Tree of Codes by Jonathan Safran Foer

23.11.10


Tree of Codes by Jonathan Safran Foer, originally uploaded by Visual Editions.




Kitabı okumak için sabırsızlanıyorum. 
Amazon'dan hayatımın ilk kitap siparişini vermiş oldum böylece.
böyle bir şey

Bosna Hersek / Acaba en sonunda...?

22.11.10


-Acaba en sonunda intihar mı edicez?

Bosna-Hersek in, yeşil nehrinin, arkasında uzanan kapkara dağlarının, mermi izleri olan binalarının, mezarlıklarının önündeki, cama yansıyan yansımamı izlerken sevgiliye dönüp bu soruyu sordum.  
–acaba?

Dudağını bilemiyorum dermişçesine kıvırdı.


Mostara varmak için Dubrovnikten bir otobüse binip 4 saat yol aldık. Ne görüceğimden habersiz başlayan bir yolculuktu bu, oraya gideceğimi bilmediğim için de tek bir kelime yazı okumamıştım bu şehir hakkında. Denizdeki adaları izlerken hayaller bile kurmadım. Sadece çok güzel bir adanın yanından geçerken düşlere daldığımı hatırlıyorum. Ya da gördüğüm bir düştü, emin değilim. Defterime sarı, lacivert, gri karışımı yazmışım. Üzerinde de sanki bir toz bulutu vardı. Güneş ışığıyla iyice parlamış ve adayı tarif edemediğim bir hale sokmuştu. Denize yansıyan rengi çok keskin bir şekilde denizin parlak mavisinden ayrılıyordu. Sonra bir daha ona benzeyen bir düş yada gerçeklikle karşılaşmadım.

Başka, hiç düşünmediğim bir gerçeklikle karşılaştım. Defterime katliam yazabilmişim sadece hakkında.

Mostar. Kente bir tur rehberi ile gidiyoruz. Güzel bir Türkçeyle konuşan bosnak bir adam bu. Şehre girmeden bize Bosna hersek i, mostarı ve savaşı anlatıyor. Bunları anlattıktan sonra bize kentteki savaş yaralarını görüceğimizi söylüyor. Ve ben anca kente girince bahsettiği yaraların soyut bir tasvir değilde somut bir gerçeklik olduğunu anlıyorum. Binalar yaralanmış, insanlar yaralanmış, yollar yaralanmış, köprü yaralanmış. Ve iyileşmemiş yaralar. Binalar delik deşik. Bir mimar gözüyle bazı binaların yüzeyindekiler bir alçı sıvaya bakar dediğiniz delikler öylece hüzünlü bir şekilde duruyor. Sadece yaraların acısı dinmiş, ya da artık hissetmiyorlarmış gibi. Elimi mermi deliklerinde gezdiriyorum. İçim acıyor. Aslında binalar ölmüş ve cesetleri bizim gördüklerimiz. Bu yüzden acısı yok.


Kentin küçük binalarının arasından, nehrin iki ucunu birbirine bağlayan köprünün üzerinden geçiyoruz. Tur rehberimizden bu köprünün Osmanlı döneminde Mimar Sinan’ın öğrencisi Mimar Hayruddin tarafından 1566 yılında yapıldığını öğreniyorum. Ve bu köprü tamamlandıktan sonra mimar 2 sene kayıplara karışmış. Nedeni ise eğer köprü olurda yıkılırsa cezası mimarın kellesinin uçurulmasıymış. Mimarda iki sene sonunda köprü yıkılmayınca geri dönebilmiş Mostara. Bu bilginin hemen arkasından köprünün bir ayağında oynatılan videoya bakakalıyorum. Savaşta köprünün nasıl yıkmak için ardı ardına ateş edildiğini gösteren savaşı anlatan bir belgesel. Ve onlarca ateşten sonra yüzyıllardan ayakta kalan köprü yerle bir oluyor. İşte insan olmaktan utandığın an, dünyaya lanet ettiğin an. Gözlerim doluyor. Öyleki netlik bozuluyor.  
-Şu anda duran köprü, orjinaline uygun bir şekilde yapılan bir kopyası- 

Nehrin kenarlarında yer alan küçük mekanları, açıklıkları geziyoruz. Kafamı kaldırdığımda camilerin minarelerinin yanlarında haçlar ve yanlarında bina kalıntılarını görüyorum. Her nefes alışımda daha da mutsuz oluyorum.

İnsanlar ise fotoğraf çekiliyor hiç durmadan. Her yerde. Beraber kenti gezdiğim insanlar bir köprünün üstünde hep beraber fotoğraf çektirmek istediklerinde sevgili beni kolumdan çekip gülümse diyor. Ben ise gülemeyecek halde olduğum için kafamı arkaya çeviriyorum. Ve o anda işte çatının üzerinde oturan bu adamı görüyorum.

 

Hikaye gibi. 

Herkes kameraya bakıyor, ben adamı bakıyorum, adamda kendi dünyasına bakıyor. Çekilen kare böyle bir şeydi. Ama fotoğrafı çeken kişinin farkedeceğini bile zannetmiyorum. Bu kareyide sevgilim çekmiş. Ben dalmıştım dinlerken bu çatının üzerinde oturan adamın hikayesini. 



Bize savaşı, ülkesini anlatan tur rehberimizin Hırvatistandan bahsederken sesindeki nefret tonu çok ilgimi çekti. Ve hiç hoşlanmadım aslında. Sonuçta daha yeni Hırvatistan dan gelmiştim ve o köprüyü yıkan hiç bir hırvata rastlamadım. Bir türk olarak orda türkleri ya da osmanlıları temsil etmediğim gibi. Sonra bize yapıştırılan isimlerin işte tamda bu yüzden olduğunu farkettim. Bizi ayırmak, bizi nefretle doldurmak, ve böylece olan biten için birilerini suçlamak. Sonuçta daha ilkokulda öğrenmiyormuyuz bu vatan için kanımızı akıtmamız gerektiğini, yunanlıları denize döktüğümüzü. Aslında o tarih kitaplarında bile anlatımın ne kadar aptalca olduğunu farkettim. Yunanlılar, Almanlar, İngilizler. Ben şahsen 1.Dünya savaşında savaşan hiç bir ingilizle karşılaşmadım, hiç birini suçlamak istemiyorum. O zaman neden bu benim tarih kitabımda bu şekilde yazıyor. Ve bunu bana neden benimsetiyorlar? Daha iyi yönetebilmek için. Sonuçta Mostar a giden otobüste bile 13 kişiydik ama fikir birliğine varamıyorduk, ki bir toplum nasıl hemfikir olsun.


Öğle yemeği için oturduğumuz kuzucuda tur rehberimize türkçeyi nasıl öğrendiğini sordum. Bana 6 sene 
Kocaelide kaldığını söyledi. Savaş sırasında o ve ailesinin esir düştüğünü ve babasının bir arkadaşının onları Türkiye’ye ye kaçırdığını ve ancak savaş bittikten sonra geri döndüğünü anlattı. O sırada su almak için nehre inen insanların nasıl öldüğünden bahsetti. Adam Hırvatlardan nefret ediyor. Söylemeye dilim varmıyor ama nefret etmesi normal. Bu yaşam şekliyle, bu bize öğretilen şekliyle normal.

Saraybosna'ya doğru yol alırken üzeri yağmur bulutları ile kaplı bir köyden geçiyoruz ve tur rehberimiz bize bu köyün Hırvat köyü olduğunu, Hırvat hükümetinin burdaki nüfusu arttırmak için bu evleri yaptırdığını ve hırvatları buraya yerleştirdiklerini anlatıyor. O sırada bir evin balkonunda çamaşır asmakta olan bir kadın görüyorum. Çok merak ediyorum. Acaba bu yaşlı kadının sırf hırvat nüfusunu artırmak için bu evde olduğundan haberi var mı? Ya da bunu umursar mı? Umursuyorsa acaba kendini kullanılmış mı hissediyor yoksa vatan için bir hizmette bulunmanın gururunu mu yaşıyor. Belki de tek derdi asmakta olan çamaşırın yağmur başlamadan kurumasınokta.

Podgorica / Ben nasıl iki saat uçak yolcuğu yapıp Hırvatistana varacağımı sanırken, gecenin 4ünde Podgorica diye bir yerin ormanının orta yerinde kendimi işerken buldum?



Pazar sabahı yolculuk Dubrovnik'e. Ben, sevgili ve bir orkestrayla beraber sabah 9’da Atatürk Havalimanındayız. Bu orkestra bir şarkıcıya ait. Dubrovnik'e gitme nedenimizde sevgilinin, sahne alacak olan bu şarkıcının saçlarına dokunacak olması. Bende sevgilinin sevgilisi olduğum için ekipteyim. –ballı, zurnanın son deliği, gibi isimler takılabilinir bu noktada-   Çalgıcılar ve çalgılarından oluşan kalabalık bir ekip bu. Aktarmalı olarak Podgorica'ya uçulacak oradan da otobüsle Dubrovnik'e geçilecek.


Ama biz, ben ve sevgili, bu güzel planın içerisinde yer alamıyoruz. Çünkü uçakta bize yer kalmıyor. Ben ve sevgiliye. Evet biletlerimiz olduğu ve check-in yaptırdığımız halde öylece kalıveriyoruz ortada.

Bunun sebebi ise türk hava yollarının fazladan sattığı biletler. Bu yüzden hergün ortama 50 kişi uçağa binemiyormuş ve bizde o gün onlardan biriyiz. Diğer 48 kişiyi –ben kokpitte de uçarım yeterki uçağa bineyim diyen yakarışlardan, ve nefret dolu bakışlardan tanıyoruz.  


Bu andan itibaren uçağa binemeyenler olarak bizim adımız 'gönüllü olarak inen' yolculara dönüyor! Böylece bizim bitmez tükenmez çilemizde başlamış oluyor. 


Aslında başta fazla kafamıza takmıyoruz durumu çünkü bir sonraki uçağa binip gideceğimizi düşünüyoruz, tek yapmamız gereken yeni bir bilet almak. Türk hava yollarının ofisine gittiğimizde içeri adım bile atamıyoruz. İçerisi bizim gibi uçamayan bir sürü insanla dolu. Bağrışlar, çağrışlar, ve kavgalar arasında, biz ilk bir saat sesimizi bile duyuramıyoruz. En sonunda bir çalışanı yakalayıp ona durumu aktarıyoruz ve Dubrovnike bilet istiyoruz. Kız ortalama bir saat sonra geri dönüp pardon siz nereye uçmak istiyordunuz diye tekrar sorduğunda biz zaten uçan bir uçağıda kaçırmış oluyoruz. Ardından Dubrovnike uçmayıp, Podgoricadan geçmeyi düşünüp Podgorica ya bilet istiyoruz. Ama bizim bile bir türlü ezberleyemediğimiz Podgorica adını kimse aklında tutamıyor. Dolayısıyla  sürekli ben kendimi bu adı birilerine hecelerken buluyorum. En sonunda Jat havayollarından akşamüstü saat 6da olan Belgrad aktarmalı bir uçak bulunuyor. Ve bize bilet almamız için bir a4 ebatında bir form dolduruyorlar. Bir de olup biteni örtbas etmek için 200 euroluk çek veriyorlar. (nakit istersen 100 euro olan bir çek, türk hava yollarından bilet almak istersen 200 euro değerinde)

Bütün bunlar ortalama 5 saat sürüyor. Tam acıkmış ve birşeyler yemek için oturmuşken başka bir haberle yerimizden fırlıyoruz. Bizim bagajlarımızın uçtuğunu ve orkestraya ait çalgıların bir kısmının–ki biz bunlara zurnalar ismini taktık- uçmadığını öğreniyoruz. Sonra iki saat kadar zurnaları bulup uçağa aktarmak için uğraşıyoruz. Bu arada Jat havayolları bize Belgrad a kadar check-in yaptırıp Belgrad’da tekrar Podgorica için bilet alıp check-in yaptırmamız gerektiğini söylüyor.

Belgrad uçağına biniyoruz. Fakat o saate kadar hiç oturmamışız ve açlıktan ölüyoruz. Tabi ki Jat havayollarının verdiği kokulu mendille karnımızı doyuramıyoruz. Biraz uyuklayıp Belgrad’a varıp pasaport kuyruğuna giriyoruz. Giriş yapıp zurnaları almamız gerekiyor ve yeni bir bilet. Fakat geçemiyoruz. Çünkü vizemiz yok. O an onlara havaalanındakilerin bana söylediği gibi vizeye ihtiyacımız olmadığını Türk olduğumuzu söylüyorum.  Kadın ise türkiye ile sırbistan arasında bir anlaşma imzalandığını ama henüz resmileşmediğini ve vizesiz giriş yapamayacağımızı söylüyor. Ve biz oracıkta yine kalakalıyoruz.

Sonra havayollarına ait başka bir desk bulup ordan işimizi halletmeye çalışıyoruz. Desk teki bu kadın, türk hava yollarının bize verdiği a4lerle bilet veremeyeceğini, bizim bilet satın almamız gerektiğini söylüyor. Türk hava yollarıyla yapılan uzun konuşmalardan sonra kadın söylene söylene bileti kesiyor ama o da ne zurnalar kayıp. Uçağın kalkmasına iki saat kadar vakit olduğu için deskteki kadın bizim bagajlarımızı arayacağını ve bize haber vereceğini söylüyor. Tabi bunları böyle kibar söylemiyor. 50 yaşlarındaki agresif bu kadın basbayağı bize lise öğretmeni edasıyla bağırıyor. Bu arada biz türk hava yollarını arayıp derdimizi anlatmaya çalışıyoruz ama nafile. Tam bir gerizekalı muamelesi görüyoruz. Sabah yaşanan herşey unutulmuş, bizi gönüllüler diye çağırıp oradan oraya koşturan insanlar gitmiş yerlerine olaylardan habersiz ve haberi olmak istemeyen insanlar gelmiş ve bizi dinlemek bile istemiyorlar. Belgrad havaalanında açlıktan ölmek üzere olduğumuz halde yiyecek birşey bulamadığımızı ve duty freeden aldığımız 30 euroluk çikolatalarla karnımızı doyurmaya çalıştığımızı hemen geçiyorum. 

Bu olanların üzerine tek güzel haber Podgorica uçağına tam binecekken deskteki kadının bize zurnaları bulduğunu ve bizim bineceğimiz uçağa aktaracağını söylemesi oluyor.

Ve hala gün bitmiyor. Podgorica’da pasaport kontrolünde takılıyoruz. İnsanlar burdan kaçtıkları için genelde, bayağı ciddi bir sorgulamaya giriyoruz. Tabi ki vizemiz de yok. Çünkü o ana kadar Karadağ diye adlandırılan bu ülkeye giriş yapacağımdan bile habersizim. Nasıl vizem olsun? Ben sakinlikle olayları anlatmaya çalışıyorum. Bu arada kaçakçı olduklarını düşündüğüm ‘zibidi’ marka kot pantalonlu başka türklerde alıkonulmuş durumda. Ortalama yarım saat sonra bize geçebilirsiniz diyorlar. Benden bir oh sesi çıkıyor ve gidip zurnalarımızı alıyoruz. Zurnaları büyüklüklerinden tanıyoruz.  Kocaman benim boyumda bir bagaj, bir kare bagaj, ve ne olduğunu anlamadığım iki bagaj daha. Saat gece2. Ve tam bunları bir tekerlekliye yığmış kapıdan geçecekken, bize bu enstrümanların dokümanı soruluyor. Bir saat bir ekibin parçası olduğumuzu bagajların karıştığını anlatmaya çalışıyoruz. Tabi yanımızda başka bir insan olmadığı için –ne ekibi- diye melül melül bakıyorlar bize. O anki kılık kıyafetimizi, saçımızı başımızı düşünürsek deli olduğumuzu bile sanmış olabilirler. Sonra ben telefonla şarkıcının menejere ulaşıp durumu aktarıyorum, o da oraya faks gönderelim diyor, ama podgorica polisi –no faks diyor, email atalım diyoruz –no email diyor. Sonra menejer bize bırakın zurnaları gelin diyor. Biz de zurnaları arkamızda bırakıp giderken, bunları burda bırakmayın alın gidin diyorlar, ne haliniz varsa görün dermişcesine bize kapıdan geçmemiz için izin veriyorlar. Podgorica dan menejerin bize gönderdiği araca bindiğimizde hız sınırının 50 olduğunu ve ortalama 4 saat kadar daha yolumuz olduğunu öğreniyorum. Bütün iplerin koptuğu yer ise iki saat sonra feribota binmek için durduğumuz bir dağın başı oluyor. Çünkü ben deli gibi üşüyorum ve çişimi tutmakta zorlanıyorum. Saat gece 4. Her yer kapalı. Tek bir tercihim var orman. Çenem çarpa çarpa sevgili beni ormana götürüyor. Ama biraz ilerimde adamlar olduğu için yapmak istemiyorum. Direniyorum. Sonra sevgili omuzlarımdan beni bastırıp ormana işettiriyor. O sırada tek bir damla gözyaşı dökmüş olabilirim. Arabaya geri dönüp feribota binip 5 dakka yol alıp, sonra iki saat daha yol tepip otele varıyoruz. Artık açılmayan gözlerimi aralayıp otelin ışıklı ismini gördüğümde gerçekten ağlıyorum.
The end.





1.662 km gidiş
1.125 km dönüş

anlatacak çok şey var..
Yolları dolduran 
hayallerle,
boş olması

Paris Keşifleri 2

12.11.10




Marc Perez
pic. via link


Bu sanatçının galeri camından gördüğüm ve beni kilitleyen çalışmasını internetten bulamadım. Doğrusunu söylemek gerekirse o çalışmanın bir adam figürü olduğunu hatırlıyorum ama tam olarak nasıl bir şey olduğunu hatırlayamıyorum. Gözlerimi kapatıp hatırlamaya çalıştığımda; o yere gidiyor, o sokağın başına yürüyorum ve onu gördüğüm galeri camınının önüne geldiğimde, tablodaki yüzle çakışan yansımamdan daha gerisindekini hatırlamıyorum. 
Demek ki gerçekten resminde kendimi bulmuşum. 

Paris

10.11.10

Burası 129 Vieille Du Temple. Paris te kaldığım ev.
Görüntü google map ten. Beni hayretlere düşüren ve yeni keşfettiğim özelliği sayesinde sokakları arşınlayabiliyorsun. Az önce yaptığım gibi. Böylece evden çıkıpta yürüdüğüm yoldan tekrar geçtim. Bu özelliğini keşfeder keşfetmez aynı şeyi Milano'da 1 sene kaldığım evim için de yaptım. Çok garip oldu. Özlem. İçine çektikçe kokladığın ve haz aldığın bir koku gibi. Hafızanın emdiği imgelerle biraz hüzüne sürükleyen bir duygu.
Fotoğrafa bakınca gördüğün aslında tam olarak o fotoğraf olmuyor sadece orda olduğun kendini hatırlıyorsun. Bu yüzden bir kentin, gitmeden önce gördüğün fotoğraflarının sende uyandırdıkları ile gördükten sonra uyandırdıkları bir olmuyor. Gitmeden önce gördüklerin hayallere, gittikten sonra gördüklerin anılara götürüyor seni. Ama bir şeyi farkediyorum ki: hayaller anılara dönüşmüyor. Sen sanki öncesinde kurduğun hayallerdeki kente hiç gitmemişsin gibi oluyor. Ve böylece hayallerde başka bir anıya dönüşüyor.
Oturduğum kafenin balkonunda  bir anda gözüm ağacın dallarında duran, simsiyah yüzlerce kuşa takıldı. Ne kadar güzel diye düşünürken ,onların dalların üstünde değil de altında durduklarını farkettim. Sonra onların yarasa olduğunu sanıp irktim. Ama gerçek şuydu ki, onlar sadece düşmek üzere olan kuru yapraklardı.

lost in sofa
tasarlayan


Bu koltuğu sürekli bir yerlere birşeyler sıkıştıran sevgilim için almak istiyorum. 
 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger