.

31.1.10


Kendinin hem efendisi hem kölesi olmak

Book sculptures

29.1.10


Jacqueline Rush Lee

.

28.1.10

Empati

Türkçesi olmayan bir kelime daha

22.1.10

Bir 'serendipity' yaşadım. Sonra 'serendipity' diye bir kelimenin varlığını öğrenip bir serendipty daha yaşadım.*

*bu kelimeyi kesinlikle cümle içinde yanlış kullandım. 

Hiç durmadan yağmur yağıyor.
Hiç durmadan düşünüyorum.

.



Hikaye denen şey

21.1.10

Moda tasarımı okuyan insanlara edebiyat derside veriliyor herhalde diye düşünmeye başladım. Ya da bu insanlar yanlışlıkla felsefe bölümü derslerine girip kendilerini filozof zannediyorlar.
Alt tarafı bir elbise var ortada,  ama anlatmadığı şey yok. Dahası bunu, karşısındaki insandan anlamasını bekliyorlar hatta daha da dahası bunu bir de yazılı olarak anlatıyorlar anlamamız için.
Bunları birisi durdurmalı.  Moda tasarımı eğitimi ülkemizde bu kadar mı kötü. Bu eğitimi almış birisine Temel Tasarım eğitimi aldınız mı diye sorduğumda suratıma aval aval baktı. Demek ki bu kadar kötü.

Tasarımın asla birşey anlatma gibi bir derdi yoktur ve olmamalıdır. Bir tasarımın hikayesi olması o tasarımı başarılı yapmaz.
Bir tasarımı başarılı yapan işlevini en iyi şekilde yerine getiriyor olması, kalitesi ve bunun yanında insana birşeyler hissettirebilmesi. dir
Ama ne hissedeceğimizide yazılı olarak vermeyin elimize..
nokta.
olan ve kaybolan

Tasarım + sabır

18.1.10


                                         tasarım                                                  sabır-sız-

Elimdeki upuzun kumaş parçasıyla oynarken yukarıdaki iş çıktı ve ben yanlışkla ama sabırsızlığımın verdiği bir yanlışlıkla onu eski ip haline döndürüverdim. Saçma sapan bir gülümsemeye engel olamadım. Bir daha elimi sürmek bile istemiyorum.

.

Galiba ben sabırsız bir insanım. Mimarlık yapamama nedenlerimden biri de bu hiç şüphesiz. Tasarımın heyecanını duyduğum an, o an, o iliklerimde hissettiğim heyecanla birşeyleri dönüştürme,yapma etme yaratma isteği ve bu süreç bittiğinde ondan uzaklaşıp,  yeni yeni heyecanlara yelken açma dürtüsü.
Bir mimari projede bitmek bilmeyen bir süreçle karşı karşıyasın. Oysa bir kıyafetle bunu daha kısa sürede ve daha sık yaşayabiliyorsun.
Okurkende da aynı hissi yaşardım. Verilen projenin heyecanıyla yüzlerce fikir üretip, bir yerlere bu fikirleri karalayıp, derme çatma sadece düşüncemi anlatmaya yetecek maketini yapıp, sadece ve sadece bu sürecini yaşamak isterdim tasarımın. Sonrası ölüm olurdu.
Ve ben hiç ölmek istemedim.
Şimdi aynı heyecanla kumaşları sarıp sarmalayıp, hareketleri yakalayıp birine veriyorum ve o benim sancılı sürecimi kendisi çekip bana olduruyor o tasarımı. Eğer ben hala sağlıklı bir şekilde bu hareketleri yakalamaya devam edebiliyorsam bu o'nun sayesindedir. Kendisine teşekkürü bir borç bilirim.

not: kendisi bu yukarıdaki tasarımın olduğu an yanımda olsaydı eminim ki ikinci fotoğraftaki gibi bir hale dönüşmesine asla izin vermezdi.

.
Sevgiliyle bunu konuşurken kendisi de kendi yaptığı işin o sonuç alma kısmının ne kadar kısa sürede olduğundan ,bu yüzden yaptığı işi bu denli sevdiğinden bahsetti. O da benim gibi sabırsız. Bir heykeltraş olma hayali kuran sevgiliye bunun çok zor olabileceğini söyledim. Önemli değil ben onun hayalini seviyorum dedi.

Bir heykeltraşla bir hayalperest.
Aynı kafada yaşamakta.
.


Tasarım + haz

Tasarımın verdiği 'haz' zın insandan çok bağımsız olduğunu farkettim.
Bir an geliyor ve sen tasarımının karşısında, içinde çakan gökgürültüsüyle irkilip bunu sadece bir titreme olarak tarif ettiğinde aslında duyduğun şey 'haz' oluyor. Ve bunu ne insanların beğenisi, ne beğenmemesi etkiliyor. Bu her şeyden kopuk senin iç dünyanda olup bitiveriyor.
.
Ben şunu merak ediyorum. Yaptığın işin büyüklüğü acaba bu hazzı ne kadar etkiliyordur. Bir elbise veya bir mimari yapı yapmak aynı şey olmasa gerek.
.
Emin olduğum tek bir şey var, o da bir anda herşeyin olup bitivermesi. Zaten hayatın hızı senin o hazzı saatlerce duyabilmene el verebilecek yavaşlıkta değil. Dahası bunun bir önemi de yok. Zaman el verse de içinde onu yaşatabileceğin nedenlerinde olmuyor aslında. Çünkü o hiç bir zaman yaptığın en iyi işin olmuyor. Hatalarını görmekten, kendine daha iyisini daha fazlasını daha mükemmelini yapabilirim demekten alıkoyamıyorsun. 
Hatta sen daha bunları düşünemeden ya önündeki iş için konsept üretmeye başlamış oluyorsun ya da devam etmekte olan başka bir işin teknik çözümlemeleriyle  boğuşmana geri dönüyorsun.
Hayat gerçekten çok kısa.  
Bir kentin denizi varsa, kıyıları vardır, kıyıları varsa düşleri.
.
. Dün gece , okumak isteyipte sürekli ertelediğim bir kitaptan uyarlanan filmi izledim. Hatta öyle bir erteleme ki, kitabı satın bile almadım bugüne kadar. Elim gitti raflardaki yerine binlerce kez, ama hiç aralamadım, arkasını okumadım, ilk satırlarına bakmadım. Ve dalamadan kitaba filmini izlemiş bulundum.
Veronika Ölmek İstiyor.
Ne yalan söyleyeyim sönük, zayıf bir filmdi. Filmdeki başrol oyuncusu filmin hikayesi idi. Tek yakaladığım ise kitabın muhteşem olabileceği.
.
İnsanlardan dolayı intihar eden birinin, yine 'o' insanlar tarafından hayata döndürülmesi ve kararın bile 'o' insanlara ait olması ne kadar ilginç bir durum. .

.

7.1.10

SIMON EVANS Everything I Have, 2008 Pen, paper, scotch tape, white out 60 1/4 X 40 1/8 inches

Tasarım + aşk

5.1.10

Sanki ölüme benzer birşeyle savaşıyoruz hiç durmadan.
Bu kadar zıd iki insan ama ikiside aynı resmin, aynı fırça darbesinden geriye kalan boyaya yapışmış kılı farkedip sevebiliyor.
Bir evde yaşayan iki hayal dünyası. Bir koltuğa sığamayan iki karpuz gibi. Gerçeklikten bu kadar kopuk, oysa birbirimizi gerçek dünyada buluyoruz ve sevmeye başlıyoruz. Sanki bir ömür boyudur berabermiş hissiyle.
Sonrasında ondan öncesi olan bütün anılara onuda koymaya çalışarak geçiyor zaman. Eskiden gezdiğim tüm kentlerin sokaklarına, yaşadığım tüm evlerin avlularına onu yanıma iliştiriveriyorum. O avludan bana bakışını görebiliyorum, sallanan çamaşırları bana göstereceğini ya da, o sokaktan geçerken benim kırmızı kapının önünde fotoğrafımı çekeceğini de biliyorum. O yüzden tüm anılarıma tek tek onu koyarken zorlanmıyorum.
Dahası anıları o çağırıyor. Saçımı her taradığında eski evimizin salonunda bulmam gibi kendimi. Okula hazırlanıyorum, banyodan çıkmışım annem saçlarımı tarıyor. Bunca sene nereye kaybolmuşsa o his bulup çıkartıyor. Saçıma dokunuşu, kavrayışı ne kadar da çok benziyor. Çocukluktaki bir çok duyguyu geri getiriyor. Ben onun ellerini anneme, o da benim nefesimi annesine benzetiyor. Doğduğumuz ana bile geri dönebiliyoruz. Ufalıyoruz, büyüyoruz, genişliyoruz.
Ama en çokda kavga ediyoruz. Ben o varken olduğum insanı seviyorum. Ama onun var olduğu yerler ya kendi hayal dünyası oluyor ya da gerçek dünyanın benim onu bulamayacağım ücra köşeleri. İkimizde iki hayat yaşıyoruz. İkimizede ikiside az geliyor doyamıyoruz, sığamıyoruz, sıkışıyoruz. Bazen birbirimize kaçıyoruz. Ona doğru giden yollar hep sonunda düğüm oluyor. Ben de geri dönüp kendi yollarıma düğüm atıyorum.
Sonrasında ise bitmeyen kavgalar, çözülemeyen düğümler.
İkimizinde yaslanacak birilerine ihtiyacı oluyor. Yoksa faturalar ödenmeyip elektriklerimiz kesiliyor, ya da ev çöp haline geliyor, buzdalabında yiyecek hiç bir şeyimiz olmuyor. Onun saçı sakalına karışıyor, benimde saçlarım birbirine. Belki de en önemlisi bu işte: kopup gittiğinde, suyun dibine doğru indiğinde birisinin olması, seni durdurup olduğun yere, suyun yüzeyine, gerçek dünyaya doğru seni geri itmesi. Hayatının ağacı, imdat kolu, can simidi, oksijen maskesi olması. Oysa ben onu kurtarmaya çalışırken kendim boğuluyorum, o beni kurtarmaya çalışırken ikimiz birden suyun dibine doğru daha hızlı yol alıyoruz. Birbirine yardım etmeye çalışan iki deli gibiyiz. Yüzme bilmeyen iki deli.
Hayal dünyalarımızın uzaklığı birbirine yetmiyormuş gibi, gerçek dünyada da iki farklı yerden gelip birbirimizi bulmuşuz. Biri sokak çocuğu, diğeri 'eğitimli' kız çocuğu. İkimizde red etmişiz geldiğimiz toplumu, öğretileri, adetleri. İyi güzel de ya alışkanlıklar. İşte onlara karşı koyamayıp aramaya devam ediyoruz, hayatımızda olsun istiyoruz. Böyle zamanlarda nereden geldiğimiz önem kazanıyor.
Gideceğimiz yönü ise ikimizde bilmiyoruz. Birbirimize yardım edemiyoruz. Birbirimizin umudu, geleceği olamıyoruz. Sanatçılara özgü bir melankoliyle uykuya dalıyor, sabah birbirimizi uyandırmıyoruz.
_kabul et ikimizde normal değiliz diye bağırırken bana ben ona kısık sesimle _hayır bu doğru değil ikimizde bu dünyadaki tek normal insanlarız diyorum. Ve biz hep bu yüzden kavga ediyoruz.
 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger