz karara. Ve sorgulamalar biter, yolculuk başlar.  

Yolları aşmanın nasıl bir şey olduğu bir tren yolculuğuyla anlaşılır. Aslında zor olmadığını anlarsınız. Sonuçta verdiğiniz tek bir karardır: yola çıkma kararı. Sonrasında ise beklemek ve izlemek kalır size. Ama belki de izlemektir zor olan. Sonuçta koca bir dünya yanınızdan akıp gider. 

Bir anda farkedersiniz; o ana kadar hayatınızdaki herşeyi saymış olduğunuzu, ve herşeyin sayılı olduğunu. Ama trenle yol alınca anlarsınız gerçeği, o sayamadığınız dünyayla karşılaşınca. Ağaçlar, otlar, yol kenarındaki küçük çalılıklar. Gökyüzü ve uzaktaki ağaçlar. Hepsi çoktur ve hepsi sizindir. Rahatlama hissi duyarsınız ve belki de bunu özgürlük hissiyle karıştırabilirsiniz. Özgürlük ise siz onları kucakladığınızda başlar. 



''......vagon manzarasınında karışık bir hareket sistemi içine girdiğini görürdüm; gündüz vaktinin ayı inatla, yemek tabağımla başa baş ilerler, uzaktaki otlaklar yelpaze gibi açılır, yakındaki ağaçlar demiryolunu görünmez salınımlarla süpürür, paralel bir demiryolu aniden bizimkine bağlanarak intihar eder, kenarda titreşen otlar yükselir, yükselirdi.....''                       konuş hafiza kitabı s.142, vladamir nabokov

Kadın ve saçı

12.2.11


Bir kadının kendi saçını kesmesi bu dünya üzerindeki en tuhaf hislerden biri. Eğer bir film çekseydim, kadınım, hikayesini anlattığım kadınım, kendi saçlarını keserdi.



Bir film

5.2.11





The King's Speech

İki gündür bu filmi izliyorum. Kareler o kadar çarpıcı ki, aynı sahneleri tekrar tekrar izledim. Renkler, mekanlar, açılar, ışık gerçekten muhteşem. Bunların arasında hikayeyi bile kaçırdım diyebilirim. 
Sahnedeki herşey çok büyük bir özenle çok acayip bir mekan duygusuyla yerleştirilmiş. Müthiş detaylarla dolu ama bir o kadar basit herşey. 

Bir sahneden tavandan sarkan uçak maketi detayına bayıldım. 

Bir de o dönemin tasarım ve mimari anlayışı benim en sevdiğim dönem olabilir.
Sandalyenin sadece bir sandalye, masanın bir masa, süsün bir süs olduğu dönem. Yani herşey o kadar yalın, ve doğal. Sanki malzemenin doğasının formuyla en güzel buluşmasının yaşandığı dönem. 
Şimdilerde malzeme çok şey olmaya çalışıyor. Kendi gibi olamıyor. Bir şeyler hep bir şeylere benzetilmeye çalışılıyor. Eski yapılarda yerdeki ahşabın, ahşap görünümlü plastiklerle kapatıldığı bir dönemdeyiz; her yüzeye sıva çekilen, 'modern' kelimesine sığınıp her yeri beyaza boyayan bir dönem. 
Pimapen dünyadaki en çirkin şey değilmi? Ya da şu kullandığımız kaloriferler mi daha çirkin bilemiyorum. Işık açma kapama düğmelerinden, kablolara kadar, buzdolabından, arabalara herşey gitgide daha da çirkinleşiyor. Duyular, çatallar, tenis raketleri, fotoğraf makinları, bavullar, kapılar, anahtarlar, kitap kapakları, kalemler, mutfak dolapları, tencereler, çerçeveler vs vs vs vs 
 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger