Tasarım eğitiminin en büyük problemlerinden biri gerçek yaşamdan kopuk olması. Ve bu yüzden de hep çok eleştirilir ya eğitimde pratik in olmaması. 
Dün öğrendim ki master da 'Meslek Pratik'i diye bir ders varmış. Çok komik ve absürd değil mi?

Kendi işine sahip olmak

25.10.10

Her moleskin defterime bu sadece hayallerimle dolu olacak diye başlıyorum. Bir kaç sayfa sonra yine bir sürü hesap kitap ve rakamlarla doldurmuş oluyorum. Bu da demek oluyor ki artık rakamlar hayallerimden daha fazla yer kaplamaya başlamış.




Notlar -7.Bölüm

Barcelona Pavyonu
muhteşemdi. 

Notlar -5.Bölüm

Barcelona'nın yüzölçümü 101.4 km2, nüfusu 1.6 milyon.
İstanbul'un yüzölçümü 5.343 km2, nüfusu 12.8 milyon.
Bu kente niye sığamadığımı şimdi anladım.

Notlar -6.Bölüm

Gaudi'yi sevmedim.

Notlar -4.Bölüm

24.10.10

Bilbao'dan Barcelona'ya geri dönerken sırada Bart Simpson 'ı gördüm.

Notlar -3.Bölüm

Uçmak güzel şey. 

Bu boşluğa dalmış seyrederken yanımızdan bir uçak geçti. Hem de hemen yanıbaşımızdan. Hayatımda gördüğüm en ilginç şeylerden biriydi. Ne kadar hızlıydı. 

Bilbao / 2.Bölüm

23.10.10





Bu çalışmayı yaklaşık 10 sene önce okuduğum üniversitenin kütüphanesindeki bir dergide görmüştüm. Yerin ortasında kocaman bir boşluk. İnsan ölçeğine dikat edildiğinde büyüklüğü muhteşem duruyor. Kim bilir deneyimlemek nasıl bir duygudur. 
O zamanlar baktığım işlerin yapıların kimlere ait olduğuna bakmıyordum. İşte yıllar sonra bu çalışmayı Bilbao Guggenheim' ın duvarında gördüm. Anish Kapoor a ait. Müzedeki sergisinin son gününde Anish Kapoor'ı yakalamanın mutluluğu ile bütün işlerini, nefes alıp havayı içine doldurmak gibi, içime doldurdum. 

Aslında fotoğrafını çekmek anlamsız. Mesela bu yukarıdaki işin bulunduğu odanın büyüklüğü, delikin büyüklüğü, içerisine çekisi, sarının tonunu bu fotoğraf anlatamıyor. 

via http://www.anishkapoor.com
Bunu internetten buldum. Adamın işlerinden çok etkilenince müzede yer alan kitaplarına daldım. Sonra fotoğraflardaki boşlukları, delikleri hayal etmeye çalıştım. 


                                                                                      via http://www.anishkapoor.com

                                                          Bu odadaki yaratılan boşluk...

Ve bu da başka bir çalışması. Yine büyük bir odada duruyordu.  Belirli aralıklarla bu fotoğraftaki adam gelip, kırmızıyı ateşliyordu.  Ne kadar aralıklarla yapıyor bilmiyorum. Üniforma giymiş, yüzünde, hareketlerinde en ufak bir ipucu olmayan bu adam, tamamen tanımsızdı. En çok da ilgimi o çekti. 


Bu çizdiğim resmide müzede masaya kabloyla bağlanmış bir kitabın içinde gördüm. İnternette bulamadığım bir çalışması. Küçük bir yapının içinde tam ortasında bulunan kara bir delik. Unutmamak için çizdim.  





via

Gelelim guggenheim a. Bu yapıyı çok merak ediyordum. Çünkü okulda biz bu yapıdan nefret etmemiz gerektiği öğretilerek büyüdük. O yüzden tarafsız bir şekilde bakmak ve yaşamak sonra karar vermek istedim. Bir kere yapı etkileyici duruyor. Rengi, yüzeyi, dokusu hacmi o son derece soluk kentte başka bir nokta. Ama hiç bu fotoğraflardaki gibi değil. Usulca suyun yüzeyine duran etrafı böyle geniş bir yapı değil. Yapı resmen şehrin içine sıkışmış. Dibinden yol geçiyor. Önündeki su sadece bir birikinti. Yani yapı ihtiyacı olan boşluktan mahrum. Dolayısıyla etkisinden çok şey kaybediyor. 



Yapının bu hareketli dış cephesi içeride kim bilir nasıl mekanlara dönüşmüştür diye düşününce insan başka bir hayal kırıklığına uğruyor. Çünkü bu dışarıdan algılanan kütleler iç mekanda hacimlere dönüşmüyor. Hatta içeri girdiğinizde o küçük avlusuda olmasa bu yapının içerisinde olduğunuzu unutabilirsiniz. O küçük avlu dıştaki yüzeylerin içeriye yansıdığı tek alan ve aynı zamanda mekansal olarak farklı bir deneyim yaşatanda tek alan. 




    Burası yapının girişi. Hemen sağ taraftaki merdivenlerden aşağı iniyorsunuz. Fotoğraftaki şemsiyeli yer ise dış mekandaki kafeteryası. Gördüğünüz üzere son derece heyecansız ve sıradan. 
 
                                      
                        Şemsiyeler bu aradaki  mekanda da kendini göstermiş. Ne kadar çirkin bir çözüm. 

                                 Bu da ben yapının etrafını her yeri görmek adına dolanıyorum. 
Bu yapının beni heyecanlandıran bir aralığı. (Soldaki nokta benim.) Ama ne yazık ki bir yere ulaştırmıyor bu aralık. 

Bir proje dersinde çizimlerimi, ve yaptığım maketleri hocaya sunarken bana şöyle birşey demişti: Çizimleri göstererek -evet ressamdın bunları yaptın, maketi göstererek heykeltraşdın bunları yaptın
ama sen şu anda bir mimarsın mekansal olarak düşünmen ve bu mekanı yapmaya yaşamaya başlamasın. Ardından da benim yaptığım her şeyi bir kenara fırlatmıştı. 

Galiba bu yapıda öyle bir şey bir heykel olarak etkileyici, eminim çizim olarak da etkileyiciydi, ve fotoğraflarıda öyle. Ama mimari anlamda değil. nokta


Bilbao / 1.Bölüm

Yaşadıklarımı çizerek anlattım. Buraya yazmaya çalıştığım için. Yoksa anlatırken ellerimle şekiller oluşturarak anlatıyorum. Bu yüzden yazmak resim gibiyken, anlatmak heykel gibi.

Bana verilen sınır içinde yaşamaya devam ederken, farkettim gibi bu sınır gitgide daha da daralmış. Bazen farkında olmadan kendi etrafında halkalar çizer ya insan onun gibi. Sadece bunlar ucu kapanmayan ve gitgide daralan halkalar. Üstteki resimdeki gibi. O benim hayatımın üstten görünüşü. Ben işte tam o dar aralıkta dönerken çıkmam gerektiğini anladım. İnsan nasıl kaçar ki böyle bir aralıktan, aşman gereken duvar gittikçe artmış, hareket edebileceğin bir alan kalmamış, sıkışmış. Yaşam labirente dönüşmüş.
Nasıl çıktım? Kendimi bırakarak. Düştüm.
Resmin altındakide benim düşüşümün yandan görüntüsü. Daha büyük bir halkanın içine.




Ve kendimi burda bulmam bir tesadüf olmasa gerek.

Richard Serra. Robinson Cruise kitapçısında bir sayfada ismini görüp ezberlemeye çalıştığım ama sonra unuttuğum isim. İyi ki unutmuşum çünkü bazen google işin bütün sihrini bozuyor. Deneyimlediğin şeyi sen keşfetmiş oluyorsun. Oysa google sana aslında herşeyin keşfedildiğini, herkesin herşeyin tadına baktığını söyleyip senin keyfini kaçırıyor.
Ama bu bana ait oldu, benim oldu.
Bütün hepsinin içerisine girdim. Yürümemi istediği bütün yollardan yürüdüm. İçlerinde kaybolup, sonra tekrar bulurak kendimi yoluma devam ettim. Bütün bunları gezip arkamı döndüğümde bu sefer mekan bana olup biteni yukarıdan izleyebileceğim bir balkon gösterdi. Ve ben bu fotoğrafları çektim. Herşey bu fotoğraftaki kadar küçüktü.

The Matter of Time, Richard Serra
Bilbao Guggenheim Museum


Agora

2.10.10


Agora filmi sayesinde -Film M.Ö: 370 lerde geçiyor. -
eski zamanlarda bir kütüphanenin ve bir kitabın formunun neye benzediğini görmüş oldum. Ve inanılmaz sevdim. Kitaplar o upuzun dolanmış kağıtlardan ibaret. Kütüphanede o ruloların durabileceği mükemmel bir formda. Sevgiliye 'baksana rafların formu ne kadar işlevsel ve akıllıca olmuş dedim. O da bana -dünyanın yuvarlaklığından falan bahsediyorlar, kocaman yapılar inşa etmişler, akıllarına gelmesi zor olmasa gerek, diye cevap verdi.
Haklı.
Diğer yandan tarihte okunan ve bir satırla yazılmış -savaş çıktı, birbirlerine saldırdılar, falan gibi olayların nasıl gerçekleştiğine dair bir görüntü de yoktu kafamda. İnsanların birbirine taşlarla sopalarla saldırmaları, kütüphaneyi yerle bir etmeleri apayrı bir dehşete soktu beni. Ve ben filmi izledikten iki gün sonra beyoğlundaki galeri açılışlarına yine taşlar ve sopalarla yapılan saldırıların haberini okudum. 2300 küsur yıl geçmiş diyorum ve başka söyleyecek bir şey bulamıyorum.

Ve din kavramı. Dinin felsefin ve bilimin hep karşısında durması.

Ve gurur. Gurur. Gurur. Gurur. Hayatını izlediğimiz kadın filozof  Hypatia‘ nın gururu..

Filmin sonunda ağladığımı da itiraf etmeliyim.

20100610-DSC_0274

1.10.10


20100610-DSC_0274, originally uploaded by sina.bear.

 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger