Kapı menteşeleri

21.12.09

Bugün mağazaya gelen bir mimar, tanıştıktan hemen sonra içeriyi gezerken tuvaletin kapısına bakmak istedi, sonra da eski kapıların menteşelerinin dönerek birleştiğini böylece kapının tam kapandığını, ama açılırken hafif yukarı doğru yükseldiğini söyledi. Bu da aramızdaki tek konuşma oldu, sonra konu değişti, başkaları geldi o gitti. Ben bizim kapımızın öyle olduğunu bile düşünmedim, düşünemedim. Ardından tuvalete girip bu müthiş detaya şahit oldum. Ve nasıl olmuşta bugüne kadar görmemişim inanamadım. Kendimi gerçekten büyük bir sanat eserini keşfetmiş ya da bir arkeolojik kazıda yeni birşeyleri bulmuş gibi hissettim..

Tasarım + evrensellik, kişisellik

20.12.09

Sevgili, atölyeye her geldiğinde artan kumaşlarımı alıp kesip birbirine bağlayıp boynuna doluyor. Her seferinde başka ve güzel duruyorlar, kayıtsız kalamıyorum. Ona artan kumaşlarımdan ben de atkılar yapacağım diyorum. Onun kullanış tarzını gözlemliyorum, sonra üzerine düşünüp fikirler geliştiriyorum. Onun düğümlerle kişileştirdiği atkıları bir şekilde seri üretim haline getirmeye çalışıyorum. Ona fikirlerimi gösteriyorum. Bir sürü atkı var elimde ama hiç biri yapmak istediğim şey değil. Bana boynundaki atkıyı gösteriyor. Kendisi bağlamış, gerçekten güzel duruyor. Ama benim yapmak istediğim şey bu değil. Çünkü bu atkı el ile yapılmış, kişiselleştirilmiş bir atkı oysa ben tasarımlara en son kendi elimin değilde makinanın değmesini istiyorum. O an ona kendi el ile yaptığım bir atkıyı gösterip fırlatıp atıyorum -El emeği göz nuru gibi oldu, diyerek. Bana bu yaptığım bütün içerisinde çok komik geliyor. Bir mimarın çıkıpta kendi ruhunu katması için koca bir yapıda iki tane tuğlayı kendi örmesi gibi bir durum bu. Tasarımda ruhun katılma şekli bu olmamalı.
Sevgili elindeki atkıyı gösterip -seni çok iyi anlıyorum ama bunu yapman içinde senin buna ihtiyacın var. diyor. Evet kesinlikle çok doğru; el ile şekillendirdiğim ya da birilerinin el ile şekillendirdiği şeylerden hep yola çıkılıyor. Bir mimar bir adamın gecekondusunu ördüğü tuğladan etkilenebiliyor, ama tutupda kendisi tuğlayı öyle örmüyor. Bir yaşanmışlık her zaman için bir ilham. Ama tasarımın en büyük farkıda burda belki, bir işin içerisinde bir seri üretim mantığı var, makinalar var. Ben gün gelip aynı atkıdan milyonlarca üretebilirim, üretebilmeliyim. Ve onu ben elimle değil kullanan eliyle kişileştirmeli.
Dolayısıyla özellikle türkiye sınırları içerisinde yaşayan bir çok tasarımcının ortak hatasınında bu yaklaşımda olduğunu farkediyorum. Hepsinde bir kişileştirme çabası var oysa ki evrenselleştirilmeye çalışılmalı.Elbiselerin üzerine yazılan komik yazılar, kesikler el ile yapılan müdahaleler hep o kıyafeti kişileştirme kendine ait etme çabasında. Oysa yapılması gereken mümkün olduğunda evrenselleştirmek bir parçayı, daha çok kullanıcıya hitap edebilmek ve böylece kullanıcının kendisinin onu kendisine ait yapması. Tasarımın başarısı burdaki bir insanında, dünyanın öbür ucundaki bir insanında onu kullanabiliyor olmasında yatmalı.
Ben belki bu yüzden tek bir kişiye ait olabilcek tasarımları sevmiyorum. O özel tasarımları. Seri üretimi seviyorum. Asıl mesele de burda zaten, bir seri üretim malı yapmak. Arındırmak, basitleştirmek ve evrenselleştirmek.
Atkılar ne oldu. Bir atkı için en mükemmel formun dikdörtgen olduğunu anladım. Sonra incelttim bu dikdörtgeni, boyundan akan bir incelikin kıyafetin bütün genel görünüşünü değiştirdiğini farkettim. Uçlarına doğru daha da inceldi hatta. Sonra uzunluğunun çalışmasını yaptım. Hangi uzunlukta olmalı. Birleşme yeri nasıl olmalı. Sonuç olarak kadının ve erkeğin kullanabileceği atkıları yapıp mağazaya koydum. Hem de çok çok ucuz bir fiyata.

Bu Su

18.12.09

Bir kitabı adı için almak, bir kitabı kapağı ya da arka yazısı için almaktan daha güzel. Kitabın adı Bu Su, hafif bir kitap adı gibi, fazlalık olan tek şey kapaktaki balık figürü. Tasarımcı içgüdüsüyle 'keşke balık olmasaymış' demekten kendimi alamıyorum. Hatta kapak bile fazla bu kitap için. Seyrek yazıların bulunduğu sayfalara, bu dışındaki sert renkli kapak fazla gelmiş. Keşke diyorum kapağı bile olmasaymış. Hani kapağı çıkmış kitaplar olur ya ipleri falan dolanır etrafta öyle olsaymış ve hiç öyle süslü püslü renkler olmadan direk başlasaymış yazı, sadece Bu Su başlığı atılarak.
İsim.. Bu Su..
sayfa 121. Her birimiz kendi minik, kafatası büyüklüğündeki krallıklarımızın efendisiyiz, etrafımızdaki dünyanın tam ortasında ve yalnız.
-O sırada sevgilinin bana sarf ettiği kelimeler geliyor aklıma: Senin o minik kafanın içindeki kocaman dünyanın tam ortasından haykırıyorum, diye başlayan..-
sayfa 60.
Zihnin ''mükemmel bir köle ama berbat bir efendi'' olduğuna dair o eski, basmakalıp ifadeyi hatırlayın.
Daldıkça kitaba, kitap ağırlaşıyor.
sayfa 62. Ateşli silahlarla intihara teşebbüs eden yetişkinlerin hemen hepsinin kendilerini aynı yerden vurması bir tesadüf değildir. Kafalarından.
Kitabın sayfalarını bitirip arkasını okuduğumda yazarın intihar ettiğini öğreniyorum, işte o an kitap bir okyanusuna dönüşüyor. Sonrasında neye ihtiyacım oluyor biliyor musunuz.. Yazısız boş sayfalara...

.

"Dünya Ticaret Merkezi'ne yönelen saldırı hazırlığının 25 milyon dolar tuttuğu tahmin ediliyor. İleride çekilecek ve aynı konuyu ele alan film için, 250 milyon dolarlık tahmini bir bütçe yapılmış. Kurgu, gerçeklikten çok daha pahalıya mal oluyor." (Jean Baudrillard - Cool Anılar 5. Ayrıntı Yayınları; çeviren: Ayşegül Sönmezay)
kaynak:sireninsesi.blogspot.com

Mimariyi ne etkiler?

3.12.09

korku
 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger